SAFEVÎ DEVLETİ’NİN ORTAYA ÇIKIŞI VE II. BAYEZİD DÖNEMİ OSMANLI-SAFEVÎ İLİŞKİLERİ

SAFEVÎ DEVLETİ’NİN ORTAYA ÇIKIŞI VE II. BAYEZİD DÖNEMİ OSMANLI-SAFEVÎ İLİŞKİLERİ

1. Safevî Devleti’nin Ortaya Çıkması

A. Safevîlerin Menşei ve Safevilerde Devlet Kurma Fikrinin Gelişmesi

Onyedinci yüzyıl başlarında Şah İsmail tarafından kurulan, Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Batı İran’ı kapsayan ve daha sonra da Horasan’a doğru gelişen Safevî Devleti, bu adı tarikatın kurucusu olan Şeyh Safiyyüddin’in isminden almıştır. Safevî ailesi resmi soy kütüğüne göre, kendilerinin on iki imamdan yedincisi olan Musa Kâzım’a sonra da imam Ali b. Ebi Talib’e ve nihayet peygambere kadar çıktığını söyleyerek Arap olduklarını bildirirler.[1]

Azeri tarihçi Mirza Abbaslı, Safevî hanedanının Erdebil ve çevresinde yaşamış köklü Azerbaycanlılardan olduğunu ve Şeyh Safiyyüddin’in kendi zamanında “Türk Oğlu” ve “Türk Piri” şeklinde anıldığını[2] belirtirken, Zeki Velidi Togan, Safiyyüddin’in babasının Firuzşah adlı bir Kürt olduğunu ispat etmeye çalışmıştır. İranlı bir tarihçi olan Ahmet Kesrevi ise, hanedanın soy kökünde bulunan Şeyh Safiyyüddin’in Türk değil İran etnik unsuruna mensup olduğunu iddia etmiştir.[3] Çağdaş İranlı tarihçiler de, hanedanın Türk asıllı olmadığını ispata çalışmalarına rağmen bunu gerçekleştirememişlerdir. Ayrıca XVI. asır tarih kitaplarında Safevî Devleti’nden Türkmen devleti diye bahsedilmiştir.[4]

Şah İsmail’in kurduğu Safevî Devleti’nin sonraki durumu ve gelişmesi nasıl olursa olsun devleti kuran ve onu ayakta tutan Anadolu Türkleri olmuştur. Dolayısıyla Safevî Devleti, hem din anlayışı hem askeri yapısı ile tam bir Türkmen aşiret devleti olarak kurulmuştur.

Safevî tarikatının kurucusu olan Şeyh Safiyyüddin’in (1252-1334), devlet kurma fikrine sahip olduğuna dair, kaynaklarda açık bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, oğlu Sadreddin Musa’nın (1334-1393), Azerbaycan’da hüküm süren Melek Eşref tarafından üç ay göz hapsinde tutulması bu tarikatta devlet kurma fikrinin olduğu ihtimalini güçlendirmektedir.[5]

Bu fikir ilk olarak Hoca Ali’nin torunu Şeyh Cüneyt (1447-1460) zamanında daha da belirginleşmiştir. Müthiş bir siyasi ihtirasa ve enerjiye sahip olan Cüneyt, müritlerinin çok artmasından da cesaret alarak kendisini yüksek hakimiyet planlarına kaptırmıştır. Bu amaçla Safevî tarikatını ilk militanlaştıran ve kendisine ilk sultan dedirten O olmuştur.[6] Devlet hakimiyetine varmak fikrini gerçekleştirebilmek için birçok seferler düzenlemiş ancak, başarıya ulaşamamıştır. Şeyh Cüneyt’in bu faaliyetleri, Safevî ailesinde uzun süreden beri gizlenen sırrın, ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.[7]

Cüneyt’in 1460 yılında Akkoyunlu Sultanı Halil ile yaptığı savaşta öldürülmesi üzerine yerine oğlu Şeyh Haydar (1460-1488) geçmiştir. Babası tarafından gerçekleştirilemeyen gayeyi her ne pahasına olursa olsun sonuçlandırmaya karar vermiş olan Haydar, bu nedenle, müritlerini siyasi maksatlar için kullanılacak bir ordu haline koymasını bilmiştir.[8]

B. Safevîlerin Şiiliği Benimsemesi

Erdebil ve çevresinde kurulan Safevîyye tarikatı başlangıçta Sünni bir tarikat idi. Şeyh Safiyyüddin, Halvetiye tarikatının kurucusu İbrahim Zâhid Geylani’ye mürit olmuş, yanında yetişmiş Sünni bir tarikat şeyhi idi. Safiyyüddin Şiiler için önemli kabul edilen “seyyidlik” iddiasında bulunmuş, ancak bu düşüncesini bilinmeyen nedenlerle gizlemek zorunda kalmıştır. 1334 yılında Şeyh Safiyyüddin’in ölmesiyle birlikte yerine oğlu Sadreddin Musa geçmiştir. Sadreddin hacca gittiğinde, Medin’e Sultanı Şehabettin Ahmet b. Hüseyin’e soy zincirinin on iki imamdan yedincisi olan Musa Kâzım’a ulaştığını soruşturup onaylatmış, böylece Safevîlerin seyyidliği iyice belirginleşmiştir.[9]

Bu Sünni tarikatın gelişmesi, devrin Şii ileri gelenlerini telaşlandırmış ve karşı tedbirler almaya yöneltmiştir. Böylece Şiiler kısa zamanda bu tarikata sızmaya muvaffak olmuşlardır. Nitekim o ana kadar Sünni olan bu tarikat şeyhleri, özellikle Hoca Ali (1393-1429) döneminden itibaren Şiiliğe ilgi göstermeye başlamışlardır.[10] Timur üzerinde büyük bir nüfuz kazanan Hoca Ali, Timur’un emri ile Erdebil ve çevresini bir vakfiye olarak elde etmiş ve buraları kendisi için bir nevi sığınak olarak kullanmaya başlamıştır. Bir müddet sonra Erdebil ve çevresinin bu imtiyazlı durumundan yararlanmak isteyen kimseler için, burası bir nevi sığınak olmuştur. Bu dönemde Şiiliğin Anadolu taraflarında da yayılmaya başlaması Osmanlı Türkiyesi için ilk tehlike olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle, Timur’un Ankara Savaşı sonucu Anadolu’dan getirdiği binlerce esiri Hoca Ali’nin şefaati ile serbest bırakması bu grubun tarikata bağlanmasını sağlamıştır. Anadolu’ya geri dönenler ise onun fikirlerinin yayıcı propagandistleri olmuşlardır.[11]

Şiiliği tam olarak benimseyen ise Şeyh Cüneyt olmuştur. O, mevcut Sünni otoritelere karşı militan Şii ideolojisini benimsemiştir.[12] Onun Şiiliği savunması yüzünden amcası Cafer ile arası açılmış, bundan dolayı Safevîyye tarikatı biri Sünni diğeri Şii olmak üzere iki kola ayrılmıştır.[13] Amcası Cafer ile olan mücadelesinden dolayı Erdebil’den ayrılmak zorunda kalan Şeyh Cüneyt, Anadolu’ya geçmiş ancak, Şii inançlı olduğu anlaşıldığından burada kendine yer edinememiştir.[14] Şeyh Haydar bu hususta daha da ileri giderek kendisine bağlı olanların kıyafetine yeni bir düzenleme getirmiş, taraftarlarına on iki imamı temsilen on iki dilimli kırmızı Türkmen börkü giydirmiş, bundan dolayı kendilerine “Kızılbaş” denilmiştir.[15]

Şiiliği İran’da çok katı uygulayan ise Şah İsmail olmuştur. Çoğunluğu Sünni olan İran’da görülmemiş bir zulümle On İki İmam Şiiliği’ni dayatmış ve bunu kabul etmek istemeyen Sünni ulema ve halka gaddarca davranılmış, çoğu ya Şiiliği ya da ölümü seçmek zorunda bırakılmıştır.[16] Tarihçi Kemal Paşazâde’ye göre, Şah İsmail, mezhep değiştirmeyen annesini bile öldürmüştür. Ayrıca ülkede bu ideolojik devrimi gerçekleştirecek yeterince Şii ulema olmadığından Irak’tan Şii alimler çağrılmıştır.[17]

C. Safevî Devleti’nin Kurulmasında Anadolu Türklerinin Rolü

Safevî Devleti’nin oluşumunda en önemli rolü Türkmen aşiretleri oynamışlardır. Safevî Türkmen devleti, şeyh ve şah olan İsmail’e ve onun temsil ettiği harekete Anadolu, Azerbaycan ve diğer bölgelerden gelen konar göçer kökenli Türkmen boylarının Kızılbaş olup oymaklar şeklinde kendisine katılması ile gerçekleşmiştir.[18]

Safevî tarikatı ilk zamanlar Azerbaycan’da yayılmıştır. Bu nedenle Azerbaycanlı tarihçiler, XVI. yüzyıl başlarında kurulan Safevî Devleti’nin, İran devleti değil, Azerbaycan Türklerinin devleti olduğu kanaatina varmışlardır.[19] Tarikatın ilk yayılma alanı Azerbaycan olsa da zamanla Anadolu bu tarikatın en önemli yayılma alanı haline gelmiş ve Safevî Devleti’nin kurulmasında ve gelişmesinde yegane rolü Anadolu’dan İran’a giden Türkmen boyları oynamışlardır.

Ayrıca gerek bu devlet zamanında ve gerekse bundan sonra İran’da hakim ve imtiyazlı unsurları onlar teşkil etmişlerdir. Bu hakim Türk camiası içinde oynadıkları siyasi roller ve miktarlarının çokluğu itibariyle birinci mevkiyi Şamlı, Ustaçlı, Afşar, Zülkadir, Tekeli, Kaçar, Rumlu gibi başlıca yedi kabile işgal ediyordu ki bunlar derecesinde rol oynamaya muvaffak olması dolayısıyla Türkmen kabilesini de bu gruba dahil etmek gerekir. Bayat, Baharlı, Bozcalı, Acurlu, Hınslı, Varsak… gibi kabileler ikinci grubu meydana getirmişlerdir.[20]

Bilindiği gibi, Safevîlerin yaptığı propagandalar sonucu XIV. yüzyıldan itibaren, Anadolu’dan İran’a göçler başlamıştır. Malazgirt Savaşı’ndan itibaren XIII. yüzyılın sonlarına kadar Anadolu’ya yapılan göçler, XIV. yüzyıla gelindiğinde artık tersine dönmüş ve Anadolu’dan İran’a göçler başlamıştır. Bu göçlerin sonuçlarına baktığımızda,[21] Safevî Devleti’nin kurulmasında Anadolu Türklerinin rollerini daha iyi görürüz:

  • Safevî Devleti’ni kuran Anadolu göçebe ve köylü Türkleridir.
  • Safevî Devleti kurulduktan sonrada uzun bir zaman Anadolu’dan beslenmiştir Devletin gelişmesi de bu unsur sayesinde mümkün olmuştur.
  • Devletin kuruluşu esnasında, Anadolu Türk unsurunun dini anlayışının hakim bulunduğu görülür.
  • Devleti kuran ve devam ettiren Türk unsuru İran’ın Fars halkı ile kaynaşmayarak varlığını zamanımıza kadar devam ettirmiştir.
  • Safevî Kızılbaş Türkleri, anayurtları Anadolu ile her türlü münasebetlerini sürdürmüşlerdir.

Şah İsmail, İran’da hüküm sürmüş olan Safevî hanedanının ilk hükümdarı olup, 892 (1486- 1487)’de doğdu. Annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Halime Begüm, babası ise Şeyh Haydar idi. Şeyh Haydar 1488 Şirvan seferi sonucu ölünce, müritleri Haydarın üç oğlundan biri olan Şeyh Ali’nin etrafında toplandılar.[22] Bunu anlayan Akkoyunlu Sultanı Yâkup Bey, tehlikeyi sezerek üç yeğenini Fars’taki İstahr kalesine hapsetmiştir. Ancak Sultan Yâkup’un ölümü ile oğulları arasında bir taht mücadelesi başlamıştır. Bunlardan Rüstem Bey, saltanat mücadelesinde amcasının oğlu Baysungur’u yenemeyeceğini anlayınca Şah İsmail ve iki kardeşini hapisten kurtarmıştır. Bu da onların müritlerinin toparlamasına fırsat vermiştir. Şeyh Ali Baysungur ile yaptığı iki savaşı da kazanmış ve Rüstem Bey tarafından Tebriz’de parlak bir törenle karşılanmıştır. Ali’nin bu başarısı ve halk üzerindeki manevi etkisi Rüstem Bey’i korkutmuştu. Çok geçmeden onu ortadan kaldırmak için çareler ararken durumdan haberdar olan Şeyh Ali, kardeşlerini de yanına alarak Erdebil’e kaçmaya teşebbüs etmiş, ancak yolda kendisini takip eden Rüstem Bey kuvvetleri ile yaptığı savaşta öldürülmüştür (1493).[23]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ