ŞAPKA KANUNU

ŞAPKA KANUNU

Giyim, insanların ilk çağlardan başlayarak kendilerini doğanın çeşitli etki­lerinden korumak veya ona uyum sağlamak için başvurdukları bir gereksinim­dir. Uygarlığın gelişmesine paralel; gerek baş, gerek vücut, gerekse ayak için coğrafya koşulları, iklim, meslek, sınıf ve dinlere göre özellikler taşımıştır. Ülkelerin ekonomik koşulları, sanat anlayışları, gelenek ve görenekleriyle bağıntılı olmuştur. Yüzyıllardır insanlığın her evresinde değişiklikler göstermiş bu gereksinmede, başa giyilen ile başın içindeki, yani düşünce arasında sıkı bir bağıntı da gelişmiştir. Dolayısıyla, ayrımlar daha çok “başlıklar” açısından yapılmıştır. Devrim tarihimizde de bu sorunun çok özel ve büyük bir yeri ol­muştur. Bu yerin anlaşılması için “başlık”ın geçirdiği evreleri bilmek yararlıdır.

Türklerin Orta Asya’daki başlıkları, pek kesin değildir. Sultan Orhan dev­rinde Rumların takke, Tatarların üzerine tülbent sarılmış börk, Türklerin ise beyaz börk giydikleri bilinir. Sonra, börklere mesleğe göre renk ayrımı da katılmış, Yıldırım Beyazıt devrindeyse, tüm Osmanlılar beyaz börk giyer olmuş. Yine de bunlar kesin bir kurala bağlanmaksızın geliştiğinden, hallavi, kavuk, kafes, kalafat, selimi, düzkaş, serdengeçti, keçe, üsküf, külah gibi çeşitli başlıklar giyilmiştir. Osmanlıların ilişkileriyle orantılı olarak da bunların arasına çeşitli Avrupa ülkelerinden de esinlenmeler girmiştir. Şubara Leh, Üsküf İtalyan, askeri miğfer ve zırhlı serpuşlar da Macar etkisi taşırlar.[1]

Başlıklarda dinsel yönden de ayrıcalıklar kapsayan gelişmeler görülmekte­dir. Hristiyanların şapka giydikleri dönemlerde Müslümanlarda başlıklar, Padişahtan halka kadar meslek ve tarikatlara göre, renk, ağırlık ve şekillerle ayrılmıştır. Bu, renk açısından Ermeni, Rum, Yahudi ve Müslüman olmak üzere ayakkabılarda da belirmiştir. Üstelik ayrımın uygulanması devlet görev­lileri tarafından sıkıca denetlenmiştir. Giyimleri çok katı kurallara bağlı Müslüman kadınların kıyafet uyumsuzlukları, köşe başlarında bekleyen devlet görevlilerince izlenir, uyumsuz peçe ve giysiler, makasla kesilerek giyen, cezalandırılırdı.[2]

İşte bu ortamda İstanbul’a gelen bir Avrupalının ilk kez bu kıyafet anar­şisini gördüğünde, “Demek karnaval buraya bu zaman geliyormuş” dediğini tarih kitapları yazmaktadır .

Osmanlıların hızlı bir çöküş dönemi olan 18nci yüzyılda çeşitli milletlerden oluşan bu toplumun içinde bölünmeler de oldu. Batı ülkelerinin ilim ve fen alanlarındaki ileriliğini gören devlet adamları, batılılaşma hareketleri ile gitgi­de derinleşmekte olan bu uçurumun önünü alabilme çabasına düştüler, impa­ratorluğun içindeki bölünmeyi de durdurabilmek ayrı bir kaygıydı. Bu doğrul­tuda, Müslüman olan ve olmayan halkın giysi ayrımı da bir sorun olarak orta­ya çıktı. Ancak, 3.Selim, ilk batılılaşma önlemleri olan Padişah olarak orduda batı askeri giysileri uygulamak istemesini, gericilerin tepkisi sonucu, yaşamıyla ödedi.

Bundan sonraki ciddi atılım, II. Mahmut’dan geldi. Yasal ve sosyal haklar yönünden dinsel ayrımı kaldırıcı ilk adımlar atılırken, o, “Ben halkımın Müslümanını camide, Hristiyan’ını kilisede, Musevi’sini havrada tanımak isterim” diyerek, din gurupları arasında giysi ve başlık ayrıcalığını kaldırdığını bildirdi.[3]

Bu sırada II. Mahmut, Vak’a Hayriyye ile Yeniçeri ocağını kaldırıp Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı ile batılı anlamda bir ordu kurmuştu. Yeniçerililiğin tüm izlerini silmek isteğiydi. Bunun için mezar taşlarındaki kü­lahları bile kaldırtmıştı. Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin başına ilkin Bostancı Ocağında giyilen şubara’yı giydirdi Sonra, Avrupa’dan örnek alabil­mek için çeşitli başlıklar getirtti. Ulema ise, kenarlı olanlarıyla namaz kılınamayacağından, bu tür başlıkların kabulünün doğru olmadığını söylemişlerdi. Bunun üzerine, Tunus’ta kalyoncu neferlerinin giydiği fes düşünüldü. Askerin serpuş sorununa çözüm getirmek için 1827 de toplanan meclis de, şobaralardan daha dayanıklı olduğu ve İstanbul’da yapılınca ucuza da gelebileceği için, püskülü biraz kesilmek koşuluyla, Fes’i onayladı. Derhal as­kere setre pantulla fes fiydirildi. Tunus’tan ilk gereksinmeler için 50.000 fes ge­tirtilirken, gerekli ithalat konularına eğilmek üzere bir de fes nazırı atandı.[4]

Dinciler, Hristiyan kökenli olmamasına karşın fese büyük tepkiler göster­diler. Gavur niteledikleri Padişaha karşı ayaklanmalar oldu. Padişah ise bunları fesin şeriatçe caiz olmadığını söyleyen Şeyhülislamı azlederek cevapladı.

Asker dışında olanlara herhangi bir zorunluk olmamasına karşın, yeni giy­siler pek çok Osmanlı tarafından benimsendi. Fes giymeyip başlık konusunda eski çeşitlemeleri sürdürenlere ise halk arasında “başıbozuk” denildi.

Setre pantul ve fesle Osmanlılara değişik yaşam biçimi ve meslek gurupları girdi: Kıyafetin bağdaş kurarak oturmaya elverişsizliği, divan, masa ve sandaliyeleri getirdi. “Alafranga” ve “Alaturka” sözleri gelişti. Fes yapımcıları, fes kalıpçıları türedi. En ilginci de, rüzgar ve yürüyüşler sık sık dolaşan fes püs­külleri için köşe başlarında kundura boyacıları gibi türeyen püskül tarayıcılar­dır. (Fese, bu engellerinden dolayı “püsküllü bela” adı verilmişti.) Ayrıca, Eyüp’de Defterdar’da Feshane denilen fes imalathanesi açıldı.

Fes de kalıplarına göre Darbeyoğlu, Hamidiye, Büyük Hamidiye, Aziziye, tam zuhaf, yarım zuhaf, efendi biçimi, İran biçimi türlerine ayrılırdı (Aziziye kalıbı tepesi dar, aşağısı geniş olup Sultan Abdülaziz tarafından giyilmişti. Hamidiye biçimi ise tepesi ile ağzı aynı genişlikte olup II. Abdülhamit tarafından giyil­mişti.[5]

Karşı koymalar, fesin kısa zamanda yerleşmesini, hatta dinsel sembol ha­line gelmesini önleyemedi. Ulema, sarık sarmaktaydı. Kimileri de fesin çevre­sine tülbent sararak bunu sarığa benzetirdi. Gitgide sarık, ulemanın sembolü oldu. Kendilerinin halk açısından yüce din bilgini olarak tanınmasını isteyen istismarcılar da bundan sık sık yararlandılar. 1903 yılında II. Abdülhamit, topçu ve süvarilere fes yerine kalpak giydirmek isteyince, bir süre önce fese karşı koyan ulema, bu kez festen yana olup onun din alameti olduğunu öne sürdüler.

1. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa, özellikle sıcak yörelerde savaşan as­kere daha elverişli olması için kabalak ve güneş siperli olan “Enveriye”yi ge­tirdi. Bu da yalnız asker arasında kullanıldı.

Kurtuluş Savaşı sırasında ise milliyetçiler, kalpaklarıyla tanındılar.

Başlık üzerinde bu değişiklikler, halktan çok bürokrat ve asker arasında gelişmeler gösterdi. Görüldüğü gibi, çeşitli yönetim, yönetici ve kavramların simgeleri olarak gelişti. Ortak nokta, gerek devlet memuranı, gerekse asker ve halk arasında bir kıyafet birliği sağlanması özlemi, ve bunun için 150 yıldır uğ­raşıldığıdır. Eğilimin de, yöneticiler arasında kılık kıyafetin din, mezhep, kül­tür, millet sembolü olmaktan çıkarılması olduğu görülmektedir.

Atatürk’ün fese ilk tepkisi, Abdülhamit’in tahttan indirilmesinin neden olduğu olaylar üzerine, Trablusgarp’a gönderildiğinde olmuştur. Arabasının arkasına düşen çocuklar, başındaki fesle alay etmişlerdir. İkinci 1910 da Picardia manevralarına gidişindedir: Atatürk, tren Türk sınırını geçince başına ya­nında götürdüğü kasketi, giymiş, birlikte gittiği Selehattin Bey ise fesle kalmış­tı. Bir istasyonda alış veriş ederken satıcı çocukların Selehattin Bey’e, “Tuh, Türk” demeleri Atatürk’ü çok üzmüştür.[6] Avrupa’da fesle dolaşan Türklerin bir garip yaratıkmışçasına seyredilmelerine, alaya alınan, gerilik sembolü olan bir başlığın içinde Türk kafasının tutsaklığına dayanamıyordu. Türkiye’­de amaçladığı gelişmeler arasında milleti için uygar, çağdaş kıyafet ve şapkanın da olduğunu sözlerini inanmazlıkla dinleyen Mazhar Müfit Kansu’ya 7-8 Tem­muz 1919 gecesi not ettirmişti.

Yeni kurulan bağımsız Türk devletini kazandığı savaştan sonra bekleyen pek çok sorun vardı. Ekonomi, maliye, sağlık, askerlik, tarım ve sosyal alanlar­da sorunlar… Bunların her biri aynı derece önemli ve ivediydi. Ancak, ilk ön­ce, Türkiye’nin iki başlılıktan, bir devlet başkanı, bir de dinsel lider, yani Ha­lifeyi kapsar durumdan kurtarılması zorunluydu. Halifelik sürdükçe, Türkiye teokratik nitelikte kalacak, dinle devlet işlerini iç içe yürütmek eğilimindekiler, her yenilik hareketine din’i kalkan yaparak karşı duracaklardı. Başa giyecek nesneden çok öteye giderek yapısı düşünce sembolü alarak gelişen başlık ve kı­yafet sorunu da devlet teokratik nitelikte kaldıkça ele alınamayacaktı…

1924 de Halifeliğin kaldırılması, devrim hareketlerini hızla uygulayabilme ortamını kazandırdı. Ancak savaş sonrası Atatürk’ün çevresinde başarısını çekemiyen, yalnız halkın söz sahibi olduğu “egemenlik ulusundur” ilkesiyle et­kinliklerini yitireceklerini anlayanlardan bir karşıt gurup oluşmuştur. Bunlar, aynı zamanda tüm yeniliklerin de karşısındaydı.

Halifelik kaldırıldıktan kısa bir süre sonra, söz konusu gericilerin de des­teğiyle doğu illerinde Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Kısa zamanda hükümet tarafından bastırıldı. Elebaşıları istiklâl mahkemelerinde asıldı. Güvenlik sağ­lamak için Takrir-i sükûn çıkarıldı. Gericilere de bu olay devrimlerin karşısın­da hiçbir gücün duramayacağını kanıtladı.

Atatürk, bu ortamda amaçladığı kıyafet devrimi için yararlanmayı dü­şündü. Bunun büyük Nutkunda “Efendiler, milletimizin başında cahil, aflet ve taassubun ve ilerle ve uygarlaşma düşmanlığının simgesi olan fesi atarak onun yerine bütün uygar dünyanın başlık olarak giydiği şapkayı giymek ve bu suretle Türk milletinin uygar yaşamdan düşünce olarak da farklı olmadığını göstermek gerekliydi. Bunu Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükteyken yaptık” demektedir.[7]

Atatürk, uygarlığın başlık sorunu olmadığını çok iyi biliyordu. Türkiye’yi çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırırken, Türk kafalarının içinde mantıksal nedenlere dayanmayan her türlü ortaçağ düşüncesinin çıkarılması gereğine inan­mıştı. “Milleti millet yapan, ilerleme ve aydınlanmaya götüren kuvvetler var­dır, fikir kuvvetleri ve sosyal kuvvetler. Fikirler, manasız ve safsata dolu olur­larsa hastadırlar. Sosyal yaşam, akıl ve mantıkla ilgili olmayan yararsız, hatta zararlı birtakım akideler, ananelerle dolu olursa felce uğrar”[8] sözleriyle de bunu belirtmekteydi.

Düşünce değişikliğini yalnız kafanın içinde arayıp dışının eskisi gibi bırakılamayacağını da biliyordu. O zaman başın üstündeki karışıklığı her zaman i­çine sızma tehlikesi olacaktı. Bir süredir de halk arasında bu konuda kamu oyu uyandırmaya çalışıyordu:

İlk olarak, Muhafız Alayı Komutan İsmail Hakkı Tekçe önderliğinde, as­kere şapkaya benzer kenarları olan başlık giydirildi. Bu başlıkları askerlerin önce talim sırasında giymeleri, daha sonra evlerine de o şekilde gitmeleri, 1925 yılı ocak ayında planlanmıştı. Sonra, Adana’da bir hükümet doktoru, gaze­telerde güneş altında çalışanların güneşe önlem olarak “şemsi siperli serpuş” giymeleri önerisinde bulundu.[9] Daha sonra, gözleri şapkaya alıştırabilmek, ayrıca, çevredeki siperin güneşten koruyuculuğunu anlatabilmek için, İzmir’de tramvayları çeken atlara şapkaya benzer başlıklar giydirildi.[10] Özellikle gençler arasında da şapka giyenler, tek-tükde olsa görülmeye başladı. Bu giri­şimler, basın ve halk arasında olumlu olumsuz birçok tartışmalar getirdi.

Atatürk, bu tartışmaların gitgide yoğunlaşması üzerine, Meclisin de tatil de olduğu yaz aylarında şapka sorununa kesinlik getirmeye karar verdi. O döne­me kadar gitmediği Kastamonu’ya davet edilmekteydi. Halka, şapkayı orada tanıtmaya karar verdi. Düşüncesinden yakınlarına söz edince, bölgenin tutu­culuğuna karşı uyarıldı. Oysaki Atatürk, başka etkenleri de hesaplıyordu. Şöyle ki, Kastamonu-İnebolu, iç isyanlara katılmamış Kurtuluş Savaşında Anadolu’ya geçmek isteyen savaşçılar açısından, ayrıca özellikle silah ve cep­hane sevkinde çok yararlı olmuş bir bölge idi. Yine Kurtuluş Savaşında Ata­türk’ü destekleyen fetvaya da Kastamonu Müftüsü Hafız Osman Nuri imza atmıştı. Aynı belgede toplanan 45 imzanın 24’ünü, yine Kastamonulu hocalar oluşturuyordu.[11] Oraya hiç gitmemiş olmasını da kendisi bir başka neden o­larak göstermişti. Başka bölgelerde, kendisini halkın kalpaklı ve fesli de gör­düğünü, hiç görülmediği Kastamonu’daysa ilk nasıl görülürse, öyle kabullenileceğini düşünüyordu.[12] 23 Ağustos Pazartesi sabahı, yanında Nuri (Conker) ve Fuat (Bulca) Beyler de olmak üzere Kastamonu’ya hareket etti.

Kastamonu’ya Atatürk, başında Panama şapka ile girdi. Şapkayı gören Kastamonu Valisi Fatin Bey, ve Mebusları Ali, Rıza ve Mehmet Beylerle bazı aydınlar, derhal terzilere koşarak şapka benzeri başlıklar diktirdiler, Atatürk’ü öyle dinlediler. Kendisini ziyarete gelenler de şapka giyiyorlardı. Hatta bun­ların arasında yine kravat ve şapkalı, Tahir Çelebi adlı bir Mevlevi şeyhi de vardı.

24 Ağustos günü, Kastamonu’da bir konuşma yapan Atatürk, halka, bir terziye de sözlerini doğrulatarak, çağdaş giysinin daha rahat, uygar ve ucuz o­lacağını anlattı. Türk ve İslam dünyasındaki çöküşün, uygarlığın gereği ilerle­meden uzak kalarak olduğunu, Türklerinse 5-6 yıldır bu esaslara uyarak kendi­lerini kurtardıklarını anlattı. “Artık duramayız. Behemehal ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet bilmelidir. Me­deniyet öyle bir kuvvetli ateştir ki ona yabancı olanları yakar ve mahveder. İçinde bulunduğumuz uygarlık ailesinde layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve ilan edeceğiz. Refah saadet ve insanlık bundadır”[13] söz­leriyle konuşmasını bitirdi. Sonra, başından şapkasını çıkararak halkı selam­layınca da halk, müftü dahil, başlarındakileri çıkararak karşılık verdiler. Bu bile başlı başına bir olaydı, çünkü o zamana kadar baş açıklığı, toplumsal ku­rallara göre ayıp nitelenirdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ