SAMET AĞAOĞLU’NUN GÖZÜYLE 27 MAYIS VE SONRASI

SAMET AĞAOĞLU’NUN GÖZÜYLE 27 MAYIS VE SONRASI

Bu yazımızda, Demokrat Parti Manisa Milletvekili ve mecliste bulunduğu on yıl içerisinde (1950-1960) siyaset dünyasının önemli isimlerinden Samet Ağaoğlu’nun gözüyle 27 Mayıs hareketine yol açan olaylar, ihtilâl sırasında DP’lilere yapılan muameleler ve Yassıada’da tarihin ibretle kaydettiği mahkemelerin sonuçları farklı bir bakış açısıyla ortaya konacaktır. Bu yapılırken de mümkün olduğu kadar objektiflikten ayrılmamaya özen gösterilecektir.

Samet Ağaoğlu, 1909 yılında Bakü’de doğmuş, İkinci Meşrutiyet’in ilânındın sonra Türkiye’ye yerleşen babası Ahmet Ağaoğlu’nun arkasından ailesiyle beraber Türkiye’ye gelmiştir. Öldüğü 6 Ağustos 1982 tarihine kadar yakın dönem Türk siyasî ve edebî hayatında kendinden söz ettirmiş önemli isimlerden biridir. Babası Ahmet Ağaoğlu’nun kendisi üzerinde çok açık bir etkisi vardır. Baba Ahmet Ağaoğlu, yalnız Türkiye’de değil, doğum yeri Kafkasya ile İran, Türkistan, Kırım gibi Türk ülkelerinde de Türklük ve İslamlığın kalkınması, hür ve demokratik idarelere kavuşması yolunda kavgalarıyla tanınmış bir yazar, profesör ve politika adamıdır.[1] Baba ocağında Türk siyasî hayatı hakkında belli bir fikir edinen Samet Ağaoğlu, siyasi anlamdaki bastırılmış duygularının çok partili hayata geçilen 1946 yılında ortaya çıkmasına mani olamaz ve yeni kurulan DP’ye ilk katılanlardan olur. “Tahsilimi bitirdiğim gün kafamda ve vicdanımda Türk cemiyetinin sosyal hastalıkları, yaraları hakkında edindiğim inançlar vardı. Bunların nasıl giderilip, iyileştirileceği üzerinde de bir takım sanılara varmıştım. Yaraların teşhisi ve bu sanıların kafamda ve vicdanımda doğarak bir daha değişmeyecek sağlamlıkla yerleşmesinde, babamın etkisi en büyük rehberim olmuştu. Öyle ki Serbest Cumhuriyet Fırkası macerasından sonra profesörlüğü ve gazeteciliği de elinden alınarak, artık hatıralarıyla baş başa bırakılmış babamın yerine mücadele meydanına atılmaya kendimi hazır hissediyor, yarışa girecek atın sabırsızlığı içinde çırpınıyordum”[2]

Samet Ağaoğlu’nun DP’ye girmekte ısrarcı olmasının belli sebepleri vardır. Bunlardan en önemlisi, onun DP hareketini yukarıdan inme değil, desteğini halktan alan bir hareket olduğuna inanmış olmasıdır. Ona göre, “Demokrat Partinin doğuşunu sadece bir parti hareketi olarak, tek partili sistemden partili rejime geçiş olarak görmek, tarihini de buna göre değerlendirmek büyük hata olur.”[3] 1852’den 1946’ya kadar memleketimizde 104 parti kurulmuştur. Bunların arasında İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf, CHP gibi iktidar olanlar da dahil, hiç birinin doğuşu DP’nin doğuşuna benzemez. DP’ye kadarki olan siyasî teşekkülleri kuran da, kurduran da asker ve sivil yönetici kadrodur. DP’nin kurulması ise, yönetici kadro ile halkın ilk defa çok geniş ölçüde el ele vermesiyle olmuştur. Bu özellikleriyle DP hareketini, Samet Ağaoğlu bir halk hareketi olarak görür. Demokrat Parti’yi kuran yönetici ve bürokrasi, kurduran halktır. Ayrıca 1924 Anayasasından beri millî hakimiyeti bir türlü ellerine alamayan halk, biraz da II. Dünya Savaşı’nın sonuçlarının zorlamasıyla çok partili hayata geçilince DP’nin çatısı altında birleşmiş, 1950’den sonra sivil-asker yöneticilere sözünü dinletmeye başlamıştır.

Yine Samet Ağaoğlu’na göre, “DP, şehirlerin büyük işadamları ve nüfuzlu aydınlarına, ilçelerin eşrafına, büyük toprak sahiplerine kadar halkı maddî-manevî baskı altında tutanların teşkilâtı hâline gelmiş ve devleti totaliter bir sistemle idareye alışmış CHP’ye karşı köylü, işçi, esnaf, yeni fikir ve devletçi görüşlerin etkisi altında bulunan genç aydınlar ve bunların aralarında Halk Partisi’nden çeşitli sebeplerle ayrılanların el ele bir ayaklanması olarak doğmuştur.”[4] DP’nin Samet Ağaoğlu’nu çeken bir başka özelliği de ulaşmak istediği idealleridir. Ona göre DP’nin ideali, “Memleketin ve halkın içinde bulunduğu maddî ve manevî şartlarda, ekonominin ve toplumun ulaşmış bulunduğu merhalede, halkı zulümden kurtarmak; yoksulluktan, çaresizlikten ve meskenetten çekip sıyırmak, millet olarak gerçek demokrasinin uygulanabileceği toplum yapısını yaratmak yolunda girişilebilecek hareketin öncüsü olmak emelidir.”[5] Samet Ağaoğlu DP hareketini böyle görürken, halkın da kendisi gibi düşündüğünü bilmektedir. O, hangi sebeplerden dolayı DP hareketinin içinde yer aldıysa, halk da aynı sebeplerden dolayı DP’ye destek olmuştur. Bunu destekleyen bir hatırasını şöyle anlatır:

“1946 yazında Ankara ve ilçelerine bağlı köylerde yaptığım gezintilerden hafızamda bu mistik kader inancıyla ilgili yüzler, sesler, sözler var: Bâlâ’nın bir köyünde köy odasında oturuyoruz. Jandarma çavuşu da yanımızda. Köylü bize, biz onlara sessiz bakışıyoruz. Çavuş:

-Konuşun, diyor. Ne derdiniz varsa söyleyin. İşte beyler sizi dinlemeye gelmişler.

Çavuşun dudaklarında ince, küçültücü, alay eden bir gülümseme. Elindeki kırbaçla çizmelerine hafif hafif vuruyor. Orta yaşlı bir köylü başını salladı:

-Doğru söylersin Çavuş. Fakat beyler gidince şu kırbacı sırtımızda şaklatacaksın!

Yine susuyorlar. Biraz sonra bir başka köylü:

-Ne diyelim beyler, her şeyin bir vadesi var. Bugünkülerin vadesi geldi galiba!”[6]

1950 yılında Manisa milletvekili olarak Meclise giren Ağaoğlu, kısa bir dönem boşta kalmasının dışında 1958’e kadar devamlı olarak bakanlık görevlerinde bulunmuştur. Sekiz yıllık bakanlığı sırasında ülkesinin gelişmesi için çalışmıştır, yaptığı hizmetlerle Menderes yönetiminin çalışma temposuna çok rahat ayak uydurmuş, bu dönemde namuslu ve çalışkan bir bakan görüntüsü sergilemiştir. Menderes’e olan saygısı hiçbir zaman körü körüne olmamış, onun yanlışlarını çekinmeden söyleme cesaretini her zaman göstermiştir.

İyi bir hatip olduğu için mecliste muhalefetin tenkitlerine Menderes’ten sonra hep o cevap verir. Bu yüzden ona partinin veya Menderes’in vurucu gücü ismi verilir ve muhalif vekiller, gazeteler ve dergiler tarafından bir çok haksız tenkide uğrar. Onun bu özelliği tutuklandığı Yassıada mahkemelerinde de gündeme gelmiş, Menderes’in aleyhinde bulunmadığı için idamla yargılanıp müebbet hapis cezası almıştır. Ağaoğlu, 1958 yılının nisan ayında tedavi için Londra’ya gitmiş, bu tarihten sonra bir daha bakanlık istememiştir. 27 Mayıs 1960’a kadar da DP milletvekili ve GİK üyesi olarak görevini sürdürmüştür.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’yı saran demokratikleşme havasından etkilenen Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri çeşitli görüşlerin mecliste temsilini sağlayan birden çok partinin bulunmasına olanak veren yenilikleri yapmak zorunda kalırlar. Bunu yaparlarken “belki de, büyük kısmı okuyup yazma bilmeyen halkın polis, jandarma ve askerle temsil edilen iktidara karşı durmalarının mümkün olamayacağını”[7] düşünürler. Fakat halkın çoğunluğunun muhalif saflarına kayması Halk Partisi’nde panik oluşturmuş, seçim kanununun bir boşluğundan faydalanarak “açık oy, gizli sayım” yolu kolayca uygulanarak 1946 seçimleri iktidar tarafından tekrar kazanılmıştır. Aynı oyunu dört yıl sonra deneme cesareti gösteremeyen iktidar, 1950 yılında yapılan genel seçimleri büyük bir farkla kaybetmiştir.

Bu durumu hazmedemeyen eski iktidar yeni muhalefet CHP, büyük kısmı okuma yazma bilmeyen halkın aldatılmış olduğu tezini ileri sürmeye başlar. “Bu edebiyat her gün yeni bir renk, yeni bir şekil alarak ve şiddetini durmadan artırarak on yıl sonra ‘cahil çoğunluğun hakimiyetine karşı aydın azınlığın direnme hakkı’ sloganına varacak ve 1924 Anayasası yerini bu direnme hakkını hukûkîleştiren 1961 Anayasasına bırakacaktır.”[8]

1950-1960 arası Büyük Millet Meclisi cahil çoğunluk-aydın azınlık feryatları ve iktidar-muhalefet tartışmalarının zaman zaman şiddetli fırtınalarıyla dolup taşar. Bu fırtınalar arasında 27 Mayıs gelir ve bu suretle demokrasi tarihimiz; “Bütün kuvvetleri kendisinde toplamış bir millet meclisinin doğurabileceği en fena sonuçlar en iyi fert veya zümre diktatörlüğünün getirdiği tehlikelerden daha hafiftir”[9] düşüncesinin doğruluğuna tanık olur.

Bu gerçek Mustafa Kemal’in Millî Mücadele’yi yalnızca ordularla yapmayarak davasını millet meclislerinden oluşan TBMM eliyle yürütme kararının isabetini bir kere daha gösterir. Dolayısıyla 27 Mayıs İhtilâli’nin, Atatürk’ün Millet Meclisi’ni ön plana çıkartma düşünce ve gayretine vurulmuş bir darbe olduğu söylenebilir. Atatürk, Millet Meclisi’ni her zaman devleti oluşturan kurumların en üstünde görmüş ve göstermiştir. Zaferlerin olduğu kadar yapılan inkılapların şerefini de ona mal etmiş, ilhamların kaynağını millet, uygulayıcısını da Millet Meclisi olarak ilan etmiştir. Yapılan büyük işleri anlatan konuşmalarının hepsinde kendisine ayırdığı yer, milletin ve Millet Meclisi’nin bir köşesinden ibarettir. Bu açıdan bakıldığında 27 Mayıs 1960’ta yapılan askerî ihtilâl, Atatürk’ün, meclisin saygınlığı ilkesine vurulmuş bir darbe olmakla beraber, 1961 Anayasası ile bütün gücü kendinde toplamış bir meclis sisteminin doğurabileceği zararları önlemeyi hedef alan yeni kurumlar getirmiş bu da meclisin etki alanının daralmasına neden olmuştur.

1961 Anayasası ile ordunun devlet yönetiminde etkili hâle gelmesi yani devleti temsil eden bir kuruma, başbakanlığa bağlanması Bayar’a göre bin yıllık bir geleneğin canlandırılması olarak algılanır. Çünkü Türk devlet yönetimi geleneğinde saray-medrese-ordu üçlüsü vardır. Bu gelenekte ordu ve medrese halkı temsil eden yani bir denetleme gücüdür. Saray da kanun yapma ve yürütme gücü. Atatürk, sarayın yerine kanun yapma ve yürütme gücünü Millet Meclisi’ne, ordunun ve medresenin denetleme gücünü de o zaman kabul ettiği seçim sistemine göre ikinci seçmenlere vermiş; devleti bu yoldan halka götürmüştür. Bu konuyla ilgili olarak Ağaoğlu, babasının bu durumu tenkit ettiği şöyle bir hatırasına yer verir:

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Ahmet dedi ki:

    Güzel bir yazı olmuş emeginize sağlık

BİR YORUM YAZ