SAFEVÎ HANEDANI

SAFEVÎ HANEDANI

Safevî Hanedanı saltanat sahibi olarak İran’da yaklaşık iki buçuk asır hüküm sürmüştür (1501-1722). Daha sonra da tahta geçme hakkını kendinde gören saltanat müddeisi olarak 1773 yılına kadar yaşamıştır.

Başlangıçta Safevî Devleti 1501 yılında Şah İsmail tarafından Azerbaycan’da kuruldu. Bu hadise İran tarihinde önemli bir dönüm noktasının işaretidir. Zira Safevîler Arapların İran’ı feth ettiğinden beri ilk defa ananevi Fars ülkesi olarak değerlendirilen bütün İran toprakları üzerinde eski İran hükümdarlarının hakimiyet alametleri olarak kullandıkları “Şah” unvanını alarak yönetimi yeniden ihdas ettiler. Ayrıca I. İsmail Şii İslam’ın İmamiye formunu yeni devletin resmi dini olduğunu ilan etti. Büyük bir İslam devletinin böyle bir adım atması İslam tarihinde ilk defa görüldü. İsmail’in bu kararı almadaki motivasyonu muhtemelen dini inancın birleşiminden ve dinî kültür tabanının uygun olmasından çok Sunni Osmanlı ve Özbek devletleri gibi güçlü komşularından farklı kılan ideoloji ile yeni Safevî Devleti’ni koruma isteği olmalıdır.

I. Safevî Devleti’nin Kurulmasından Önceki Durum

A. Safevîlerin Menşei

Safevî ailesinin menşei bazı esrarlar içinde gizlidir. Bu esrarlar resmi Safevî seceresini ortaya koymak için kesinlikle Şah Tahmasb ve muhtemelen Şah İsmail tarafından yapılan sahte soy kütüğüyle terkip edilmiştir. Ailenin menşeine dair bu tartışmalı konuyu kısaca özetlemek gerekirse: Safevî tarikatının kurucusu şeyh Safiyüddin Hazreti Ali’nin soyundan gelmektedir dolayısı ile seyyiddir. Şah Tahmasb Dönemi’nde Ebu’l-Feth El-Hüseyi’nin editörlüğünü yaptığı Safvat as-Safa adlı eserden İskender Münşi’nin meşhur eseri Tarih-i alâm arâyi Abbasi’ye kadar bir çok resmi Safevî tarihçinin istinsah ettiği şeyh Safiyüddini Hz. Ali’ye bağlayan soy kütüğü listesine, modern tarihçilerin getirmiş oldukları eleştiriler[1] aşağıdaki gibi toplanabilinir:

  1. Şeyh Safiyüddin seyyid değildi. Bu durum onun daha sonraki jenerasyonu tarafından İran’daki politik güçlerini sağlamlaştırmak için üretilmiştir. Halbuki şeyh Safiyüddin Sunni Şafi mezhebine bağlı idi.
  2. İbn al-Bazza’nın Safvat as-Safa adlı eserinin orijinali ile daha sonra istinsah edilen nüshaları karşılaştıran araştırmacılar Abu’l-Feth al-Hüseyin’in terkip ettiği nüshada bazı bölümlerin bilinçli olarak tahrif edildiğini tespit ettiler.
  3. Şeyh Safiyüddin sadece şeyh unvanını kullanmıştır. Oysa onun çağdaşı dini liderler seyyid, mir veya şah unvanlarını kullanmışlardır

Şu halde ailenin seyyidlik iddiası çürütülmekle beraber resmi Safevî kaynaklarında var olan Safiyüddin’in yedinci göbekten atası Firuz Şah’a kadar götürülen silsilenin doğru olduğu yakın dönem düşünürler tarafından kabul edilir ve onlar arasında Firuz Şah liderliğindeki Safevî ailesinin İran Kürdistan’ından geldiği ve sonra Azerbaycan’a hareket edip en sonunda 11. asırda Erdebil’e yerleştiklerine dair bir konsensüsün olduğu görülür.[2]

Şeyh Safiyüddün’i sekizinci İmam Musa Kazım’a ve ondan Hz. Ali’ye bağlayan secere hattından başka Firuz Şah’tan önceki ataları hakkında kaynaklarda hiçbir isime rastlanamadı. Diğer yandan Firuz Şah’tan Şeyh Safiyüddün’e kadar tarihsel veriler oldukça kaba taslak haldedir: Firuz Şah Erdebil bölgesine geldiği zaman merkezi hükümet bu bölgeyi ona ikta olarak vermiştir. Dini literatürü iyi bilen ve zengin bir şahıs olarak tanıtılan Firuz Şah, Gilan bölgesini geniş sürüler için yaylak olarak kullanmıştır. Onun oğlu Evad bilinmeyen nedenlerden dolayı hayatının çoğunu İsfarangan bölgesinde geçirmiştir. Kur’an’ı hıfz edip giyim kuşam tarzıyla Sufizmin ilk işaretini göstermiştir. Şeyh Safiyüddin’in dedesi Kudbeddin Dönemi’nde Gürcilerin Erdebili işgal etmeleri ve yağmalamaları nedeni ile o bir güçlü cengaver olarak resmedilir. Onun oğlu Amineddin Cebrail çiftçiliğe ve dini ibadete dönmüştür.[3] Şu halde Kudbeddin Dönemi hariç Safiyüddin’in sekiz atasının tarihi bize ve daha sonraki hadiselere ışık tutmamaktadır. Sadece ailenin güçlü bir dinin alt yapısı olduğu anlaşılıyor. Muhtemelen bu kültürel çevre küçük yaşta yetim kalan Safiyüddini ateşleyerek Şeyh Zahidi Geylani’ye intisap etmesini sağladı. Şeyhinin kızıyla da evlenen Safiyüddin orada düzgün bir hayat yaşayarak diğer müritlere çok çekici gelen dindarlık şöhretini hiç eksiltmeden elde etti. Fakat Safevî tekkesinin ortaya çıkması kayınpederinin ölümünden sonra Safiyüddin’in yeni şeyh olması ile vuku buldu.[4] Gerçekten de Safevî tarihi böyle başladı.

B. Safevî Tarikatının İnkişafı (1301-1501)

Şeyh Safiyüddin’in ünü çok kısa sürede çok geniş bir alana yayıldı. Hatta kendisi ve halefi Sadreddin Musa Dönemi’nde tarikat Anadolu ve Suriye coğrafyasına kendi davasının propagandasını sevk eden bir dini hareket haline dönüştü. Henüz bu dönemde daha sonraki hareketin hususiyetleri olan Militan Şiizmin işaretleri yoktur. Gerçekte Safiyüddin Sünnî Şafi mezhebindendir. Bununla beraber tarikat Moğol Emiri Melik Eşref’in husumetini cezbettiği gerçeğine bakılırsa bu hareketle birlikte tarikat politik müsademeye başlamış oluyordu. Biz Hoca Ali (1391-1429) ve İbrahim (1429-47) liderliği altındaki tarikatın gelişmeleri hakkında birkaç detaya sahibiz. Bu detaylar Hoca Ali’nin liderliği altında Şii karakter alan Safevî tarikatının karmaşık doktrinini göstermeye gayret eder.[5] Bununla beraber H. R. Roemerin görüşünde, Şii elementler daima halk İslam’ında yaşamasına rağmen İsmail’in atalarından hiç birinin Sünnilikten vazgeçip Şiiliğe döndüğü kesinlikle kanıtlanamadı.[6] Bütün olaylarda ne şüphe ki 13. asırdan 16. asıra kadar devam eden Orta Doğunun siyasi istikrarsızlığı, Sünnî Abbasi Halifesinin yıkılmasının direkt katkıları ve Moğol İlhanlarının bütün dini inançlara karşı toleranslı politikasının ve nihayet değişken sınırların büyük katkısı olmuştur. Sanırım Safevîye tarikatı Orta Doğunun çok kaynaklı bu global kültürü içerisinde öne çıkan tasavvuf ve imamiye arasına cem etmiştir. Nitekim Mazzaoui, “Doğu Şiizmi Tasavvuf demektir ve aynı şekilde halis gerçek Tasavvuf Şiizimden başka bir şey değildir”[7] derken, M. F. Köprülü Anadolu’da “İslamiyet” adlı makalesinde 13. yüzyıl ile 15. yüzyıl Anadolu’sunun dini yapısını ortaya koyarken Sufizmi esas heterodoks İslam çerçevesinde olduğunu söyler.[8]

Şeyh Cüneyd 1447-48 yılında Safevî tarikatının liderliğini üstlendiği zaman Safevî hareketinin tarihi yeni bir döneme girdi. Şeyh Cüneyd yalnızca dini otoriteye sahip olmadı o ayrıca maddi gücü (Saltanat) aradı. Aynı zamanda İran’daki çok güçlü yönetim Kara Koyunlu Cihan Şah bu yeni tehlikeyi sezdi ve Cüneyd’den güçlerini dağıtmasını ve Erdebil’den ayrılmasını istedi. Başka türlü muhtemelen Erdebil yerle bir edilecekti. Bu baskı sonrasında Cüneyd ata yurdundan ayrıldı ve Cihan Şah’ın rakibi Akkoyunlu Emiri Uzun Hasan’ın yanında sığınacak yer buldu (1460). Akkoyunlu ülkesinde geniş mikyasta yeni Safevî davasını işleyen Cüneyd Şirvan Şahı ile giriştiği savaşta öldürüldü. Onun yerine oğlu Şeyh Haydar Erdebil Sufilerinin başına geçti. Başlangıçta Haydar Akkoyunlarla ittifaka devam etti. Bu iki aile arasında müttefiklik bir adım daha ileri giderek Uzun Hasan’ın kızının Haydar ile evlenmesi ile perçinleşti. Bununla beraber Uzun Hasan’ın ölümünden sonra onun oğlu, Yakub son dönemlerinde büyüyen Safevî gücü ile ortaya çıkan tehdidi hissetti ve Şirvan Şah ile bu yeni tehdidi ortadan kaldırmak için ittifak yaptı. Nitekim bu yapılan çalışmalar kısa süre sonra semeresini vermiş, Haydar’ın sonu da babasının sonu gibi olmuş ve Şirvan Şahlarla giriştiği savaşta katledilmiştir (1488).[9]

Safevî taraftarları On İki İmamı sembolize eden on iki dilimli tacın farklılığı ile anılırdı. Bu tacın Hazreti Ali tarafından rüyasında Haydar’a bildirildiği söylenir. Bu taca bu yüzden Haydari tac denmektedir. Yine aynı nedenden dolayı Osmanlılar Safevî taraftarlarına “Kızılbaş” ismini vermişlerdir. Bu alaycı adlandırma Safevîler tarafından iftihar ve övünmenin bir işareti olarak benimsenmiştir. Hatta öyle ki kendi taraftarları tarafından kızıl elbisenin ve bilhassa kızıl tacın kutsiyetine ait bir hayli menkıbe icat edilmiştir.[10]

Haydar’ın ölümünden sonra Safevî tekkesine bağlı müritler Erdebil’de onun oğlu Ali’nin etrafında toplandı. Bu tehlikeli gelişmeden haberdar olan Akkoyunlu Sultanı Yakub, Ali ve onun iki kardeşi İbrahim ve İsmail ve annelerini tutukladı ve onları Fars’da İstahar kalesine hapsetti. Onlar burada dört buçuk yıl kaldılar. Ancak bu süreçte Sultan Yakub’un ölümü Akkoyunlu hanedan üyeleri arasında iktidar mücadelesini başlattı. 1492 yılında tahtı ele geçiren Uzun Hasan’ın torunlarından Rüstem Bey 1493 yılında Ali ve kardeşlerini hapisten saldı ve nihayet Safevî taraftarlarının yardımı ile kendisinin esas rakibi Yakub’un oğlu Bay Sungur’u bertaraf etti. Fakat çok kısa süre sonra O, Safevîlerin politik arzularının kendi otoritesini de tehdit ettiğini anladı. Böylece Ali ve kardeşlerini tekrar tutuklattı ve aynı zamanda Tebriz’de Ali ve taraftarlarını öldürmeyi planladı. Ancak Ali bir yolunu bularak Rüstem’in kampından kaçtı ve Erdebil’e yöneldi. İşte tam bu esnada Rüstem’in Mahir kumandalarından İbe Sultan ansızın onu yakalayarak öldürdü (Eylül 1493).[11]

Resmi Safevî tarihine göre, Ali ölmeden önce genç kardeşi İsmail’i halefi olarak tayin etti. Bununla beraber Morton, bu konuya yeni bilgilere dayalı olarak çok önemli sorular yöneltti. Normalde Safevî tarikatının lideri olarak öncelikle onların en yaşlı kardeşi İbrahim olması beklenirken niçin İsmail oldu? Yoksa İbrahim gerçekte Ali’nin halefi mi idi ve İbrahim’in erken ölümü resmi Safevî tarihinde onu yazmamak için Safevî tarihçilerine telafi mi ettirildi? Ve son olarak İsmail’in kayırıcılığı içinde İbrahim’in atlanması İbrahim ile sekizinci Sufi temsilcisi İsmail’in militan Şii gulat ve radikalizm arasındaki Safevî ideolojisinin de bir bölünmenin işareti mi idi? Bütün kaynaklardaki olaylara dair verilerden Safevî müritlerinin İbrahim ve İsmail’i bir yerde sakladıkları anlaşılır.[12] Ancak İbrahim’in hakkındaki bilgiler burada kesintiye uğruyor. Bu durum ataları Şeyh Cüneyt ile amcası Cafer arasındaki vuku bulan tarikat reisliği meselesine benzer bir durum arz etmektedir. Çünkü Cafer tarikatın klasik formunu savunurken Cüneyt ise tarikatın heterodoks İslam çerçevesinde bulunması ve siyasi konjonktürün uygun olmasından dolayı Şia eksenli değişimine taraftardı.[13] Ancak Anonim Tarihi Şah İsmail’den, İsmail’in Erdebil’de Aba adını taşıyan bir kadın tarafından gizlendiği fakat Akkoyunlular, Haydar’ın hayatta kalan oğlanlarını ele geçirmek için şehirde sıkı bir aramaya girdiği için, Şamlu Lala Hüseyin Bey ve Dulkadirli Dede Abdal Bey ve Anadolulu Gök Ali gibi ileri gelen müritlerin İsmail’i Gilan’a kaçırdığını (1493) öğreniyoruz.[14] Lahican’da bölgenin emiri Kara Kiya Mirza tarafından gizlenen İsmail altı yıldan fazla burada kaldı. Fakat bu sürede çoğu Anadolu müritleri tarafından nezir ve hediyeler ile ziyaret edildi.[15] Rüstem Gilan’a zorla girmeye hazırlandı ise rakip Akkoyunlu liderleri arasında ki ileriye dönük iktidar mücadelesini göz önüne alarak böyle bir hareketten vazgeçti.

Yukarıdaki olayların gelişiminden de anlaşıldığı gibi 34 yıllık zaman dilimi içinde üç Safevî lideri öldürüldü. Normalde bu sıkıntılardan sonra Safevî devrimi tükenmiş olmalı idi. Fakat bunun aksine Militan Sufi ruh veya Safevî davası özellikle Anadolu ve Suriye Türkmen kabileleri arasında etkisini hiç kaybetmeden yaşadı. Öyle ki M. R. Savory’e göre şu üç temel element Safevî hareketini dinamik ideoloji haline getirdi: İlk olarak Safevî tarikatının Sufi disiplinin, müritleri mürşid-i kamil ve onların ruhani reisi olan tarikat liderine şartsız itaati zorunlu kılması. İkinci, müritlerin Safevî liderlerine Allah’ın yaşayan süduru gibi görmeleri ve onlara kutsiyet vermeleridir.

Nitekim Şeyh Cüneyd zamanında Safevî müritleri açıkça liderlerini tanrı ve onun oğlu olarak isimlendirdiler. Böyle bir i’tikadî sapma Safevîleri Ehl-i Hakk türünden gruplar gibi gulat veya radikal Şii grubu içine yerleştirdi. Safevî davasının üçüncü elementi Safevî Devleti kurulduktan sonra büyük önem taşıdı. Şah kendi hükümdarlığının meşruluğu için mücadele verdi. Onların iddiasına göre Şah, On İki İmamı ve Mehdinin “Sahibü’z-Zaman” olarak bilinen yer yüzündeki temsilcisi idi. Böyle bir iddia kuşkusuz onlara müctehidlerin geleneksel rollerini elde etmelerini sağladı.[16]

Safevî davasının bu üç elementinin beraber götürülmesi direk harekete dönüşümü sağlayan enerjiyi üretti ve 1499’un yazında İsmail iktidarı ele geçirmek için Lahican’dan Erdebil’e ayrıldı. O Erdebil’e varıncaya kadar Suriye’den ve Anadolu’dan 1500 taraftarı gelerek ona katıldı.[17] İsmail’in harekete geçmesinde siyasi konjonktürün uygun olmasının büyük katkısı olmuştur. Zira Akkoyunlular kendi iç düşmanlıkları ile uğraşırken Sufiler ve Safevî müritleri serbest olarak faaliyetlerini yürütüyorlardı. Onların bazıları Gilan’da kalırken, diğerleri Safevî propagandaları yürütmek için ülkelerine geri döndü. Resmi Safevî tarihine göre taraftarları İsmail’i “mürşit-i kamil ve padişah”[18] olarak isimlendiriyorlardı ki, bu onların İsmail’i hem dini lider hem de hükümdar olarak kabul ettiklerini gösterir. Bütün gizli yapılan bu hazırlıklardan sonra İsmail bir gece Erdebil’den ayrılarak Erivan üzerinden Çukur Sa’ad bölgesine geldi. Burada O’nun birliklerine Karaca İlyas’ın buyruğundaki Anadolu Sofileri katıldı. Daha sonra Kağızman ve Erzurum’dan geçip Tercana ve nihayet Saru Kaya’ya ulaşan İsmail burada iki ay kaldıktan sonra Erzincan’a vasıl oldu. İsmail’in buraya rahatça gelmesinden öyle anlaşılıyor ki Akkoyunluların dahili mücadelelerinden dolayı O, hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadan istediği gibi Akkoyunlu ülkesinde dolaşmış ve bu devletin sınırları içinde olan Erzincan’da müritlerini toplamıştı. Onun bu buluşma yerini seçmesi açıkça onun destekçilerinin nereden oluştuğunu gösteriyor.

Nitekim 1500 yazının sonlarında Anadolulu Ustaclu, Şamlu, Rumlu, Tekelü, Zülkadir, Avşar,Kaçar ve Varsak kabilelerinden oluşan yedi bin Kızılbaş Erzincan’da İsmail’in daha önceki davetine icabet etti.[19] Safevî müritlerinin Erzincan’da Şeyhlerin etrafında toplanmaları sonucunda Faruk Sümer’in söylediği gibi “baş ile gövde birleşmişti.”[20] Artık harekete geçilebilirdi. Nitekim 1500 yılının Kasımında İsmail bu güçle Kur nehrini geçerek Şirvan’ın başkenti Şemahi’ye yürüdü. Gülistan Kalesi’ne yakın bir yerde yapılan savaşta Şirvan Şahı Ferruh Yesar yenildi ve öldü. Böylece O, babası ve dedesi Cüneyd’in Şirvan’daki ölümlerinin öcünü aldı. İsmail Bakü’yü zapt ettikten sonra Mahmudabad’da kışı geçirdi (1500-1501).

Elvend Şirvan’da İsmail’in zaferini işittiği zaman sıranın kendisine de geleceğinden korkarak Nahcivan’a yürüdü. Piri Bey Kaçar liderliğindeki Safevî öncü birlikleri Akkoyunlu öncü birliklerini Nahcivan da bozguna uğrattı ve bunları takip eden İsmail, esas kuvvetleri ile 30.000 kişilik Elvend’in ordusunu Şarur’da yendi. Savaştan sonra İsmail Tebriz’e girdi ve Azerbaycan’ın hakimi oldu. Hakimiyet alameti olarak kendi adına para bastırdı. Buna ek olarak On iki İmam’ın ismini hutbede okuttu ve Caferi usulünü İslam’ın doğru mezhebi ilan etti. Ghulam Sarwar, çeşitli kaynakların verilerini karşılaştırdıktan sonra İsmail’in tahta geçiş tarihini 1501 yılının ortalarının başlangıcı olduğunu kabul eder.[21] Gerçektende İsmail başlangıçta yalnızca Azerbaycan hükümdarı iken ve Elvend yeni güçler toplarken diğer Akkoyunlu prensi Murad hala Fars ve Irak’ı Acem’in sahibi idi. Timuriler ise hala Horasan’ı kontrolleri altında tutuyordu. Ancak gelinen sonuçla gerçekte Safevîler, Timur’un ölümünden beri yaklaşık yüzyıldır devam eden İran’daki iktidar mücadelesinin ilk aşamasını kazanıyorlardı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ