ŞARK MESELESİ ÜZERİNE

Saadettin GÖMEÇ

Yazarın şu ana kadar yazılmış 105 makalesi bulunuyor.

Saadettin_Gomec002

Şark Meselesi tabirinin ilk kez 1815’te Viyana Kongresinde dile getirildiğini ve bunun Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünün korunması ile parçalanması noktasında ele alındığını görmekteyiz.

Bilindiği üzere Osmanlı Devletinin 19. asrın başında dağılma sürecine girmesi, kendi kendini koruyamayacak bir hale düşmesi, bu geniş ülkenin paylaşılması ve zenginliklerine sahip olma meselesi, Avrupa devletlerini karşı karşıya getirmiş idi. Esasında hiçbirisi Osmanlı memleketinin bölünmesine hazırlıklı olmadığından dolayı, başlangıçta Rus emellerinin önünde İngiltere gibi ülkeler, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünün korunması yolunda tavır takınırken, 19. yüzyılın sonlarıyla, 20. asrın başlarında büyük devletlerin kendi aralarında vardıkları anlaşmaların neticesinde, Osmanlı’nın parçalanmasına karar vermişlerse de, o zamana kadar İngiltere, Fransa ve Rusya’nın dışında duran Almanya’nın güçlenmesi ve Şark Meselesine müdahil olması bütün dengeleri alt-üst etmişti.

Umumiyetle 19. yüzyılın başına konulan bu mesele hususunda birtakım tarihçiler daha erken devirlere kadar gitmektedirler ki, bunda da haklı tarafları vardır. Belki isim olarak geç bir zamanda ortaya çıkmıştır ama, Şark Meselesinin başlangıcı Türk-Hun ordularının Avrupa’yı fetihleri, Roma’nın ikiye ayrılması dönemine kadar götürülebilir. O çağa kadar Avrupa, karanlık bir âlem içerisinde, özellikle kilise ve feodal idarelerin etrafında oluşan güç birliktelikleri şeklinde, insanların köle misali yaşamaya zorlandığı bir ortamda idi. Türklerin gelmesiyle, kurulu düzen ve çıkar ilişkilerinin tepe-taklak olduğu bir gerçektir. Bu yüzden Avrupalılar kendilerine yabancı, çok dinamik ve bütün işlerini bozan bu millete karşı bir nefret duymuşlar; Avrupa kıtasına ayak bastıkları günden itibaren Türkleri geldikleri yere geri göndermek için elbirliği yapmışlardır. Dolayısıyla Şark Meselesi bazılarının dediği gibi İslam-Hrıstiyan çatışması değil, belki de İslam nazarında Türk-Avrupa savaşıdır.

Türk tehlikesiyle yüzyüze gelene kadar birbirlerini boğazlayan Avrupalılar, Türklere karşı ortak bir cephe oluşturmuşlar, önce başlarının belası Attila (Ata İllig) Hunlarının zayıflığından yararlanarak, onları bir katliama tabi tutup, bir müddet rahat nefes almışlardı. Fakat 10. asrın sonlarıyla, 11. yüzyılın başlarında Avrupa ve Hrıstiyan dünyasınca Şark Meselesinin ikinci ayağı zuhur etti. Bu kez Türkler, Hazar’ın hem kuzeyinden hem de güneyinden olmak üzere Roma ile Arap topraklarına hızla daldılar. Ancak bu, daha öncekilerden çok farklı bir hareketti. Hazar’ın kuzeyinden Doğu Avrupa ve Balkanlara inen ve buralara hâkim olan Peçenek ile Kumanların bir din kaygısı olmamakla beraber, onlar çok kısa zamanda Balkanlarda hâkimiyeti ele geçirerek, üstünlük sağladılarsa da, milli hassasiyetten yoksun olduklarından, az bir vakit sonra Bizans’ın entrikalarına maruz kalarak, birbirlerini öldürmeye başladılar. Bizans imparatorluğu kendi kardeşleri Kuman-Kıpçakların eliyle Peçenekleri katlettirirken, onları Hrıstiyanlaştırıp, erimelerinin de yolunu açtı.

Fakat Hazar’ın güneyinden Ön Asya’ya ve Orta Doğu’ya doğru gelen Türklerin konumu çok değişikti. Onlar Müslümanlığı benimseyerek, kendilerini Türk’ün adaletini ve Tanrı’nın adını yaymaya vazifeli görüyorlardı. İşte bu noktada belki de Şark Meselesinin din boyutu da önem kazanmaktadır. Zaten bu sırada Arapların, dünyadaki fütuhat faaliyetleri de sönmüş, Sicilya ve İspanya’dan kovulmuşlar, Doğu Roma eski topraklarının büyük bir kısmını geri kazanmıştı. Ama son Roma 1071’de Türk askerleri önünde büyük bir yenilgiye uğruyorken, Şark Meselesinde, doğudan gelip, kendilerine yeni bir yurt arayan ve Allah’ın adını her tarafa hâkim kılmaya çalışan bu ırk yeni bir sayfa açıyor ve uzun yıllar sürecek Haçlı Seferlerini başlatıyordu. Avrupalılar arasında çok derin mezhep ayrılıkları olmasına rağmen Türkleri Anadolu’dan ve Orta Doğu’dan atmak emelleri çerçevesinde birleşmeyi başarmışlar, hatta bir aralık Türkleri Anadolu’da çok zor durumlara da düşürmüşlerdi. Gerçekte bugün de yapmak istedikleri bundan öte bir şey değildir.

İşte tam bu esnada ortaya çıkıp, bütün Türklerin temsilcisi olma vasfına erişen Osmanlılar da işleri bozdu. Hele Osmanlı Türklerinin Hrıstiyanların doğudaki son kalesi, Bizans’ı ele geçirmeleri meseleye tuz-biber oldu. Buna binaen Avrupalıların intikam alacakları büyük Roma’nın Ata İllig (Attila) tarafından dize getirilmesi, Malazgirt’te Alp Arslan’ın ayaklarını öpmelerinden sonra bir olay daha ortaya çıkmıştı ki, o da İstanbul’un fethidir. Kendilerini bir şekilde Bizans’ın devamı olarak gören Avrupalılar, 1071 ile 1453’teki o acı yenilgileri asla unutamadıklarından, her durumda ve ortamda bunun intikamını almak için fırsat kollamaktadırlar.

Ne yazık ki, bir müddet sonra Osmanlı kendini bilmez, devlet işlerinden bihaber ve kadınlar tarafından idare edilen padişahlar ile dönme paşaların oyuncağı haline geldi. İşler ters gitmeye başladı. Önce bir duraklama devri ve arkasından parçalanma yaşandı. Avrupalılar, Türk hezimetinin sebebi olarak geri kalmışlıklarını görüp, reform ve rönesans hareketlerini gerçekleştirirken, Osmanlı Devleti çöküşünü halâ Tanrı’nın takdiri şeklinde algılıyordu. Bırakın diğer hususları, kendisini dünyada üstün kılan ordusunun yenilenmesi gerektiğini, artık ihtiyaca cevap veremediğini bile aklına getirmedi. Hrıstiyanlar Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak için neredeyse 16. yüzyılın sonuna kadar beklediler. Bu yüzyılla beraber toprak kaybeden Türklerden öçlerini hem de çok kanlı bir biçimde aldılar.

Şark Meselesinin başlangıcında Avrupalıların amacı Türkleri batıya sokmamak iken, daha sonra bu Türkleri Avrupa’dan çıkarmak şekline dönüştü. Bunun için de çeşitli stratejiler geliştirdiler. Evvela Osmanlı Türkiyesi’ndeki Türk olmayanlarla işbirliği yaparak, Türkleri zor duruma düşürmeyi hedeflediler. Bu işte baş rolü Rusya oynamakla beraber diğer Avrupa devletleri de ona yardımcı oldular. Önce Osmanlı sınırları içindeki gayr-i Müslim ve gayr-i Türk tebanın bağımsızlığı sağlanacak, bilahare Arap kıtası vasıtasıyla Türkler kıskaç altına alınacaktı. Zaten kuzeyden ve doğudan Ruslar, Türkiye’yi çoktan kuşatmışlardı. Bu düşünceleri de gerçekleştikten sonra Türklerin kafasına öldürücü darbe vurulabilir, İstanbul ve Kudüs kurtarılabilir, Türkler geldikleri yere yollanabilirdi. Ancak Osmanlı Devletinin bulunduğu mevki o kadar mühimdi ki, Avrupalıların hiçbiri diğerinin kendisinden fazla bir şey koparmasına göz yumacak gibi değillerdi. Bu sebepten Şark Meselesinin bir dönemini teşkil eden, Avrupa’da “Hasta Adam” olarak görülen Osmanlı bir müddet daha yaşatıldı. Bunun için I. Dünya Savaşına kadar ülkeler bekledi.

Aslında Yakınçağ ve Türkiye Cumhuriyeti tarihçileri, I. Dünya Harbi çıkmadan daha evvel büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı ülkesi üzerine gizli planları ve andlaşmalarının mevcut olduğunu çok iyi bilirler. Savaşın arifesinde Osmanlı devlet adamlarının Rusya ve diğer Avrupa ricaliyle yaptığı görüşmeler ve bunlardan bir sonuç çıkmadığı ortada iken; bugün bilip-bilmeden herkes harbe girmenin suçunu Enver Paşa’ya atmakta ve ona insafsız bir şekilde saldırmaktadır.

Harp öncesi Osmanlı Devletinin genel durumuna şöyle bir bakacak olursak; Osmanlı memleketi 93 Harbi, Trablusgarb ve Balkan Savaşları gibi peşi sıra ortaya çıkan savaşlardan yenik, perişan ve bir o kadar da toprak kaybıyla ayrılmıştı. Türk ordusunun elinde doğru dürüst silah kalmadığından başka, Osmanlı iktisadi ve siyasi açıdan da bir karmaşa yaşıyordu. Hakikatta Avrupa’nın gözünde “hasta adam” vaziyetindeki bu devletin sonu hakkında bir takım tereddütler vardı. Kimi tamamen ortadan kaldırılarak topraklarının paylaşılmasını düşünürken, kimisi de biraz daha yaşaması taraftarıydı.

Bunlar bir yana zaman zaman ileri Avrupa devletleri düzeyine ulaşmak için bazı adımlar atılmaya çalışılmış ise de, Türkler o denli geriydiler ki, kısa bir süre de Avrupa’yı yakalamaları imkânsız gibi görünüyordu. Dolayısıyla Osmanlı Devletinin zayıflığının sebebi esasında bu idi.

Netice itibarıyla I. Dünya Savaşının patlak vermesi kaçınılmazdı ve harbin büyük bir kısmının Osmanlı Devletinin toprakları üzerinde olacağı da aşikârdı. Çünkü o zamanki dünyayı incelediğimizde ne Fransa’nın, ne de İngiltere’nin ham madde açısından bir üstünlüğü yoktu. Aynı durum Almanya için de söz konusuydu. Böylece zengin Osmanlı topraklarının birtakım saldırılara uğraması, o dönemin şartları göz önüne alınınca gayet normaldir. Bu da demektir ki, Türk ülkesi bölünecekti. Ama mesele bu paylaşımda kime ne düşeceğiydi. İşte bu noktada Almanya ile diğer Avrupa devletleri anlaşamıyordu. Yeni yeni güçlenen ve sanayileşme atılımı içindeki Almanya’yla, eski dünyanın hâkim kuvvetleri Fransa, İngiltere ve Rusya gibi ülkeler karşı karşıya gelmişti. Amaçları da bir yeraltı ve yerüstü serveti halindeki Osmanlı memleketine sahip olmaktı. Hele yüzyılın sonuna doğru vazgeçilmez bir enerji kaynağı olarak ortaya çıkan petrol herkesin iştahını kabartmış, ağızların suyu akarak Osmanlı Devletinin topraklarına göz dikilmişti.

Elbette Osmanlı devlet adamları tehlikenin farkındaydı ve Avrupa’nın en önemli silahlı gücü vaziyetindeki Rusya ve İngiltere ile ittifak yapma yollarını aradı. Fakat bu ülkeler onunla anlaşma yapma niyetinde değillerdi. Zaten ikisi de Osmanlı arazisini nasıl ele geçiririz rüyalarını görüyordu. Bu yüzden Osmanlı Devleti, Almanya’yı tercih etmek zorunda kalmıştı. Hem Avrupa ülkeleri arasında Osmanlı’dan tek toprak talebinde bulunmayan devlet de Almanya idi. Buna rağmen Osmanlılar arayışlarını sürdürdüler. Ancak iktidarı elinde tutanların Türk ülkesini iyi yönetemeyeceklerini düşünen İngiltere, gelen elçilere pek yüz vermediği gibi, onları devamlı atlattı.

İngiltere’nin yanı sıra Osmanlı dışişleri görevlileri Fransa ile de ikili görüşmelerde bulundu. Bu arada Rus çarına da ittifak teklifi götürüldüyse de, her yerden eli boş dönüldü. Bütün bunlara karşın Osmanlı devlet adamları son ana kadar Almanya ile bir anlaşmaya varmadılar. Nihayet Avrupa’da savaş çıkınca onlar da 2 Ağustos 1914’te Almanya ile bir ittifak imzaladılar. Osmanlı’nın hali, denize düşen adamın yılana sarılmasına benziyordu.

Bu anlaşmaya göre Rusya, Almanya’ya savaş ilan ederse, Türkiye Almanya’nın yanında yer alacak, buna karşılık Almanlar da Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünün korunmasına uğraşacaktı. Henüz harbe hazır olmadıklarını düşünen Türkler, sonuna değin Almanya ile işbirliğini gizli tutmaya çalıştılar Bu sırada Osmanlı Devleti İngiltere’den adları Reşadiye ve Sultan Osman olan ve paralarını da peşin ödediği iki gemi sipariş etmişti. Fakat İngilizler bunlara el koyarak, düşmanlıklarını göstermekten çekinmediler. Ama bu arada Almanlar, Türkleri kendi saflarında harbe girmeleri için sıkıştırmaya başladılar. Daha sonra Wangenheim, Osmanlı Hükümetinin savaşa katılmasını sağlamak için Tarabya’daki Alman Sefaretine öğle yemeğine Sadrazam ve Hariciye Nazırı Sait Halim, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver, Bahriye Nazırı ve 2. Ordu Kumandanı Cemal Paşalarla, Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis-i Mebusan Reisi Halil Beyler gibi ileri gelenleri davet etmişti.

Tedbiri elden bırakmayan Enver Paşa, her şeye rağmen 5 ağustosta Ruslarla yeniden anlaşmak için irtibata geçti. O, Kafkasya’daki Türk askerini çekeceğini, Balkan ülkeleriyle Rusya arasında bir savaş çıkarsa, Ruslara yardım edeceğini ve Almanları Türk topraklarından uzaklaştırabileceğine dair teminat veriyordu. Buna karşılık Trakya ile Adalar Denizi’ndeki bazı yerleri istedi. Bu sırada İngiltere’yle tekrar anlaşma zeminleri arayan Cemal Paşa’nın çabaları da boşa çıktı. Almanya’nın dışındaki hiçbir ülke Türklerin dostluk elini sıkmamıştı.

İşte bu şartlar içinde Türkler savaşa girmekten başka çıkar yol bulamayınca, 29 Ekim 1914’te Goben ve Breslav adlı iki Alman harp gemisine Türk bayrağının çekildiğini ve Karadeniz’deki bazı Rus limanlarının topa tutturulduğunu görüyoruz. Bir an önce Türklerin savaşa girmesini isteyen Almanya bu hale çok sevindi. Çünkü birkaç cephede çarpışan Almanların başı dertte idi ve iyice bunalmışlardı. Bu durumda Türkler, Ruslara karşı bir cephe açarlarsa, Rus kuvvetlerinin büyük bir kısmı doğuya kayacak, bu suretle batıda Almanya ile Avusturya rahat bir nefes alabilecekti. Süveyş Kanalının müdafaası ve Arap yarımadasındaki mücadele yüzünden de İngilizler mühim bir askeri gücü bu cepheye kaydıracak ve buna binaen de Almanlar İngilizlerle daha fazla uğraşacaklardı.

Tabi bu arada Müslüman dünyasının göz bebeği Osmanlı Devletinin birtakım Hrıstiyan ülkeler tarafından saldırıya uğraması, İngiltere ve Rusya gibi imparatorluklar dâhilinde külliyetli bir İslam nüfusu barındıran devletler için hiç de iyi değildi. Her ne kadar I. Dünya Harbi esnasında Müslümanlar ortak hareket edememişse de; bilhassa Rusya’daki 1916 yılı ayaklanmaları ve Hindistan’daki Müslüman nümayişleri her iki devletin de başını ağrıtmaya yetmiştir.

Bilindiği üzere, neticede Osmanlı Devletiyle aynı safta savaşa katılan ülkeler teslim olunca, Türkler bir başına harbi sürdüremeyeceklerini anladılar ve onlar da silahlarını bıraktı. Birinci Cihan Harbinin ilginç taraflarından birisi de, bütün cephelerde zaferler kazanan İngiliz kuvvetlerinin en büyük yenilgileri Türkler karşısında almış olmalarıydı. Harbin uzamasına neden olan Türklere bunun hesabını ödetmeyi kafaya takan galipler, işte bu sırada Şark Meselesinin başka bir ayağı olan ve halâ üzerinde çalıştıkları Sevr’i Türklerin önüne koydular.

Türkiye’nin parçalanarak, dağıtılmasını amaçlayan ve Türkleri Anadolu Yarımadasından sürüp, çıkarmayı hedefleyen Sevr Andlaşması (1920) İstanbul hükümetince imzalanmasına rağmen, bilindiği üzere Türkiye Türkleri hiçbir zaman buna razı olmamış, Mustafa Kemal’in önderliğindeki bir yükselişle, Sevr müsveddelerini tarihin karanlığına atmışlardır.

Türkiye’nin son yıllarda hem bir bocalamaya girmesi, hem de kabuğunu yırtarak, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Orta Doğu, Kafkasya ve Asya coğrafyasında etkili bir konuma gelmesinin önünün alınması amacıyla, Sevr’in eski hamileri yeniden bu andlaşmayı tuvalet çukurundan çıkararak, biraz temizleyip, biraz da süsleyerek Kurtuluş Savaşı’nda ve Lozan’da üstü çizilen hükümleri Türk milletine zorla da olsa kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bunu gerçekleştirmek için Türk milletinin ve devletinin çok daha kötü durumlara düşürülmesi kararlaştırılmış ve bu yüzden de birtakım aracı etkenlerin kullanılması yoluna gidilmiştir ki; bunlardan birisi Kürtçülüğü kaşımak (tıpkı Musul’un elimizden koparılışı sırasında çıkarılan Şeyh Sait ayaklanması gibi), biri Ermeni soy kırımı yaptıkları yolundaki iddialara Türklerin sahiplenmesini sağlamak ve büyük Ermenistan için Türklerden toprak istemek (ki, büyük Ermenistan’ın yaratılmasında Azerbaycan ve Türkiye taraflarında ancak yayılma gerçekleşebileceğini herkes bilmektedir), birisi de bugün Anadolu’da çok az sayıda olan Ortodoks Hrıstiyan cemaatinin diriltilerek, Türkiye içerisinde otonomik haklar vermektir. Bunlar ta 19. asrın başlarında yürürlüğe konan planlardı.

Nitekim 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Ermenilerden özür dilenmesi, dini azınlıkların vakıflarının iadesi, Tevhid-i Tedrisat Kanununa aykırı olarak, azınlıklara birtakım ayrıcalıklı eğitim hakkı verilmesi batı’nın adım adım Türklere Sevr’i kabul ettirdiklerinin göstergesidir.

Birinci Dünya Harbinden sonra Şark Meselesine ABD de dahil oldu. Bugün Türkiye’nin zayıflatılarak, Anadolu topraklarının bölünmesi gündemdedir. Başta Amerika ve Avrupa Birliği Orta Doğu, Kafkasya ve Asya’yı yüzlerce yıl hiçbir sorun çıkmadan yönetebilmeyi düşünüyorlar. Bunun adımları yavaş yavaş atılmaktadır. Afganistan’a nüfuz edilmesi, Irak’ın işgali, Suriye ve İran’ın da dize getirilmesinden sonraki hedef Türkiye’dir. Ama, Amerika Birleşik Devletleri ne Dünya Savaşlarında ne de değişik bir yerde Türkiye ile birebir sıcak çatışma içerisine girmediğinden dolayı halâ Türkiye’den ürküyor. Bunun için de, Türkiye’nin kendi kendine tasfiyesi hususunda bütün gizli planlarını ve imkânlarını seferber etmiş durumdadır. Amerika’nın geçmiş yıllardan hatırlandığı üzere önce Taliban’ı desteklemesi, şimdi Kürtlere siyasi bağımsızlık sözleri vermesi ve onları yönlendirmesi, Ermenistan’ın genişlemesine ve ekonomik olarak rahatlamasına çalışması, Karadeniz, Adalar Denizi ve Akdeniz’de Rum nüfuzunu artırma gayretiyle, Türkiye’nin elinin kolunun bağlanarak, ABD’ye muhtaç duruma getirilmesinin altında, gerçekte dünya hâkimiyetinde Batı ve Hrıstiyan dünyasının öne çıkarılmasından başka bir şey yoktur.

Bugün Türkiye, Önasya’da Hrıstiyan Ortodokslar, Arap ve Fars milliyetçileriyle, Rus şovenizminin baskısı altında kaldığı gibi, son zamanlarda ABD’nin Irak’ı işgali ve buraya tamamen nüfuzuyla beraber, güneydeki Kürtleri kullanması suretiyle kıskaça alınmış vaziyettedir. Yarın-birgün üç tarafı deniz olmasına rağmen, Türkleri buralara bile çıkarmama durumu doğabilir. Bu yüzden başta Türk Cumhuriyetleri olmak üzere, bölgede güvenebileceğimiz devlet ve topluluklarla siyasi münasebetlerin kuvvetlendirilmesi gerekiyor. Tehlike, Türkiye’nin kapısını çalıyor. Esasında aynı trajediyle Türk Cumhuriyetleri de karşı karşıyadır. Herne kadar Asya’nın ortasında stratejik bir konumda bulunuyorlarsa da, coğrafi olarak kuşatıldıkları gibi, hiçbir açık denizle de bağlantıları yoktur. Türkiye onlar için her bakımdan bir müttefiktir. Dolayısıyla Şark Meselesini veyahut da bugün adına ne deniyorsa Türklerin aleyhine yürütülen planları boşa çıkarmak için sadece Türkiye’nin değil bütün Türk Dünyasının gözlerini çok iyi açması gerekiyor.


Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ

Alıntı Kaynağı: Haber Açısı

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ