SEFARETNAMELER

SEFARETNAMELER

Osmanlı İmparatorluğumun yabancı ülkelere gönderdikleri elçilerin kaleme aldıkları mektup, risale, seyahatname, takrir ve havadisnamelere sefaretname adı verilir. Bu sefaretnameler,[1] padişaha sadrazama veya reisülküttaba (=dışişleri bakanı) arz edildiklerinden resmî bir nitelik taşırlar. Osmanlı Devleti; padişahın cülûsunu bildirmek, barış teklifinde bulunmak, hediyeler götürmek, padişahın bir mektubunu iletmek, barış yapmak veya mevcut barışı yenilemek, vergi istemek, kazanılan bir zaferi duyurmak, tahta yeni çıkan bir Avrupalı kralı tebrik etmek, taç giyme törenine katılmak, antlaşma şartlarını görüşmek, antlaşma şartlarına uyulmadığı durumlarda şikâyette bulunmak, arabuluculuk etmek, öteki devletlerin Osmanlılar hakkındaki görüş ve fikirlerini anlamak, Osmanlı Devleti’ne taraftar kazanmak, gidilen devleti bir üçüncü devlet aleyhine savaşa teşvik etmek, Osmanlı Devleti’nin alacaklarını toplamak, iyi dostluk ilişkileri kurmak gibi vesilelerle yabancı ülkelere “fevkalâde elçi” diye de adlandırılan geçici elçiler göndermiştir. Oysa Avrupa’da daimî ve sürekli diplomasi XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVI. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşmeye başlamıştır. Batı’da daimî elçiler öncelikle İtalyan devletleri tarafından 1450’lerden itibaren oluşturulmuştur. XV. yüzyılda İtalya daimî ve organize olmuş diplomasinin merkezi olmuştur. Papalık, diplomasi sahasında ilk gerçek uluslararası kuruluşun müessisi konumundaydı. XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Avrupa’da karşılıklı temsilcilikler ihdasına başlanmıştır.[2]

Batılılar, İstanbul’un fethinden itibaren Venediklilerin başlattıkları bir uygulamayla İstanbul’da daimî elçiler bulundurmuşlar, ayrıca imparatorluğun birçok yerinde konsolosluklar ihdas etmişlerdir.[3] Osmanlı Devleti’nin dört bir yanına dağılmış olan bu konsolosluklar, siyasî, ticarî ve adlî olmak üzere üç ayrı tip görevi icra ederken, bir yandan da halkla ve Osmanlı yetkilileriyle her türlü münasebeti yürütmüşlerdir. Bu konsolosluklar, Osmanlı ülkesini kontrol altında tutmanın yanı sıra, bu ülke hakkındaki en doğru ve en yeni bilgileri, en güvenilir bir biçimde kendi ülkelerine ulaştırırlardı. Yani her çeşit istihbarat görevini üstlenirlerdi. 1825 yılında İngilizlerin Osmanlı Devleti içinde 11 konsolosluk örgütü mevcutken; bu sayı, 1856 yılında 85 konsolosluk ünitesine yükselir.

Venedikliler 1454, Polonya 1475, Rusya 1497, Fransa 1525, Avusturya 1528, İngiltere 1581, Felemenk 1612 yılından itibaren İstanbul’da daimi elçiler bulundurmuşlardır.[4] Bu elçiler Osmanlı Devleti ve Türklerle ilgili rapor ve hatıralar da yayımlamışlardır. Osmanlı Devleti ise daimî elçi diyebileceğimiz ilk “ikamet elçisi”ni XVIII. yüzyılda III. Selim zamanında İngiltere’ye göndermiştir. 1793-1797’de ilk ikamet elçisi olarak Londra’ya giden Yusuf Agâh Efendi’yi 1797-1800’de Londra’ya giden İsmail Ferruh Efendi, 1797-1802’de Paris’e gönderilen Moralı Esseyyid Ali Efendi, 1803- 1806’da Paris’e giden Halet Efendi (1803-1806), 1806-1811’de Paris’te kalan Muhib Efendi, 1797- 1798’de Berlin’e gönderilen Ali Aziz Efendi, 1797-1800’de Viyana’ya gönderilen İbrahim Arif Efendi takip etmiştir.[5]

Bu uygulama, Avrupa Devletleri arasında geçerli olan diplomasi kurallarının Osmanlılarca da kabul edildiğini gösterir. Hammer’in eserinde verilen ve Osmanlı Devleti’nce 1774’te yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar 36 ülkeye gönderilen geçici ve daimî elçilerin -bazı isim ve sayı eksiklikleri olmakla beraber-listede 205 elçi veya maslahatgüzar tespit edilmiş bulunmaktadır.[6] Osmanlı Devleti’nin ikamet elçileri bulundurmaktaki geç kalmışlığı, onun kendisinden emin ve müstağni oluşu ile izah edilebilir. Ama ne yazık ki bu istiğna tavrı, zaman içinde diplomasi ve siyaset açısından aleyhte işleyecektir.[7]

Osmanlı Devleti’nde elçiler, “fevkalâde büyük elçi”, “büyük elçi”, “orta elçi”, “küçük elçi” ve “maslahatgüzar” gibi adlandırılmalarla sınıflandırılmaktaydı. Basit bir memuriyetle veya sırf mektup götürmek için yollanan kimselere de “nameres” denilmekteydi. Gidilecek ülkelerin o günkü şartlar dahilinde Osmanlı Devleti nezdindeki itibarı ve o devletlerin Babıâli’ye göndermiş oldukları elçilerin sınıfları, bizim o ülkelere giden elçilerimizin de sınıfını tespit etmekteydi. Elçiler konusunda Avrupa ülkeleri arasında geçerli olan mütekabiliyyet (=karşıtlık) esasına bir diplomasi kuralı olarak Osmanlılar da uydular. Ülkeler karşılıklı olarak elçileri karşılama, ağırlama, uğurlama, hediyeleşme gibi hususlarda birbirine denk düşecek bir tavır tutturmaya çalışırlardı. Çeşitli meslek gruplarından tercihen lisan bilen, mevki ve şöhret sahibi kimseler “tertîb-i muhâverat ve desâis-i nasaraya ıttılâ hâsıl etmiş bir kârdan-ı dakika-şinas”[8] olmak kaydıyla bu göreve getirilirlerdi. Bu mesleğin eğitimini almış tecrübeli ve lisan bilen şahsiyetlerin elçiliğe tayin edilmeleri, ancak XIX. yüzyılda gerçekleşecektir. Osmanlı Devleti, elçi tayin ettiği kimselere dönüşlerinde geri alınmak kaydıyla rütbe ve paye vermekte, yetkilerini artırmaktadır. Büyükelçilere Rumeli ve Anadolu Beylerbeyiliği, orta elçilere Defterdarlık, Nişancılık, Mekke payesi, İran’a gönderilen ulema sınıfına mensup elçilere Anadolu Kadıaskerliği ünvanları verilmektedir.[9]

“Elçi Hazinesi” adı verilen hazineden zengin ve gösterişli eşyaların çıkartılarak; hem gidilen yerlerin ileri gelenlerine hediyeler götürülmekte, hem de elçi ve maiyetindekilerin kullanımı için ihtişamlı, kıymetli, giyim-kuşam, eşya ve aksesuarlar temin edilmekteydi. Örneğin 1774’de Rusya’ya geçici olarak gönderilen Abdülkerim Efendi, son derece değerli bir eşya olan II. Bayezid Han’ın murassa hançerini beline takarak bu ülkeye gitmişti.[10]

Osmanlı Devleti’nin bu konuda son derece fedakâr ve cömert davrandığı elçilerin götürdükleri hediyelerin listesinden ve kullandıkları eşya ve malzemenin kalitesinden anlaşılmaktadır. Elçiler ve maiyetindekiler, bu eşyaları emaneten alıp kullanmakta, geri döndüklerinde iade etmektedirler. Elçilere, yabancı ülkelerce verilen hediyeler de bu hazineye mal olmaktadır. 28. Çelebi Mehmed’in Paris’e sefaretle gidişinde de “renk renk sırma işlenmiş beyaz dibalar, gümüş takımlarla donatılmış midilliler, mücevherli ok ve yaylar, top top kumaşlar, nadide Hint abadileri, kıymetli kürkler ve gül yağları ile nice tefarik eşya” götürdüğünü biliyoruz.[11]

Paris’e ilk ikâmet elçisi olarak gönderilen Moralı Esseyyid Ali Efendi’nin Directoire’ler ve bakanlar için götürdüğü hediyelerin listesi şöyledir: “İpekten muhteşem bir çadır, on at, kıymetli kumaşlar, esans ve parfümler”[12] Halet Efendi, Paris Elçiliğine tayin edildiğinde Bonaparte ve Talleyrand’ın eşlerine verilmek maksadıyla biri on beş bin kuruş, diğeri de on bin kuruş değerinde kumaşlar, takılar ve kokulardan müteşekkil iki bohça ile başbakana verilmek üzere ikisi bin beşer yüz, ikisi onar bin ve biri de yedibin beş yüz kuruş değerinde beş bohça götürmekteydi.[13]

1665’de Viyana’ya giden Kara Mehmed Paşa ile ilgili bir hediye verme törenini Evliya Çelebi’nin satırlarından okuyalım:

Paşadan hediye defterlerini alıp gittiler. Onlardan gelen defter mucibine hediyeler krala, anasına, baş vezire, baş papaza, baş arşake ve vezir makamında olanlara ve başta olan dinsizlere bütün hediyeler hazır oldu. Ertesi… Zilkade ayının Pazar günü, çasar, ikinci vezir ve baş komisar ile kendi hanto arabalarından sekiz adet mücevherli, cilâlı, murassa, mineli araba göndermiş ki, insanın gözü kamaşır.

Paşa hintoya bindi. Ağalar atlarına binip hazır oldular. Önce sekiz adet divanhâne döşemesi, altın nakışlı ibrişim halıçaları, sekiz adet hanto arabalarla ileri gittiler. Sonra direkli bir otağ bir hanto arabaya yüklediler. Yanları sıra samur kürklü ağalar, piyâde saraçlar, çaşnigirler, çadır mehterleri ve mehterbaşı geçti. Sonra üç baş asil at, biri cevahir ve murassa eğerli, cevahir takımlı, topuz ve gaddareleri, bahri hotaslı, altı adet cevahire bürünmüş yancıklı, at başında murassa çifteli ile, sağ ve solunda kırmızı dolamalı has ahır yedekcileri, has ahır kalfası ile geçti. Bir at sade dîbadan çullu yelkendez yörük at, sonra bir küheylân at, hep cevahir eğerli, murassa özengili, temiz ve silâhlı örtülü at, kralın anasına, yine ahır halifeleriyle geçtiler. Sonra yirmi çift ağır kuşaklık hil’atların herbiri, atlar üzerinde ağaların elinde geçtiler. Sonra hünkârî ve hezarî destar-ı Muhammedîler, ondan sonra on okka gül suları, sonra şemâme, ham anber, sırmalı bohça içinde geçti. Sonra bu hakîr de on göbek hıten miski, benim ayakdakşım kapucular kethüdâsı ile geçtik. Sonra paşa kekhüdâsı Hüseyin Ağa elinde şah sorgucu, baş kapıcıbaşının elinde bir cevahir topuz ile paşa kethüdîsı atbaşı beraber geçtiler. Sonra paşa Tuna üzerindeki köprüden araba ile geçip kaleye girip küheylân atına bindi.

Bütün atı ve kendisi altınlara ve cevahire garkolmuş, ağır ağır giderken selimî destar üzerine cevahirli şâhâne sorguç takınmıştı. Pâdişahın mektubu koynunda idi. Mektubun kesesi ve cevahirli altın kozalağı paşanın yakasında görünüyordu. Samur kabaniçse, bütün mataracıları, tüfenkçileri, şatırları silâhdar, çuhadar ve bütün iç ağaları, pürsilâh, hediye götüren ağalar ve diğer ikişer ikişer

atbaşı beraber geçtiler. Böylece çasarın sarayı meydanının kapısından içeriye evvelâ kaliçeler, sonra pâdişah otağı, atlar girip meydanda durdular. Bizler de hediyelerle saray meydanına girip, kral sarayı divanhânesine çıkacak kapıda hepimiz atlardan inip küçük komisar ve küçük tercümanlar önlerimize düşüp, yedi kat saraydan çıkıp, yedi tabakasında önlerimize düşüp, yedi kat saraydan çıkıp, yedi tabakasında neler neler gördük. Bu yedi kat sarayı dolaşa dolaşa, üç büyük divanhâneyi geçip 197 basamak merdiven çıktık. Aşağı katlar merdiven değildir. Burada kral at ile çıkıp, ondan sonraki katları kâh piyâde, kâh kol tezkereyle hamal kefereler yukarı tabakalara çıkarırlar. Yedi katta yedi büyük divanhâne vardır ki her biri üçer dörder bin kefere alır. Duvarlarına rengârenk nakışlı halılar asılmıştır. Nice yüz pencereleri var ki hepsi cam, billûr, necef ve morandır. Sekizinci divanhâne bizzat çasarındır… Hepimiz çıktık. Paşa yüksek bir tahtta oturdu. Paşa, mataracıbaşı ile hakîri içeriye, kralın küçük divanhânesine gönderdi. (Varın, görün, kral tahtından inüp, kapının iç yüzünde durur mu?) deyince varıp gördük. Meğer çasar, tahtından inmiş, mataracıbaşıyı sırmalı mehabetlû Hacı Bektaş üsküfü ile görünce, hemen başından şapkasını çıkarıp hakîre ve mataracıbaşıya tapınıp selâm alır gibi bir iki eğilip doğruldu. Biz de gördüğümüz gibi paşaya haber verdik. Paşa hemen ağır ağır, ayak ayak yürüyerek kral divanhânesinden içeriye girince kral on adım ileri geldi. Elçi paşa da apul apul yürüdü.”[14]

Sonderece ihtişamlı ve renkli bir alayın resmedildiği yukarıdaki satırlar, bir tiyatro dekoru manzarası arz etmektedir.

Osmanlı elçileri yanlarında gittikleri ülkenin hükümdarına verilmek üzere “nâme-i hümayun” veya “hümayun-nâme” denilen padişah mektubu ile başbakana sunulmak için yazılmış sadrazam mektubunu taşırlardı. Akabinde gittikleri ülkenin kralı ve başbakanı tarafından padişaha ve sadrazama atfen yazılmış birer mektup ve mukabil hediyelerle geri dönerlerdi.

Üç yıllığına elçi olarak tayin edilen kimselere ve maiyetindekilere yolluk verilir, aylık bağlanırdı. Ülkelerinde bıraktıkları aileleri için de maaş ödenirdi.[15]

Elçilerin yanlarında genellikle kalabalık bir maiyetleri olurdu. Bu maiyetin sayısı değişken olmakla beraber bazen bine kadar ulaşmaktadır. Elçinin evlat, kardeş, kayınbirader gibi yakın akrabalarının çoğu zaman bu maiyete dahil olduğunu bilmekteyiz. Fenerli Rumlardan seçilmiş tercümanlar da bu kafilerle katılmaktadırlar. Bir örnek teşkil etmesi bakımından Moralı Esseyit Ali Efendi’nin maiyeti hakkında bilgi verelim: Directoine hükümeti misafir ağırlama cihetince kendisine düşen masrafları azaltmak, hem de muhtemel sıkıntılara meydan vermemek maksadıyla elçilik maiyetine bir sınırlama getirmek ister. Bu husus taraflar arasında müzakere konusu olur ve neticede elçilik personelini 18 kişiyle sınırlı tutmaya karar verirler. Bu personelin içinde bir imam, bir Türk kâtip, iki Rum tercüman, kâhya görevini üstlenen bir ağa, bir oda uşağı ve on iki hizmetkâr mevcuttur. Rum tercümanlardan biri olan Codrika’nın Fransız menfaatleri için gayret gösterdiğini, Divan tarafından casuslukla suçlandığını, Osmanlı Devleti’ne geri döndüğü takdirde ölüm cezasına uğrayacağı hususunu belirtelim. Diğer tercüman Manolaki’nin de Ali Efendi’nin bilgisi dışında çok büyük borçlar yaptıktan sonra elçilikten kaçtığını ve Osmanlı vatandaşı olmayı reddedip, Fransa’ya iltica ettiğini biliyoruz.[16] Batılı devlet mensupları da başlangıçta genellikle Türkçe bilmediklerinden tercüman kullanırlardı, yani Osmanlı Devleti Avrupalılar ile ancak tercümanlar aracılığı ile iletişim kurabiliyordu. Bu tercümanlar da genellikle tarafların görüşlerini birbirlerine aynen iletmek yerine söylenilenleri değiştirip bozarak karşı tarafa aktarmaktaydılar. Diplomasinin de içinde bulunduğu pek çok hususta lisan öğrenme mecburiyetini hisseden Batı, tedbirler düşünmüş, çeşitli eğitim kurumları yoluyla bu meseleyi halletme yoluna gitmişti.

Ebubekir Râtib Efendi, Viyana Şark Dilleri Mektebi’ni ziyaret ettiğinde bu hususla ilgili intibalarını şöyle aktarmaktadır. “… anda bi akademya olup ancak Türki ve Arabî lisanlarına talime mahsûs olmağla eğerçi içinde sâir elsine ve ulûm ve fünûndaki tahsil olunur lakin asl-ı vaz’ı elsine-i selâseye olduğundan ismi Akademya Asya ile mevsûmdur. Asya Anadolu ikliminden ibaret olmayla her devlet muhâbere ve mükâtebe ve musalâha ve muhârebesi olduğu düvel ü milelin lisanlarına vâkıf ve tercümesine ârif olmak lâzım ve emr-i mühimdir. deyü mezbûr akademiyayı bina ve tertib etmiştir. Ehl-i İslâm’a müteallik elsine olduğundan nâzırı dahi aslından Asitane’de dil oğlanı ve maslahatgüzar ve hâlâ prens Kaunitz kaleminde müsteşar ve Devlet-i Aliyye’nin tahrirâtını hulâsa ve tercümeye memuriyetle sâhib-i itibar olmağla, bizi mezbûr akademiyaya davet ve ziyaret ve fizika dedikleri fünûndan yirmi beş nev’ acâib ve garaib izhâr ve irâet ettiler. İki senede bir kere anda olan etfâlden iki neferi Dersaadet’e irsâl ve dil oğlanı hizmetinde istihdâm ve sonra baş tercüman olur. Hâlâ bunda olan Nemce tercümanı mezbûr akademiyada taallüm edip, Asitâne’de tekmil-i lisan etmiştir.[17]

Bu teklif mahiyetindeki izah, zaman içinde ihtiyaçların yönlendirmesiyle cevap bulacak, Osmanlı Devleti güçlü bir biçimde lisan bilen eleman ihtiyacını duyacaktır. Müslümanların uzun süre “Diyâr-ı küfr” de oturmaları hoş karşılanmadığından bu hususta biraz ağırdan alınacak, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’nın Batı’ya daha önce öğrenci yollaması örnek alınarak ilk Türk öğrenciler, 1827’de Fransa’ya gönderilecektir.[18] İlk daimî elçimiz Yusuf Agâh Efendi’nin maiyetindeki Mehmed Derviş Efendi ile Mehmed Tahir Efendi, Avrupa’da dil eğitimi gören yani Fransızca öğrenen ilk Türk gençleridir.[19] II. Mahmut döneminde Avrupa’ya tahsil için yüz elli öğrenci gönderilecektir. Tıbbiye’de öğrenim dili Fransızca olacak ve bu maksadı gerçekleştirmek içinde hoca getirilecektir. 1832 yılında Babıali Tercüme odasının kurulması da bu sebepledir. Tercüme odasının arkasından kurulan Mabeyn kalemi, Tophane kalemi, Gümrük kalemi gibi odalar da birer lisan okulu hüviyeti arz eder.

Savaş veya barış görüşmeleri yapmak üzere bir araya gelen Osmanlı Devleti ile komşu ülkelerin elçileri “hudud mili” denilen bir yerde buluşurlardı. Sınırda toprak yığınlarından küçük bir tepe oluşturulur ve üzerine bir çadır kurulurdu. Tepenin Osmanlı topraklarına bakan tarafına beş adam boyunda bir çam direği, karşı ülkeye bakan tarafına yine beş adam boyunda bir başka çam direği dikilirdi. Direklerin arasındaki mesafenin ortasında dikilen daha uzun bir çam direğinin bulunduğu yere “hudud mili” denilir ve tarafların elçileri orada buluşurdu.[20]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ