SARAYOVA’DA BİR TÜRKOLOG: DR. AMİNA SİLJAK JESENKOVİC

Mustafa SEVER

Yazarın şu ana kadar yazılmış 15 makalesi bulunuyor.

Amina Siljak Jesenkovic… 19-23 Haziran 2013 tarihleri arasında Sarayova Şarkiyat Enstitüsü, Tika ve Sarayova Kültür ve Turizm ve Tanıtma Müşavirliği tarafından düzenlenen Anadolu’yu Balkanlarla Anlamak, Sarı Saltık’ı Yunus’la Okumak Etkinliklerinde tanışmıştık kendisiyle. Bize konukseverliği yanında tercümanlık yapmıştı. Daha sonra, 2014’te Tuzla Üniversitesi’ne görevli gidişimde Sarayova’da Şarkiyat Enstitüsü’nde kendisini ziyaret etmiştik.

Tuzla’dan döneceğimize birkaç gün kala, Tuzla Üniversitesi Felsefe Fakültesi öğretim üyesi Amira Turbić-Hadžagić Hanım, bizi iftara davet etmiş ve Amina Hanım’ın da geleceğini söylemişti. Eşi Tarık Bey’le Tuzla’ya gelen Amina Hanım’la, Amira Hanım-Haris Bey çiftinin evinde iftarda buluşmuş, Amira Hanım’ın ortak geçmişimizden miras yemeklerden oluşan iftar yemeğinden sonra sohbet etmiştik.

Sarayova (Amina Hanım konuşmaları anında tercüme ediyor. 22.06.2013)

Bir Türkolog olarak Şarkiyat Enstitüsü’nde çalıştığını, Türkçeden çeviriler yaptığını, tasavvufî konulardaki uzmanlığını ve bu yönde de çalışmalar yaptığını biliyordum; fakat üç defa görüşmemize rağmen, hakkında ayrıntı sayılabilecek bilgileri öğrenme hususunda kendisine hiç soru sormamış; ancak Sarayova’ya ilk gidişimde de daha sonraki gidişimde de hakkında pekçok şey duymuştum. Bana anlatılanları anlatsam, Amina Hanım hakkında pekçok şey anlatmış da olabilirim. Alçak gönüllülüğünden dile getirmediği pek çok meziyetin sahibidir o. Sözgelimi emperyalist Batı tarafından Nisan 1992’de başlatılıp -Kızılhaç’ın bilgilerine göre- 312 bin kişinin ölümüyle Eylül 1995’te bitirilen savaşta, Sarayova’nın kuşatma altında olduğu günlerde, şehrin düşmemesi için eşi Tarık Bey’le her türlü çabayı göstermişlerdir. Olanı biteni, başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkeye ulaştırmışlar, gelen yardımların dağıtımlarını düzenlemişler, evlerini adeta Bosnalı yurtseverlerin bir karargahı durumuna getirmişlerdir. O zor günlerde, Amina Hanım ve eşi Tarık Bey, Ramazanlarda düzenledikleri iftar yemekleriyle, Sarayova’nın nazar boncuğu Başçarşı’da tertip ettikleri edebî toplantılarla insanlara hayatın devam ettiğini, yılgınlığa yer olmadığını, birlik olmanın gerektiğini hatırlatmışlardır.

Şimdi e-posta yoluyla kendisine sorular sordum. Türk insanının Amina Siljak Jesenkovic’in kim olduğunu, Sarayova’dan Türkiye’ye bakan, Türkiye’yi izleyen bir Türkoloğun düşüncelerini bilmesini istedim. Elbette, Amina Hanım tanınan, bilinen bir insan; ancak kendi dilinden kendini anlatması ayrı bir bilgilenme, tanınma olur diye düşündüm. Ayrıca, daha önce kendisiyle yapılmış bir röportajdan da faydalanarak onun başkaca konulardaki değerlendirmelerine de yer verdim.

* * * 

Mustafa Sever: Amina hocam, kendinizden biraz söz eder misiniz?

Amina Siljak Jesenkovic: Kırk yaşlarına girmiş eğitimci bir baba ile mühasebeci bir anneden ikinci çocuğu olarak 29 Kasım 1965 Saraybosna’da dünyaya geldim. Onlardan aldığım en güzel miras, rahmetli babamdan kalan kitap sevgisi, bilim ve bilgiye saygı, idealizm ve romantizm, annemden ise sarsılmaz inanç, tereddütsüz Allah sevgisi ve özgüvendir.

Mustafa Sever: Türkolojiyi seçmenizdeki etkenler nelerdir, neden Türkoloji, Türkçe?

Sarayova Şarkiyat Enstitüsü (25.09.2014)

Amina Siljak Jesenkovic: Üniversiteye başlayacağım zaman psikoloji, felsefe, karşılaştırmalı edebiyat gibi bir bölümde okumak istemiştim. Tabii, o zamanlarda bu bölümlerden mezun olan kişi, sadece büyük parti torpiliyle veya bir kerametle iş bulabilirdi. Pratik bir kadın olan annem, zamanımızda kadının çalışmasını, kendi ihtiyaçlarını gidermesini çok önemli görüyordu. Ona göre sosyal bilimler, fakir fukara fabrikası idi. Yani, mühendislik, tıp, eczacılık, fen bilimleri, matematik veya iktisat reel sektörde iş imkanı sağlayan, güzel bir hayat vaadeden mesleklerdi. İşte bu meslekler için bende hiç Allah vergisi yoktu.  Sanatlar, felsefe, edebiyat, meslek değil, boş vakitlerde, istirahat için, zevk için ıvır zıvır bir şeylerdi. Madem ki kadın meslek sahibi olmalıydı; ben illa ki Felsefe Fakültesi’nde okumak istiyordum ve bunun için tek çözüm yabancı dillerdi. O zamanlarda Yugoslavya’ın bir çok şirketi Arap ülkeleri başta olmak üzere, Üçüncü Dünya ülkelerinde iş yapıyordu, iş imkanı vardı, mütercimler aranıyordu. Arapça-Türkçe-Farsça Bölümü’ne girdim. Birinci sınıftan hemen sonra ne yapacağımı, ne ile uğraşacağımı biliyordum. Kendim hatırlamıyorum, ancak benden bir yıl sonra İngilizce Bölümü’ne başlayan lise arkadaşım Amira Sadikoviç çok iyi hatırlıyor: “Fakülteye ilk geldiğim gün seninle karşılaştım. İngilizce Bölümü’ne yazıldığımı söylediğimde, ‘Ben de nihayet ne yapmak istediğimi biliyorum. Türkolog olacağım’ dedin.”

Ve gerçekten, birinci sınıfta iken hocam Ekrem Çauşeviç’in ikinci dersinden sonra, Türkçe’ye aşık olduğumu anladım. Diğer notlarım da oldukça başarılıydı, fakat hocalarımın hepsi gerçek tutkumun hangi dil olduğunu anlamışlar. O zamanlarda bir tane dil hocası, bir tane asistan, bir okutman vardı. Kerima Filan, Ayten Krasniçi (bugün Ardel). Daha sonra ikinci okutmanımız da geldi: Hasan Kolcu. Sevgilerini, bilgilerini bana bulaştırmaya yetti.

Mustafa Sever: Türkçeyi öğrenmenizi biraz anlatır mısınız?

Amina Siljak Jesenkovic: Birinci sınıftan başlayayım: fonetik ve fonoloji. Bende kulak sıfır. Ü’leri, Ö’leri, Türkçe’nin Le’sini kulaktan tekrarlamak imkansız; ders kitabı da yok, gramer falan hiç yok. Ekrem Hoca’mın dersinden sonra eve geldiğimde önüme aynayı alıyor, elimi ağızımın içine daldırıp belirli bir sesin nerede türediğini anlamaya çalışarak telaffuz etmeye çalışıyordum. Hecelere geldik, aksana dikkat ediyorum. Tekrar ayna başında uygulamalar…

Okutmanlarımın derslerinde öğrendiklerimizin her şeklini, her variyantını soruyor, tekrarlıyordum. Okutmanlarım belki hatırlarlar, bu perspektifden baktığımda onlara kabus olduğumu düşünüyorum. İsim cümlesini kurmayı başardığımda mutluluktan uçuyorum. Sonra morfoloji, sentaks, leksikoloji, Osmanlıca…. Türkçe’yi biraz matematiğe, biraz da kimyaya benzetiyordum. İşte förmül, förmüle göre kendime yeni ödevler, yeni bilmeceler veriyordum; her çözüm bulduğumda mutlu oluyordum. Kısaca, Türkçe’yi adım adım okumak, kat kat ilerlemek benim için çok eğlenceli bir işti. Annemle rahmetli babam ders çalıştığımı zannederken, ben büyük bir zevkle eğleniyordum. Ancak bu denli zengin ifade imkanları, anlam nüanslarını seçme, türetme imkanları veren bir dil bu kadar eğlenceli olabilir. Yoksa ‘kabahat’ o zamanlardaki genç hocalarımda mıydı? Kendilerini tamamen, hiç tereddütsüz, bütün varlıklarıyla derslerine, biz öğrencilerine veriyorlardı. Ders kitaplarının, gramer kitaplarının, sözlüklerin yokluğunda onlar vardı. Allah cümlesine uzun ve mutlu bir ömürler versin!

Mustafa Sever: Türkçeyi öğrenmenizle birlikte akademik hayatınıza da adım atıyorsunuz, biraz da akademik yüksek lisans ve doktora sürecinizden bahseder misiniz?

Amina Siljak Jesenkovic: Lisans yıllarımı az önce anlattım. Evet, dördüncü sömestreden itibaren Türk Edebiyatı dersimize de başladık. Hocamız Yasna Şamiç. Edebiyat en sevdiğim alan. Ne yazık ki tercüme kitap çok az. Ondan daha da az edebiyat tarihi vardı. Bu boşluğu kapatmak amacıyla kitapçıları, kütüphaneleri gezmeye başladım. Elime her gelen kitabı okuyordum. Musa Çazim Çatiç’in Safvet Bey Başagiç’in çevirileri… O zamanlarda Başagiç’in doktora konusunun “Türk Edebiyatı’nda Boşnak ve Hersekliler” olduğunu biliyorum. Onun, Bosnaca’ya Almanca’dan tercüme edilmiş kitabını buluyorum. Meğerse ecdadım kitaplarını, eserlerini, şiirlerini Türkçe yazıyormuş. Evimizde ebeveynlerimin dostu Mehmed Muyezinoviç’in “İslamska Epigrafika” kitabı vardı. İşte kitabeler; cami hazireleri, eski mezarlıklar üzerine bir eser. Kitabelerin tercümelerini okuyarak bu insanların nasıl bir hayat yaşadıklarını, onların hayat hikayelerini hayal ediyordum. Mehmed Muyezinoviç, “Saraybosnalı Molla Mustafa’nın Mecmuası”nı da tercüme etmiş; 18 yy’daki Saraybosna hayatını anlatıyor, ölümleri, yaşamları… Allahım, önümde yeni dünyalar açıldı. Hazim Şabanoviç’in tercüme ettiği Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinden Yugoslavya topraklarıyla ilgili bölümler de yayınlandı. Onu da defalarca okumuştum. Rahmetli Hazim Şabanoviç’in “Književnost Bosansko-Hercegovačkih Muslimana Na Turskom Jeziku” kitabını bulduğumda, içinde üç yüz kadar Boşnak şair ve yazarın biyografisini okuduğumda, kendimizin kültür tarihiyle aramızdaki uçurumun ne kadar büyük olduğunu anladım. Kaimî diye bir şair varmış, Derviş Suşiç’in bir hikaye kitabında bir hikayesi var. Olamaz, Suşiç’in Kaimiya’sı bu dîvân şairi Kaimî’ye benzemez! Mariya Cukanoviç’in hazırladığı “Türk Şiirinden Seçmeler” kitabını da buldum. Bugün o kitapta kimin şiirleri vardı artık hatırlamıyorum, fakat Yunus Emre’nin Şol Cennetin Irmakları ve Kaygusuz Abdal’ın Bir Kaz Aldım Ben Karıdan şiirlerini okuyunca, farklı bir dünyaya girdim. İran Edebiyatı derslerine, mecburiyetim olmasa da devam ediyordum. Orada rahmetli Beçir Caka Hoca’m, uygulama derslerinde rahmetli Salih Trako ve rahmetli Cemal Çehayiç hocalarım Tasavvuf edebiyatı, Hafız Şirazi, Hayyam, Sadi Şirazi, Cami’yi anlatıyorlar… Türkçe tutkum bu Tasavvuf edebiyatına karşı ilgimle birleşmiş, artık kendimi buldum. Arapça derslerim iyi gidiyor, fakat ben de hocalarım da benden bir Arapça mütercimi çıkmayacağını anlamışlar. Hocam eski bir metin verdiğinde, kolaylıkla çözüyorum. Yeni bir metin, gazete haberi, teknoloji ile ilgili bir yazı sözkonusu olunca, içinden çıkamıyordum. Önüme, gizlice bir hedef koydum: Büyüyünce, bu tasavvuf edebiyatıyla uğraşmak istiyorum. Büyüyünce, bu Boşnak şairlerin ne yazdıklarını, nasıl bir dünyada yaşadıklarını öğrenmek, araştırmak, yazmak istiyorum. Belki bir gün olgunlaşırım, büyürüm, Yunus’un şiirlerini dilimize tercüme etmek istiyorum. Yol uzun. Uzun olduğunu tahmin ediyordum, beklediğimden fazla uzun oldu. Mezuniyet çalışmam Hersekli Arif Hikmet Divanından Seçmeler. Şarkiyat Enstitüsü’ne gittim, bir arkadaşımın babası orda görevliydi: prof. Dr. Fehim Nametak. Kendisi Fazıl Paşa Şerif-zade’nin Divanı üzerine doktora yapmış, alanı bu, danışmaya geldim. Elimde sadece Hikmet’in ismi ve Başagiç’ten bir iki şiir tercümesi. Fehim Hoca’da matbu Dîvânı’nın kopyası vardı, ödünç alıp fotokopi ettirdim. İbnülemin Mahmud Kemal’ın önsözü, Hikmet’in şiirleri… Cahil cesareti derler, kolay değil, ama mezuniyet çalışmamın konusunu değiştirmem, onuruma dokunuyor. Geri adım da atamam. Mezun olduktan sonra Şarkiyat Enstitüsü’nde birkaç asistanlık yeri açıldı, başvurdum. Daha doğrusu, ilan haberini Farsça hocam, profesör Beçir Caka verdi; “Kızım, bak bugünkü gazetede ilan çıktı, Şarkiyat’a asistan alınacak, orası sana göre” dedi. Bir altı ay kadar sonra çalışmaya başladım. Yüksek lisans açıldı, yazıldık, fakat dersler için zaman kalmadı. Araya savaş girdi. Savaş bittikten sonra iki üç yıl kadar bir yüksek lisans imkanını bekliyorduk. İş, eş, çocuk, aş derdi varken yürdışına da gidemiyoruz. Dilbilgisi yüksek lisans proğramı açıldı, seçme imkanı var sanki. Başladık, bitirdik. Deyimbilgisi üzerine, karşılaştırmalı bir çalışma. Danışmanım artık Zagreb’e taşınmış, orada bir Türkoloji Bölümü kurmuş lisans hocam prof. Dr. Ekrem Çauşeviç. Tekrar bir yol ayrımındayım; dilbilgisine devam etmek istersem, divan edebiyatında imla kuralları, cümle yapısı, fiil, isim-fiil, sıfat say ve anlat. Bir deyim, bir atasözü bulursan, bayram et. Zaten, bu konular işlendi, artık Türkiye’de yerli Türkologlar tarafından çalışmalar, araştırmalar, kitaplar yazıldı.

Diğer taraftan, ben manânın peşindeyim. Manânın derinlikleri, kendime verdiğim sözün peşindeyim. “Osmanlı Aşk Mesnevileri ve Boşnak Divan Edebiyatı’na Tesirleri” konulu bir doktoraya başladım. Danışmanım Prof. Dr. Fehim Nametak idi. En azından matbu olan, çalışılmış, tenkitli metinleri yayınlanmış eserleri bulup okudum, hikaye özetleri, mesnevilerden seçmeler, tercümeler… Türkçe Mesnevi Tarihçesini de yazmadan olmaz. İran Edebiyatı’na da danışmadan olmaz. Yıllar geçti, bunaldım. Ne kadar çalışsam da yine yetersiz. Çünkü bu Boşnak Divan Edebiyatı şairleri, eminimdir ki, bu eserleri okumadan, bilmeden şiirlerinde bu kadar derin göndermeler yapamazlardı. Sonra bu şairlerimizin divanlarını tekrar incelemek, tekrar konumla ilgili örnekleri seçmek vardı. En son yazdıklarımı özetlemek, bin iki yüz sayfadan dört yüze indirmek… Artık, doktoramı bitirip bitirmeyeceğim benim için önemsiz oldu. İstediğimi buldum, hazineyi buldum, artık zenginleştiğimi, manâ derinliklerine bir miktar ulaştığımı anladım. Titrime bir bonus bu; elde ettiğim güzelliklerden, şiirlerden, manâlardan memnunum! Hüsrev, Şirin’e ulaşmış, Züleyha da Yusuf’a, Şeyh San’an da Bizans prensesine kavuşmuş. Ya ben? Ben ise doktoraya, fakat sonunda Mecnun gibi, “Sen kimsin?” dedim kendi kendime.

Mustafa Sever: Çalışmalarınız devam ediyor. Pekiyi şimdiye kadarki çalışmalarınızdan bahsetseniz biraz. Projelerinizden veya hal-i hazırda yapmakta olduğunuz veya yapmayı düşündüğünüz çalışmalar hakkında bilgi verseniz.

Amina Siljak Jesenkovic: İki aşkım var; dil ve Divân Edebiyatı. Modern dil ve eski edebiyat. Garip bir ikili. Ayrılmaz ikili. Yazdığım makalelerin başlıkları, tercüme başlıkları, denemeler, saymak zor… Şimdiye kadar iki basılmış telif kitabım var, basım kuyruğunda bekleyen daha üç kitap. Biri Mesnevi tarihçesi, biri de Osmanlı Mesnevi Hikayeleri ve Mesnevilerden Seçmeler. Şimdiye kadar çalışılmamış bir Mevlid metnini bulduk, onun da transkripsiyonunu ve Bosnaca mealini hazırladık. Zekeriyya Sükkerî’nin Divânı’ndan Seçmeler üzerine biraz daha çalışmamız gerekiyor, çalıştığımızda yeterince olgun değildik, Allah nasip ederse tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Şimdi büyüdüğümü düşündüğümü sanmayın, haşa, fakat sözümüzü tutmamız lazım. Yunus’un Divanı’ndan seçmeler şu an masa üstünde, bitirmeden gidersem hakkımı kendi kendime helâl etmeyeceğim. Bunun yanında dilbilgisine de, leksikolojiye de bir borcum var, Allah ömür verirse, onu da bitirmek istiyorum. Ondan sonra nesirle hiç uğraşmadım, bir de başladığım gibi bitirmek de hoşuma gidiyor: Hikmet’in mensur eserleri üzerine pek çalışılmadı, baktım birkaç defa İstanbul Üniv. El Yazmaları Blm. İbnü’lemin Mahmud Kemal Kitaplığı’ndaki nüshalara, fotokopilerini de elde ettim. Hersekli’nin huyu çok hoşuma gidiyor, hele de Mahmud Kemal İnal’ın tasvirleri, Mehmet Akif’in kendisine itihaf ettiği şiir de… Arada bir modern Türk Edebiyatı’ndan tadımlık birşeyleri çevirmek, hikaye, şiir kitapları, romanları…

Mustafa Sever: Amina Hocam, buradaki, yani Bosna-Hersek’teki Türkoloji ne durumda, bu konuda neler yapılabilir?

Amina Siljak Jesenkovic: Dışarıdan bakıldığında bence daha iyi görülür. Siz daha iyi bir değerlendirme yapabilirsiniz. Ben lisans, yüksek lisans, doktora eğitimimi Saraybosna Türkolojisi’nde bitirdim.Çok iş yapıldı, mesafeler katedildi. Ne yazık ki yayınlama imkanımız çok sınırlı. Yani, bizim yazdıklarımız popüler, yüksek tirajlı, gelir getiren eserler değil. Hatta yapılan masrafların maliyetini kapatmaz. Bakanlık, şirketler, kurumlar da desteklemez. Sayfa dizimi, tasarım, tashih, editörlük, hakemler, matbaa… Bir defa arkadaşlarınıza, dostlarınıza bazı işleri ücretsiz yaptırabilirsiniz, ama bu da sonsuza kadar olmaz, yüzsüz olamazsınız. Yorganımıza göre uzanıyoruz, biraz da ayaklarımızı toplayarak. Biz işimize hak vererek görevimizi yapıyoruz, gerisi Allah’a emanet!

Amina Hanım akademik çalışmaları, makaleleri yanında, “http://www.gercekhayat.com.tr/” adresinde “Saraybosna’dan Notlar” başlığı altında güncel konulara, Türkiye ile Bosna Hersek arasındaki ilişkilere, sosyal, siyasî, dinî ve kültürel bağlara ilişkin düzeyli bir eleştiriyle yazılar yazmaktadır. 04 Aralık 2016’da Başka Dergisi’[1]ne verdiği röportajda yaşanılan süreci nefret ettiği “konsumerizm/tüketimcilik” olarak adlandırarak “Eskiden bir destan veya bir masal halk içinde değerli bir unsurdu ve halk onları nesilden nesile aktararak korumuşlardı. Ancak konzumerizm/ tüketimcilik döneminde bambaşka bir şey var. Her şey çok fazla tüketiliyor ve değerli gördüğümüz şeylerin halk arasında değerinin kalmadığını görüyoruz. Kıyamet kopmazsa yüz-iki yüz yıl sonra bugün türetilen arabesk veya pop şarkı sözleri edebiyat olarak değerlendirelecek. Rihanna edebiyat olarak kabul edilecek. Bakalım. Konzumerizmin bu kalabalık ve zenginlik toplumlarında sanki insanların zihni ve beyni küçülüyor. Belki tavuk zekasına ulaşırsak yüz yıl sonra Rihanna’nın şarkıları büyük bir edebiyat olarak hesaplanacak. O zamana kadar Sezen Aksu’nun şarkı sözleri unutulacak, tabiki Yunus Emre de anlaşılmaz hale gelecek. Biz inadına bu süreci engellemeye gayret ediyoruz. Eskiden kitap yazmak büyük bir emek gerektiriyordu. El yazmaları vardı, şimdi hemen herkesin bilgisayarı var ve başına geçip, aklına geleni yazıyor. Sosyal ağlarda yazıyorlar, bu da bir nevi edebiyat oluyor. Matbaalar var. Birçok kitap yayımlanıyor. Parası olan kitabı bastırıyor. Parası olmayanın bilgisayarında kalıyor ve millet ciddi şeylere ulaşamıyor. Bu samanlar içinde pırlantaları bulmak çok zor oluyor, ama bulunur.” demektedir.

Aynı röportajda, Türkiye’de son yıllarda gelişen popüler edebiyatı (Elif Şafak, Ayşe Kulin, vd.) “Bu tür edebiyat teşebbüsleri yeni fast edebiyattır. Junk food, junk edebiyat, Junk literature.” şeklinde değerlendiren Amina Hanım, “Ben her zaman asaletten yanaydım ve asil kalmaya kararlıyım. O yüzden junk[2] olmayı kabul etmiyorum. Yüz yılda bir turbo folk[3] dinleyebilirim. Ya da kırk yılda bir Avrupa’da Mc Donald’s’a girebilirim. Bu beslenme tarzı alışkanlığa girer ve Ayşe Kulin edebiyatına alışmamak için, çok nadir kullanmayı tercih ederim. Kolaydır hafiftir çünkü.” değerlendirmesini yapmaktadır.

* * * 

Bosna-Hersek, Türkiye’ye oranla küçük bir ülkedir. Bu küçük ülkede, ırkçı Sırpların gözünde Türk olan dindaşlarımız, Boşnaklar yaşıyor. Tarihî bağlarımız, ortak kültürümüz var bu ülke insanlarıyla. Bu ülkedeki Türkologlardan biri olan Amina Siljak Jesenkovic, yaptığı özgün çevirilerle Türk edebiyatını Bosna Hersek’te tanıtan, yaşatan bir insan. Bosna-Hersek’te bulunduğum süre zarfında Türkiye’den çeşitli amaç ve vesilelerle Bosna-Hersek’e gelmiş pek çok Türkle fırsat buldukça sohbetler ederdik. Sohbetlerimizde genel olarak burasının ecdat yadigarı olduğu, ecdadımızın eserlerinin (camii, medrese, köprü, vd.) onarılması, işlevsel ve amacına uygun olarak kullanılması, buradaki Boşnaklarla dinî-kültürel bağlarımızın olduğu üzerinde dururduk. Fakat dilleri, edebiyatları, sanatları, vd. hususunda –Boşnakçanın öğrenilmesinin bize çok zor gelmesinden midir yoksa Bosna-Hersek’te kalma süremizin kısa olmasından mıdır- pek konuş(a)mazdık. Amina Siljak Jesenkovic, yukarıda andığım Başka Dergisi’ne verdiği röportajda bu hususta “Türkiye bizi o kadar çok seviyor ki! Bu sevgi için bizi anlamaya bile ihtiyaç duymuyor! Olamaz böyle bir şey. Bu yalandır. Bizi tanımak istiyorsanz, bizimle tanışmak istiyorsanız o zaman buyurun edebiyatımızı, kültürümüzü okuyun. Türkler kendi fikirleri ile buraya geliyor ve geldikleri gibi gidiyorlar. “Burası bizim ecdadımızın yeri, ben burayı seviyorum.” diyorlar. Haritada Bosna’nın küçük olduğunu görmüş, her şeyi biliyor ve hazmetmiş sanıyor. Böyle bir şey olamaz ya! Bu kültürü tanımak lazım. Yazdıklarımızı da öğrenmen lazım ve Boşnakça’yı o kadar iyi bilmen gerek ki Bosna Hersek edebiyatını hakkı ile tercüme edebilmek lazımdır. Türkiye’de Bosna edebiyatıyla ya da Balkanlar edebiyatıyla, hatta Yugoslav edebiyatıyla akademik olarak uğraşan birini göremedim. Küçücük Bosna’da Türk edebiyatı hakkında, Fransız edebiyatı, hatta Arnavut edebiyatı hakkında bahsedecek bir çok kişi bulabilirsiniz. Yani Türkiye’de birileri çıkıp da Bosna edebiyatıyla, Balkan edebiyatıyla ciddi olarak uğraşması ve ciddi olarak tercüme etmesi gerekiyor. Gerisi efsane, gerisi hikâye.” demektedir.

Amina Siljak Jesenkovic hakkında gerek e-posta yoluyla yaptığımız röportajdan gerekse daha önce Başka Dergisi’nce yapılmış röportajdan edinebildiğimiz bilgiler bu kadar. Keşke yüzyüze bir röportaj yapabilseydik, daha ayrıntılı konuşabilseydik de okuyucuya daha doyurucu bilgiler verebilseydik. Ancak, okuyucunun onu tanıyabilmesine imkan sağlayabilecek kaynakların (yukarıda adresini verdiğim web sayfası ve Başka Dergisi) olması bir nebze de olsa bizi teselli ediyor.

Prof. Dr. Mustafa SEVER


[1] Başka Dergisi, 2015’in Mayıs ayında Sarayova’da yayınlanmaya başlamış çok dilli edebiyat, kültür ve sanat dergisidir http://www.balkanedebiyati.com/amina-siljak-jesenkovic-ile-soylesi/   07.3.2017

[2] Junk: Önemsiz, basit; junk food: Abur cubur yiyecek.

[3] Turbo-folk: Wikipedia’dan aldığım bilgiye göre, turbo-folk, Sırp halk müzigiyle pop müziğin harmanlanmış şekli. Bu müzikte yoğunlukla tef, kanun, davul, klarnet ve darbuka kullanılır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ