SAFEVÎ HANEDANI’NIN SON YILLARI

SAFEVÎ HANEDANI’NIN SON YILLARI

Tam 500 yıl önce Şah İsmail’in temelini attığı Safevî Hanedanı önce yalnız Azerbaycan’ı kendi egemenliği altında birleştirse de, fetihler sonucu sonradan kendi hudutlarını genişleterek 3 milyon km2’ye yakın araziden oluşan bir imparatorluk kurmuştu. Bu imparatorluk, tüm güneyini doğu Kafkas’ı, İran’ı, Horasan’ı, Afganistan’ı, hatta bir süre için de Arap Irakı’nı bile içine almıştı. XVI. yüzyıl’ın sonları XVII. yüzyıl başlarında Azerbaycan Safevî Devleti’nin milli karakteri değişir. Kızılbaş büyük feodal toprak mülkiyetinin gelişimi çok geçmeden imparatorlukta merkezden koşma güçlerin kuvvetlenmesine ve Safevi Devleti’nin çöküşüne neden olmuştu.

Azerbaycan Safevî Devleti’nin çöküşünde Osmanlı – Safevî rakabetinin de etkisi çok olmuştur. Osmanlı-Safevî savaşları gidişinde ve Şah Abbas’ın merkezileştirme politikasını gerçekleştirerek dik kafalı kızılbaş amirlerine ve uruklarına sürekli mezalim yapması sonucu gevşemiş Azerbaycan feodalleri devletteki hâkim tutumlarını aşırı düzeyde İran feodallerine terketmek zorunda kaldılar. Ama buna rağmen Safevî Devleti’nin tam olarak İran Devleti’ne dönüştüğü de söylenemez. Bundan sonra sözü geçen bu devlet Azerbaycan ve İran feodallerinin ortak devletine dönüşmüştü. İşte bu yüzden de resmî belgelerde devletin İran olarak değil de, öncelerdeki gibi Safevî yahut Kızılbaşlar Devleti olarak adlandırılması bir raslantı değildi. Bu devleti yalnız Avrupalılar İran diye adlandırırlardı.

XVII.   yüzyıl başlangıcında Safevî Devleti yeniden, hem de bu defa daha derin ve çok yönlü çöküş bunalımı içindeydi. Devlet gelirlerinin azalması çöküşün belirtilerinden biri idi. Boşalmış hazineyi doldurmak için 1698-1701 yıllarında imparatorlukta genel nüfus sayımı yapıldı. Aynı zamanda kimi yeni vergiler de uygulandı.[1]

Safevî Devleti’nin çöküşünün diğer bir belirtisi XVII. yüzyıl sonu XVIII. yüzyıl’ın başlarında hâkimiyetin saldırgan saray ve dinsel çevrelerinin eline geçmesi olmuştu. Zayıf, cesaretsiz ve aşırı düzeyde yumuşak huylu şah Sultan Hüseyin (1694-1722) zaten bu çevrelerin elinde bir âlete çevrilmişti. Tefeci sermaye ile ilgili olan aynı çevrelerin hükümranlığı bir taraftan emekçi kitlelerin sömürülmesinin artmasına, diğer taraftan da devlet cihazının bozulmasına neden oldu.[2] Şii ulemalarının telkiniyle Sultan Hüseyin dinî bölücülük politiası yürütüyordu ki, bu da sunnî nüfusa baskı yapılmasına neden oluyordu. Hatta Mekke ziyaretine gidenlerden büyük tutarlı vergiler alınmağa başlanmıştı. Sünnîler Mekke’yi daha çok ziyaret ettiklerinden dolayıdır ki (bilindiği üzere Şiiler Kerbela ve Meşed’i daha sık ziyarette bulunuyorlardı) bu vergiler onları daha çok zarara uğratıyordu.

Dönemin çağdaşı-Alban katalikosu Hasan Celâl yazıyordu ki, gözü aç şah ve onun vezirlerinin rüşvet alarak görevli kişileri sık sık görevlerinden alıp, yerlerine başka kişileri atıyor ve bir göreve iki veya daha çok hâkim atanıyor, para verip karşılığında hâkimiyet elde eden kişiler kendilerine havale edilen görev yerine gelince adaleti unutarak, insanlara çok acımasız davranıyor ve fakir tabaalarını yağmalıyorlardı.[3]

Ağır vergi ve mükellefiyetleri feodal zulüm ve derebeyliğin şiddetlenmesi Safevî Devleti’nin her tarafında hükûmet aleyhine hoşnutsuzlukların başgöstermesine neden oluyordu. İktisadî sömürgeye ve sosyal-siyasal zulme dinî bölücülüğün eklendiği Afganistan ve Azerbaycan’ın kuzeyinde (Şirvan’da) halk ayaklanmaları daha keskin ve sürekli boyutlar almaktaydı.

Henüz 1707-1709 Yılları’nda Tebriz, Şirvan ve Car’da halk kitlelerinin silâhlı ayaklanmaları başgösterdi.[4] 1711 yılında Carlılar yeni baştan ayaklandılar. Tam bağımsız olmağa ve yeni topraklar ele geçirmeğe yeltenen feodal Ali Sultan harekata başçılığı kendisi başarabildi. Carlılar Şeki, Gebele, Akstafa, Şemşeddil, Gencebasar, Kürekbasar ve Zeyem’e saldırdılar, Şemahı’nın hudutlarına kadar ulaştılar. Alban katalikosu Yesai Hasan Celâli’nin verdiği bilgilere göre Ali Sultan’ın 8 bin kişiye ulaşan askerî birlikleri 1720-1721 yıllarında Gence’ye yaklaştılar ve Gence’ye yakın Sudökülen köyünü işgal ettiler. Fakat şehre girerken büyük kayıplara uğratılarak geriye çekildiler. Şah’ın defalarca Şirvan ve Karabağ beylerbeyilerine ayaklanmaları bastırmak üzere verdiği emirlere rağmen, “hanlar, ne kadar uğraşsalar bile, ayaklananlara karşı durmayı bir türlü başaramadılar ve kendileri zafiyete uğradılar”.[5]

Üzerine söz edilen dönemde Azerbaycan’da en örgütlenmiş ve toplumsal isyan Şirvan İli’nde olmuştu. Gösterildiği gibi saray ruhanî çevrelerini hükümranlığı Safevî Devleti’nin resmî olarak Şiilik mezhebine mensup olmayanlara siyasî ayrım dışında nüfusa yapılan zulmün şiddetlenmesi ile sonuçlanırdı. Şirvan nüfusunun büyük bir kısmî ise sunnilerden oluşuyordu. Bunun sonucunda Şirvan’da İran’a karşı mücadeleler Sünnilerin Şiiler aleyhine yaptıkları dinî savaş şeklinde ortaya çıkıyordu.

Askerî yardım bulmaya yeltenen Şah Hüseyin 1720 yılında kendisinden vassallık bağımsızlığında bulunan Dağıstan’ın baş hâkimine-Tarku Şamhalı’ya ve Kaytak Usmisi’ye koşunu göndermesi ricasiyle para gönderdi. Fakat Kazıkumuklu Surhay Han topladığı koşunun başında Şirvan’dan geçerken Müskür Kazası’nın Dedeli köyünde doğmuş, o sırada Şirvan’da harekata başçılığı elegeçirmiş kazanın yüce din adamı sanılan Hacı Davut Surhay Han’ı İran’a gitmeyip te açılan fırsatı kullanarak, tüm gücünü Şemahı’yı zaptetmesi için kullanması konusunda ikna etti.[6]

Hacı Davut silâhlı köylü müfrezelerini kendi başına toplayarak, Kazıkumuklu Surhay Han’la ittifakla 1720 yılında Şabran şehri ve Hudat Kalesi’ni tuttu. Ağustos 1721 tarihinde Hacı Davut Kazıkumuklu Surhay Han ve Ali Sultan’ın birleşmiş müfrezeleri şehirlilerin bir kısmının yardımı ile Şirvan beylerbeyliğinin yönetim merkezi, o dönemde Azerbaycan’ın en büyük şehri bulunan Şemahi’yi zaptetmeyi başardılar. Şehri garet ve yağmalarla tuzbuz ettiler; meselâ: o dönemde Şemahi’da bulunan Rus tüccarları garet edilmiş ve katledilmişlerdir.[7]

Şemahi’nin işgali sonrası, 1721 yılının Güzü’nde isyancılar Gence ve İrevan Hanlarının 40 binlik birleşmiş kuvvetlerini mahvederek Gence’yi kurtardılar.[8]

Sonraları Hacı Davut Usmi ve Ahmet Han Muğan’a, oradan ise Astara’ya hareket ettiler ve Türk emisarı Ali Bey Bedreddinzade’nin söylediğine göre, 17 gün zarfında Erdebil’i işgal ettiler. Hacı Davut Ahmet Bey adlı birini de Muğan’ın canişinliğine atayıp, Şirvan’a döndü.[9]

Demek oluyor ki, tüm Kızılbaş Devleti’ni sarmış çok sayıda ayaklanma arasında Gendehar ilindeki Gilzay Afgan uruğunun isyanı Safevîler için feci sonuçla bitti. Afgan uruklarının şah zulmüne karşı kurtuluş savaşına Mir Veys’in yönettiği Gilzayların önde gelenleri başçılık ediyordu. Bu harekat başarıyla sonuçlandı ve 1709 yılında Gendehar’da İran hükümranlığının çöküşüne yol açtı.[10] Sonraları, Mir Veys’in (1716-1725) oğlu Mahmut Dönemi’nde Gilzay uruğunun feodal katı kendi hâkimiyetini komşu ülkelere yağmacı harekatlar yapmak için kullanmaya başladı. Şah hâkimiyetinin zayıf direnişi ve harekatı sırasında garet edilmiş zengin ganimet Gilzay uruğunun yukarı katına 1722 yılı başlarında Gendehar’da yaşayan diğer Afgan dışında urukların katılımı ile İran’ın başkenti İsfahan’a büyük bir askerî harekat düzenlemeye tahrik etti.

Afgan koşunu, ciddi direnişle karşılaşmayarak Mart’ın başlarında İsfahan’a yaklaştı, 8 Mart 1722 tarihinde ise Gülnabat (İsfahan yakınlarında) etrafında şah koşunu mahva uğratıldı.[11] Sonra Afganlar İsfahan’ı kuşattılar. 23 Ekim 1722 tarihinde sekiz aylık kuşatma sonrası İsfahan saray maiyetleri tarafından teslim edildi ve Mahmut şah taht-ı tacına sahip oldu.[12]

Böylelikle, 1722 yılında Safevî Devleti fiilen çöktü. Safevî Hanedanı daha 1736 yılında resmen mevcut olmuştu. Mesele şu ki, Afganlar İsfahan şehrini kuşattığı sırada şah Sultan Hüseyin’in büyük oğlu Tahmasib başkentte bulunmuyordu, koşun toplamak için İran’ın Kuzey illerine – Hazeryanı bölgelerine gitmişti. İsfahan’ın Afganlar tarafından zapt edildiğini ve babasının da şahlıktan düştüğünü duyup, kendisini burada II. Tahmasip ismi ile Şah ilân etmişti. Fakat Tahmasib’in hâkimiyeti geçmiş devletin pek az kısmına – yalnız Astrabat, Mazenderan ve kısmen de Gilan vilâyetlerine doğru genişliyordu.

İran’da merkez hâkimiyetin çöküşü komşu büyük devletlerde-Rusya ve Osmanlı İmparatorluklarında II. Tahmasib’in topraklarını zapt etmeye teşvik etti. Bilindiği üzere, Rus çarı I. Petro 1722 yılında 100 bin kişilik ordu ile Azerbaycan’ı ve İran’ı zapt etmek amacı ile bir askerî harekat örgütlemişti. Fakat o, Derbent şehrine kadar hareket edip Osmanlı sarayının şiddetli tepkisi ve diğer nedenler yüzünden ordunun esas kısmı ile Rusya’ya geri dönmüştü. Sonraki yıllarda Rus hükümeti küçük askerî ekipler sevketmek yolu ile Bakû, Reşt ve Salyan şehirlerini ve onlara bileşik arazileri zapt etmişti.[13]

Şirvan isyancılarının başçısı Hacı Davut Han Rusya tecavüzünden korunmak için, Osmanlı sarayından onları desteklemek üzere himayede bulunmalarını rica etti. Sultan III. Ahmet 1722 yılının sonunda Şirvan’ı kendi himayesinde bulundurup, Hacı Davud’u Han olarak tanıdı. Daha sonra 1723 yılının ilkbaharında Osmanlı hükümeti kendi koşunlarını Güney Kafkas’a sevketti.

İki imparatorluk askerî kuvvetlerinin aynı yönde ilerlemesi aralarında savaş tehlikesi meydana getirdi. Fakat Rusya 1721 yılında Prut Nehri kıyısında Osmanlı ordusundan aldığı ağır darbe sonrası tekrar savaş alanında Osmanlı ile yüz yüze gelmekten sakınıyordu ve buna göre de Safevî mirasını paylaşmak üzere anlaşmayı teklif etti. Osmanlı Devleti ile bu mesele üzerine konuşmaları resmileştirmek için Rus hükümeti 23 Eylül (4 Ekim) 1723 tarihinde Sankt Petersburg şehri’nde yetkisini kaybetmiş İran temsilcisi İsmail Bey’le Hazeryanı illerin Rusya’ya ödün verilmesi üzerine “anlaşma” imzaladı.[14] Şah Sultan Hüseyin kendi hâkimeyeti sırasında İsmail Bey’i askerî yardımda bulunmak ve destek vermek ricası ile Rusya’ya göndermişti. Fakat elçi daha İran arazisini terketmemiş şahın esir alındığını duyup, yetkilerini tesbit ettirmek için veliahtın yanına dönmüştü. Tahmasib Afganlara karşı mücadelede askerî yardım gösterilmesi şartı ile Hazeryanı dar bir dilimin Rusya’ya ödün verilmesi teklifi ile elçiyi kendi seferini sürdürmesiyle görevlendirmişti. Fakat İsmail Bey alelacele yola düşerek Enzeli’den Rusya’ya giden geminin kalktığını saklarken, Tahmasib Rusların izinsiz olarak, Enzeli Limanı’nı zapt ettiklerini duyup İsmail Bey’in gönderilmesi için çapar göndermişti. Fakat Enzeli’de bulunan Rusya konsolosu Tahmasib’in çaparını tutuklayarak, onun İsmail Bey’le görüşmesine engel olmuştu. Böylelikle, her şeyden habersiz olan elçi Rusya’ya gelerek adı geçen mukaveleyi imzalamıştır. Mukaveleye göre Rusya’nın tek bir Hazeryanı eyaletleri tutması yasallaştırmakla kalmayıp, üstelik Rusya Astrabat dahil, geriye kalan Hazeryanı bölgeleri de işgal etmek hukuku aldı. Fakat II. Tahmasip Rus hükümetinin İsmail Bey’le imzaladığı mukaveleyi tasdik etmedi ve hatta mukavelenin metnini getiren Rus diplomasi temsilcisini hakaretle: “ve hiç bir gerçek cevap vermeden Erdebil’den kovdu”.[15]

Bu olay tabii ki, Rus-Türk ilişkilerinde gerilimi daha da şiddetlendirdi. Eldeki bilgilere göre İstanbul’daki Avusturya rezidenti Türk hükümetini 1723 tarihli Petersburg’da imzalanan Rus-İran mukavelesinin içeriyi ile tanıştırdığı sırada bu durum sonuncunun kızmasına neden oldu. Mukavele Türkler tarafından geçersiz ilân edildi, çünkü Tahmasib daha şah değil, veliaht sayılırdı.[16] Divânın kimi üyeleri hiçbir şeyi ertelemeden hemen hemen Rusya’ya harp başlatmayı teklif ediyorlardı. Fakat sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa böyle bir harbin onların çıkarına uygun düşmediğini anlayarak bu teklifi reddetti.[17]

İşte bu sırada İran yardım için Osmanlı İmparatorluğu’na başvurmayı kararlaştırdı. Fakat Tahmasib’in elçisi Barhudar Erzurum’da bazı nedenler yüzünden geç kaldı. İkinci elçi Murtaza Kulubey Tahmasib’in birinci bakanı Abdülkerim’e destek verilmesi ve yardım gösterilmesi için rica ile geldiğinde, kendisine açıkça söylediler ki, Derben ve Bakû Rus Çarı’nın, İsfahan ise Mahmud’un elindedir, Gendehar’a Mir Kasım sahip çıkıp, bu yüzden de Osmanlı İmparatorluğu üç tarafa serasker göndermiştir ki, Tebriz ve İrevan’la aynı sırada bulunan toprakları düşmanlarca zapt edilmeden biraz önce kendileri tutsunlar. Türk hükümeti Tahmasib’e bu toprakları gönüllü surette Osmanlı İmparatorluğu’na ödün vermeği teklif etti. Bedelinde ise İran’ın geriye kalan toprakları üzerinde onun hâkimiyetini tanıyacağını vaad etti.[18]

1723 yılının ilkbaharında Osmanlı orduları Güney Kafkas’a ve İran’a girdiler. Böylelikle, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çıkarları keskin surette karşılaştı. Bu dönemde Rus hükümeti Osmanlı Devleti ile askerî münakaşadan sakınıyordu. Fransa hükûmeti’nin Türkiye’de elçisi Markiz ve Bonak’ın aracılığı ile 1724 yılının Haziranı’nda İstanbul’da Safevî Mirasını paylaşmak üzere Rus-Türk anlaşması imzalandı. Rusya Dağıstan’dan başlayarak Mazenderan ve Astrabad’a kadar bulunan ensiz Hazeryanı arazi dilimine sahip olmak hukuku aldı. Doğu Gürcistan, Hazeryanı kısma ve Erdebil istisna, tüm Azerbaycan, İran’ın batı kısmı Türkiye’nin denetimi altına geçti. Şirvan vilâyeti’nin bir kısmında Türkiye’nin himayesinde bulunan Şirvan Hanlığı’nın mevcut olması kararlaştırıldı. Rus ve Osmanlı hükümetleri, II.Tahmasip bu mukaveleyi kabul etmediği takdirde, şah tahtına kendisinin yerine bir başkasını oturtmak üzere karar aldılar.[19]

Aynı zamanda İsfahan’da ağalık eden Afganlar da kendi hâkimiyetlerine geçmiş Safevî Devleti’nin diğer arazilerine de genişletmeye çalışıyorlardı. 1725 yılında Mir Mahmut kendi amcazadesi Eşref tarafından katledilmiş ve sonuncu kendisini şah ilan etmişti. Eşref Osmanlı ordularının ilerlemesine engel olmaya yeltense de bunu başaramıyordu.

1725 yılı şubatında Erevan’a yerleşen Osmanlı ordusu Tebriz’e doğru yola koyuldu. Yolüstü çok güçlükle olsa bile Hoy şehrini tuttu.

Hoy’u tutması sonrası Osmanlı ordusu Tebriz’e doğru ilerlemeyi sürdürdü ve Tasuç köyünde kıştan beri buraya yerleşmiş diğer Osmanlı ordusu ile birleşti. Her iki ordu Abdullah Paşa’nın genel komutası altında Tebriz yolunda hareket ettiler.[20] Mayıs ayında Köprülü Abdullah Paşa’nın oğlu Abdülrahman Bey Tebriz’in civarına ulaştı, fakat Osmanlılar şehre giremediler ve geriye çekilmek zorunda kaldılar.[21]

Temmuz’un ortalarında Osmanlı koşunlarının ana güçleri Abdullah Paşa’nın kendi komutası altında Tebriz’in önünde bulundular ve şehirden iki saatlik mesafede kamp kurup yerleştiler.[22]

17 Temmuz 1725 tarihinde Osmanlılar Tebriz’i kuşatıp şehre saldırmaya başladılar. Şehrin muhafızlarının başlıcası silâh kullanabilen, ama askerî eğitimi olmayan sivil sekenelerdi. Şehirliler şehrin tüm dokuz mahallesini siper ve istihkamlarla kuvvetlendirdiler: İ. F. Hammer yazıyor ki, dört gün zarfında Türkler yedi mahallede istihkâmları bozdular ve dördüncü gün kuşatılan nüfus karşı tarafa teslim olmak üzere karar verdi.[23]

İstanbul’da Tebriz’in geri alınması ile ilgili büyük sevinç ve neşe vardı. Askerî hizmetleri dolayısı ile Rakki’nin canişinliği ömürlük icare şartı ile Abdullah Paşa’ya ödül olarak verildi, oğlu Abdülrahman’a ise Paşa’nın üçüncü boncuğu verildi.[24]

Tebriz’in ele geçirilmesiyle aynı sırada Arifî Ahmet Paşa’nın ordusu Luristan eyaletini de işgal etti.[25]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ