SELÇUKLU – ERMENİ İLİŞKİLERİ

SELÇUKLU – ERMENİ İLİŞKİLERİ

Oğuz Yabgu Devleti’nde sübaşı olarak görev yapan Selçuk Bey, Oğuz Yabgusu ile arası açıldığından, kendisine bağlı Türkmenlerle beraber, 961’de Cend şehrine geldi. Selçuk Bey, burada Müslüman olduktan sonra Oğuz Yabgu Devleti’ne karşı giriştiği mücadelede elde ettiği başarılarla, kısa sürede, yardımı aranan önemli bir askeri güç haline geldi. Nitekim, Maveraünnehir’de Karahanlılara ve Gaznelilere karşı hakimiyet mücadelesi veren Sâmâniler, Selçuk Bey’den yardım talebinde bulundu. Sâmâniler, aldıkları yardımın karşılığı olarak, Selçuk Bey’in oğlu Arslan İsrail ve beraberindeki Türkmenlere, Buhara yakınlarındaki Nur kasabası civarına yerleşme izni verdi (985-986). Selçuk Beyler ile Cend’de kalırken, Arslan İsrail Bey, adı geçen bölgede yerleşmiş ve Samanilerin Karahanlılara karşı verdiği mücadelede önemli bir rol oynamıştır.

Selçuk Bey’in 1007 yılında ölümünün ardından Tuğrul ve Çağrı Beyler de, Buhara taraflarına geldiler. Ancak, Selçuk Bey’in ölümünden sonra “Yabgu” unvanını alan amcaları Arslan Bey’den ayrı hareket ettiler. Arslan Yabgu, Gazneli Mahmud tarafından 1025 yılında yakalatılarak Kalincar Kalesi’ne hapsedildikten sonra, ona bağlı Türkmenler de Horasan’a yerleştirildi. 1028 yılında Gaznelilerin saldırısına uğrayan bu Türkmenlerin bir kısmı, bölgeyi terk edip, batı yönünde harekete geçerek Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu’ya akınlara başladılar. Diğer taraftan Tuğrul ve Çağrı Beyler de Maveraünnehir’de yaşadıkları çileli bir hayattan sonra, Horasan’a geçmek zorunda kaldılar (1035). Bir süre sonra Gazneli Mesud karşısında kazandıkları Dandanakan zaferiyle, Nişabur merkez olmak üzere Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmayı başardılar (1040).

Gaznelilerin baskısına dayanamayan Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerin Doğu Anadolu’ya başlattığı akınlar, diğer Türkmenlerin de katılımıyla Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasından sonra artarak devam etti. Doğu Anadolu Bölgesi’ne akın eden Türkmenler, burada Bizans İmparatorluğu’na tâbi olarak yaşayan Ermeniler ile karşılaştı.

Doğu Anadolu Bölgesi, 641’den sonra Arapların hakimiyetine girmiş, Dvin’in zaptından sonra, Dvin merkez olmak üzere bir emâret haline getirilmişti. Bölgenin idaresi için gönderilen valiler, daha ziyade vergi işleriyle meşgul olmuşlar ve eyaletin iç işlerini de Ermeni asilzadelere bırakmışlardı. Abbasiler zamanında sık sık isyan eden Ermenileri kontrol altında tutabilmek için, isyanlarda rol oynamayan ve Ermeni hanedanları içinde en nüfuzlu kişi olan I. Aşot b. Simpat’a, 882-883 yılında Halife el-Mu’temid (870-892) tarafından “kral” unvanı verilerek, Ani’de tac giydirildi. Abbasi Halifesi’nin bu tutumu karşısında, Ermeniler ile münasebetlerini kesmemek ve onlar üzerinde söz sahibi olmak düşüncesiyle Bizans İmparatoru Basileios da, 885’de I. Aşot’u Kral olarak tanıdı.

I. Aşot’un taç giymesiyle kurulmaya başlayan Ermeni krallıklarının sayısının, X. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, merkezleri Vaspurakan, Ani, Kars ve Lori olmak üzere dörde çıktığı görülüyor. Anadolu’ya Selçuklu akınlarının başlayacağı sıralarda bu krallıklar siyasî birlikten yoksun olarak varlıklarını devam ettiriyordu. Ancak İmparator II. Basileios’un 1021-22’de başlattığı ve haleflerinin devam ettirdiği Doğu Anadolu’yu ilhak siyaseti sonucunda, bu krallıklar hukuken Bizans’a bağlanmış ve halkın önemli bir kısmı Orta Anadolu’ya göç ettirilmiştir.

Selçukluların, Ermeniler ile ilişkilerinin, Selçukoğullarının henüz Maveraünnehir’de bulundukları ve kendilerine yeni bir yurt aramak zorunda kaldıkları XI. yüzyılın ilk çeyreğinde, Çağrı Bey’in 1015-1021 yılları arasında Doğu Anadolu bölgesine gerçekleştirdiği keşif seferi ile başladığı öne sürülmektedir. Selçukluların, Doğu Anadolu Bölgesi’ne akmaya başlamaları, 1028 yılında Gaznelilerin hücumuna uğrayan Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerin batı yönünde hareket etmelerinden sonradır. Azerbaycan’a gelen bu Türkmenler, 1037 yılında Erran bölgesinden hareket ederek, Doğu Anadolu’ya Ermenilerin oturduğu yörelere akınlarda bulunup, Erran Hâkimi Ebu’l- Esvar’ın Ermeni reislerinden Davit ile yaptığı savaşa katıldılar. Ebu’l-Heyca Hezbâni idaresinde Urmiye’de bulunan Türkmenler ise, 1037-1043 yılları arasında Urmiye’den hareketle Vaspurakan bölgesine girerek prens Hacik kumandasındaki Ermeni kuvvetlerini bozguna uğrattılar ve çarpışmalar esnasında Hacik’i de öldürdüler.

Diyarbekir, Elcezire ve Musul havalisine akınlarda bulunan, ancak başarılı olamayarak geri dönen Türkmenlerin bir kısmı da Aras ırmağı yörelerine gelerek, Becni Kalesi’ne saldırıya geçmiştir. Ani Kralı Gagik’in müdahalesinden dolayı Kale’yi alamayan bu Türkmenler, bölgedeki Ermeni beldelerine yaptıkları akınlarda ele geçirdikleri çok sayıdaki tutsak ve ganimetlerle Rey’e geri döndüler (1042- 1043).

Türkmenlerin gerçekleştirdikleri bu akınlar, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulduğu 1040 yılından sonra planlı bir fetih hareketi şeklinde gelişti. Tuğrul Bey’in, Devlet’in başkentini 1042 yılında Nişabur’dan Rey’e nakledip Selçuklu şehzade ve emirlerini Anadolu’nun fethiyle görevlendirmesinden sonra İbrahim Yinal, Dicle ırmağı kıyılarına kadar olan sahayı fethederken, Kutalmış da Aras ırmağını aşarak Ermeni ve Gürcü memleketlerine girdi. Musa Yabgu’nun oğlu Hasan, Vaspurakan bölgesine düzenlediği bir akında şehit olunca (1048), Tuğrul Bey’in emriyle İbrahim Yinal ve Kutalmış harekete geçerek, Eylül 1048’de Hasankale önlerinde Rum, Ermeni ve Gürcülerden oluşan Bizans ordusunu bozguna uğrattı, başkomutan Liparit’i esir aldı.

İbrahim Yinal ve Kutalmış’ın, Bizans ordusuna karşı kazandığı zaferden sonra İmparator Konstantin ile yapılan barışta tam bir anlaşma sağlanamaması ve Bizans’ın Anadolu’ya yeni kuvvetler göndermesi sebebiyle, Anadolu’nun fethine bizzat katılma gereği duyan Tuğrul Bey, ordusunun başında Doğu Anadolu’ya hareket etti (1054). Tuğrul Bey, Doğu Anadolu’nun iç kısımlarındaki yollara hakim olan stratejik öneme sahip Muradiye ve Erciş’i fethederken, Kars yönüne gönderilmiş olan bir Selçuklu birliği ekseriyetini Ermeniler’in meydana getirdiği Bizans kuvvetlerini mağlup etti. Erciş’in fethinden sonra Van Gölü’nün kuzeyindeki ilerleyişine devam eden Tuğrul Bey, Ermeni Vasil’in savunduğu Malazgirt Kalesi’ni kuşattı, fakat kaledekilerin saldırılara mukavemeti karşısında kaleyi fethedemedi.

Diğer taraftan Çağrı Bey’in oğlu Yakutî’nin emirlerinden olan Sabuk (Sunduk/Saltuk) 1057 yılında Doğu Anadolu’ya sürekli ve başarılı akınlarda bulundu. Yakutî’nin sevk ettiği diğer Selçuklu birlikleri 1058 yılında Kars civarına akınlarda bulunup Kars ve Ani’yi kuşattılarsa da fethedemediler. Diğer bir Selçuklu birliği Malazgirt ve Muş taraflarına akınlarda bulunurken, başka bir Selçuklu birliği de Erzincan ve Kemah’a kadar akınlarda bulundu. Bu kuvvetlerden bir kol Şebinkarahisar’ı ele geçirirken, üç bin kişilik bir kuvvetin başında bulunan Türk Emiri Dinar, Malatya’yı fethetti (1058). Bundan sonra da ileri harekâtına devam eden Türk kuvvetleri, nüfusunun büyük çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu Sivas’ı fethetti (1059).

Tuğrul Bey’in 1063 yılında ölümünden sonra tahta geçen Alp Arslan (1063-1072), 1064 yılında Azerbaycan ve Doğu Anadolu bölgesinde fetihlerde bulundu. Bizans adına Lori Ermeni Krallığı’nı yöneten Gorige’yi kendine tâbi kıldıktan sonra, Doğu Anadolu’ya girerek Ani Kalesi’ni fethetti. Bu müstahkem kalenin düşmesi üzerine Bizans adına Kars’ı yönetmekte olan Ermeni Prensi Gagik, tâbiyyetini arz etmek üzere Sultan’ı Kars’a davet etti. Gagik’in bu davranışı üzerine Alp Arslan, ona hil’at giydirdi ve yerinde bıraktı. Buna rağmen Gagik, Alp Arslan’ın bölgeden ayrılmasından sonra bölgenin yönetimini Bizans’a bırakıp, İstanbul’a gitti. Ancak bu davranışından pişman olarak, Sultan Alp Arslan’ın huzuruna çıkıp tekrar krallığına kavuşmak ümidiyle İstanbul’dan ayrılmış, Kayseri’ye geldiğinde Bizanslılar tarafından öldürülmüştür.

Alp Arslan’ın Doğu Anadolu’dan ayrılmasından sonra başta Sâlar-i Horasan, Gümüştekin, Afşin, Ahmedşah olmak üzere Selçuklu emir ve kumandanları ileri harekâtlarını devam ettirdiler. Bu sıralarda Ermeni Bogusag ailesinin bütün fertleri İslamiyet’i kabul etmiş ve Sultan Alp Arslan’ın izniyle Siverek yöresinde yerleşmişlerdir.

Alp Arslan’ın 1072 yılında ölümünden sonra tahta geçen Melikşah, Ani Ermeni Başpiskoposu Barseğ’in başkanlığını yaptığı bir heyeti kabul etti. Sultan Melikşah’ın huzuruna çıkan heyetin, vergilerin azaltılması, kilise, manastır ve ruhanilerden vergi alınmaması konusundaki ricaları kabul edildi. Sultan, emirlerinin uygulanması için Azerbaycan Valisi Kutbeddin İsmail’i görevlendirdi. Kutbeddin İsmail, vergileri kaldırmış, bölgede imar faaliyetlerine girişmiş, Ermeni kilise ve manastırlarını da Selçuklu Devleti’nin himayesine almıştır.

1071 Malazgirt Meydan Savaşı’nda Palu’daki Bizans kuvvetlerinin komutanı olan Philaretos Brachamios, Romanos Diogenes’in mağlup olmasından sonra Maraş ve civarında bir Ermeni Prensliği kurdu. Philaretos, dağınık halde yaşayan Ermenilerin de etrafında toplanmasıyla prensliğinin sınırlarını kısa sürede Güneydoğu Anadolu’dan Çukurova’ya kadar genişletti. Fakat Selçuklu Emirlerinden Buldacı’nın, Ermeni Prensliği’ne ait yerleri ele geçirmesi üzerine Philaretos, değerli armağanlarla Sultan Melikşah’ın huzuruna çıkarak, hakim olduğu bölgelerin Selçuklulara tâbi olmak kaydıyla kendisine geri verilmesini rica etmiş, hatta Müslüman dahi olmuştur. Bunun üzerine Melikşah, o sırada Philaretos’un oğlu Barsama’nın yönetiminde bulunan Urfa’yı kendisine dirlik olarak vermiş ise de, Barsama ve şehir halkının teşebbüsü sonucunda kendisine Maraş verilmiştir. Daha sonra Barsama, Urfa’nın yönetimini Selçuklulara bırakmıştır. Şehre tayin edilen Amid’in olumsuz tavırları halkın şikayetlerine sebep olunca Melikşah, Bozan’ı Urfa’ya vali olarak göndermiştir (1087). Urfalı Mateos, Türklerin idaresine geçtikten sonra Urfa ve havalisinin asayişe kavuştuğunu ifade etmektedir.

Melik Tutuş, Bozan’ı ortadan kaldırdıktan sonra Urfa ve Harran’ı teslim almış ve Urfa’nın idaresini Ermeni Toros’a vermiştir. Tutuş’un Berkyaruk ile giriştiği taht mücadelesinde hayatını kaybetmesi üzerine Toros, Urfa’ya tamamen hakim olmuş ve bir süre sonra Selçuklu tâbiiyyetinden çıkmıştır. 1096 yılında başlayan I. Haçlı Seferi sonucunda I. Baudouin, Ermenilerin yardımıyla Urfa’yı ele geçirmiş ve Urfa Haçlı Kontluğu’nu kurmuştur. Urfa Ermenileri, Haçlıların sert tutumları karşısında zaman zaman gizlice Türklerin yardımına müracaat etmişler, ancak bu teşebbüslerinin bedelini Haçlılar tarafından cezalandırılmak suretiyle, çoğu kez hayatlarıyla ödemişlerdir. Urfa, İmadeddin Zengi’nin 1144’te şehri fethine kadar Haçlıların elinde kalmıştır. Zengi, fetihten sonra Urfa’nın Ermeni ve Süryani halkına zarar vermedi. Ancak Haçlılar, Urfa’yı yeniden ele geçirme teşebbüsünde bulunduğunda, Ermenilerin Haçlıların yanında yer almaları üzerine, Nureddin Mahmud tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır. Bu hadiseden sonra oldukça azalan Urfa’nın Hıristiyan nüfusu, şehrin 1234’te Türkiye Selçuklu Sultanı I. Keykubad tarafından ele geçirilmesinden sonra, Anadolu’nun başka yerlerine iskan edilmiştir.

Anadolu topraklarında hüküm süren Türkiye Selçukluları, Büyük Selçuklu Devleti’ne göre, Ermeniler ile çok daha yoğun bir ilişki içinde oldu. Çünkü Ermeniler XII. yüzyılın başlarında Çukurova’da bir krallık kurmuşlardır. Ayrıca Türkiye Selçuklularının idaresi altında yaşayan Ermeniler bulunmaktadır. Çalışmamızda, Türkiye Selçuklularının, Ermeniler ile ilişkilerini, bu özelliği göz önünde bulundurarak inceledik.

Bizans imparatorları tarafından Doğu’daki krallıklarına son verilen ve İç Anadolu’ya göçürülen Ermenilerin bir kısmı, Çukurova’ya geçmiştir. Çünkü, Vaspurakan bölgesinde yaşayan Artzruni Sülalesi’ne mensup ve Ortodoks kilisesine bağlı Apılkarip adlı bir Ermeni asilzadesine, İmparator Monomach tarafından 1042 yılında Bizans’a tâbi olmak kaydıyla Tarsus şehrinin hakimiyeti verilmişti. Apılkarip’in aynı zamanda Kilikya valiliğine atanması daha sonraki yıllarda yeni göçlere ve Ermeni ileri gelenlerinin burada yeni yerler elde etmesine zemin hazırlamışdır. Nitekim Ermeni asilzadelerinden Hetum’un oğlu Oşin, 1072 yılında kendisine tâbi Ermeni ileri gelenleriyle Çukurova’ya geçmiş, Apılkarip’in tavassutu ile Bizans’ın vassali olmak kaydıyla İmparator Alexios Komnenos’tan Lampron Kalesi’ni almıştır. Apılkarip’in, Bizans İmparatorunu Lambron Kalesi’nin babadan oğula geçen bir tımar olarak verilmesi konusunda ikna etmesinden sonra Oşin, Kale’yi onartmış ve halefleri burada “Hetumlular Sülalesi” olarak varlığını devam ettirmiştir.

Diğer taraftan, Kayseri civarında Bagrat hanedanının son Ermeni Kralı II. Gagik, Bizans İmparatoru’nun emriyle öldürülünce, onun Rupen adındaki akrabası, ailesiyle birlikte 1080 yılında Toroslar’a sığındı ve Gormoloz denilen bir köye yerleşti. Rupen’in oğlu Konstantin’in, 1091 yılında Bizans’ın idaresindeki Vahga (Feke) Kalesi’ni ele geçirmesi, etrafında kalabalık bir Ermeni kitlesinin toplanmasına yol açtı. Böylece Kilikya’da, biri Rupenliler, diğeri de Bizans’a tâbi Hetumlular olmak üzere iki Ermeni hanedanı hüküm sürmeye başladı. Bunlardan ilki, I. Haçlı Seferi’nin getirdiği yeni şartları, kendi lehine iyi değerlendirerek, bölgede yeni bir siyasî teşekkül olarak ortaya çıkmayı başardı.

Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu I. Süleymanşah, 1083-84 yıllarında Çukurova’yı fethettikten sonra da, Ermeniler bölgedeki varlıklarını devam ettirdiler ve Kilikya’nın kolaylıkla Haçlıların eline geçmesine yardımcı oldular.

Antakya önlerine ulaşan Haçlı ordusunda baş gösteren gıda sorununun çözümüne, ücret mukabilinde de olsa getirdikleri yiyeceklerle katkıda bulunmasına memnun olan Haçlı reisleri, bunun karşılığı olarak Ermenilerin lideri durumundaki Konstantin’e, “Baron” ve “Markis” unvanı verip, kontluk rütbesine yükselterek ödüllendirdiler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al