SADR-I ÂZAMLIK

SADR-I ÂZAMLIK

Türk devlet geleneği içinde kendine özgü bir yer işgal eden Sadr-ı âzamlık, tarihi bir devamlılığı temsil etmekte, son dönemde geleneksellikle modernleşme arasında bocalayan devletin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır. İmparatorluğun kuruluş döneminde vezir sayısının ikiye çıkması üzerine vezir-i azamlık oluşturulmuş, Kanunî Sultan Süleyman zamanına kadar kullanılan vezîr-i âzam deyiminin yerini, sadr-ı âzam, sadr-ı âli ve sadâret-penah deyimleri almıştır.[1] XIX. yüzyılda bir ara “başvekîl” adını da alan sadr-ı âzamlık, saltanatın kaldırılmasına kadar varlığını sürdürmüştür.

Fatih tarafından çıkarılan “Kanunnâme-i Âl-i Osman’da, “…vüzerâ ve ümerânın vezîr-i âzam başıdır, cümlenin ulusudur, cümle umûrun vekîl-i mutlakıdır ve malının vekîli defterdârıdır ol vezîr-i âzam nâzırıdır ve oturmada ve durmada ve mertebede vezîr-i âzam cümleden mukaddemdir”.[2] Tevkiî Abdurrahman Kanunnâmesi’ne göre, herkesten önce gelmekte, din ve devlete ait tüm ödevlerin görülmesi, cezaların yerine getirilmesi, halkın dirlik içinde yaşamasının sağlanması, devlet görevlilerinin tayini, adaletin yerine getirilmesi gibi devletin bütün işlerinin yürütülmesinde pâdişahın mutlak vekilidir.[3]

Tanzimat öncesinde başlayan yenileşme hareketleri ve özellikle Bab-ı âli’nin yeniden teşkilâtlanıp nezaretlere ayrılması; görev ve yetkilerin de yeniden düzenlenmesine, dolayısıyla devlet teşkilâtında sadr-ı âzamın durumunun yeniden saptanmasına neden olmuştur. Devletin içinde bulunduğu güçlükler ve dış dünya ile ilişkilerin önem kazanması, İmparatorluğa Batılı çehre verme girişimleri, Batı’yı örnek alan yeni sadr-ı âzam tipini doğurdu. Batı’yı tanıyan, yabancı dil bilen, batının desteğini kazanan kişiler sadr-ı âzam tayin edilmeye başlandı. Tanzimat dönemi boyunca sadr-ı âzam yine “vekîl-i mutlak”tı. Güçlü, otorite sahibi, Batının desteğini kazanmış kişilerin sadr-ı âzam tayin olunmaları, sadr-ı âzamlık kurumunun güçlenmesine ve otorite kurmasına yardımcı oldu. 1871 yılından itibaren bu otorite sarsıldı ve devlet idaresi yavaş yavaş Bab-ı âli’den saraya geçmeye başladı.

1876 yılında kabul edilen “Kanûn-i Esâsî” metninde, “mutlak vekil” deyimi bir yana bırakılarak, sadr-ı âzamlık unvanı kabul edilmiştir. Sadâret makamına pâdişahın güvenini kazanmış kişilerin tayin edileceği hükmü getirilmiş, sadr-ı âzam, “dahilî ve haricî umuru mühimmenin mercii” Meclis-i Vükelâ’nın başkanı olarak tanımlanmıştır.[4]

Padişah II. Abdülhamit, V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmet Vahdeddin dönemlerinde: Mütercim Mehmed Rüşdî Paşa, Ahmet Şefik Midhat Paşa, İbrahim Edhem Paşa, Ahmed Hamdi Paşa, Ahmed Vefik Paşa, Mehmed Sadık Paşa, Mehmed Es’ad Safvet Paşa, Tunuslu Hayreddin Paşa, Ahmed Arifî Paşa, Mehmed Said Paşa, Cenanî-zâde Mehmed Kadri Paşa, Abdurrahman Nureddin Paşa, Mehmed Kâmil Paşa, Kabaağaçlı-zâde Ahmed Cevad Paşa, Halil Rıfat Paşa, Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa, Ahmed Tevfik Paşa, İbrahim Hakkı Paşa, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Mahmud Şevket Paşa, Mısırlı Said Halim Paşa, Mehmed Talat Paşa, Ahmed İzzet Paşa, Dâmad Ferid Paşa, Ali Rıza Paşa ve Sâlih Hulusi Paşa sadr-ı âzamlık yapmışlardır.

Son dönem Osmanlı sadr-ı âzamları genellikle Türktür. Ailelerinin meslek grupları daha çok mülkiye olup, bunu serbest meslek, ilmiye ve askeriye takip eder. On sadr-ı âzam İstanbul’da, diğerleri İmparatorluğun değişik yerlerinde doğmuştur.[5]

Sadr-ı âzamlar genellikle mülki ve askeri eğitim almışlar, ülkenin dört bir yanında askeri, mülki ve harici görevlerde bulunmuşlar, deneyim kazanmışlardır. Sadr-ı âzam olmadan önce bir ya da birkaç kez nazır olarak görev yaptıkları, yurt dışında bulundukları görülür. Daha önceki sadr-ı âzamlardan ayrılan özellikleri, hemen hemen hepsinin birkaç yabancı dil bilmeleridir. Sadr-âzam tayin edilecek kişilerde başlıca “sadâkat”, “ehliyet”, “tecrübe” ve “dirayet” gibi özellikler aranmaktadır.[6]

Osmanlı tarihinde 292 kez sadâret değişikliği yapılmıştır. Bazı kişilerin sadâret makamına birkaç kez tayin edilmiş olmalarından dolayı, sadr-ı âzam olan kişi sayısı 215’tir.[7] Devletin iç ve dış sorunlarının arttığı, savaşların başarısızlıkla sonuçlandığı ve otorite boşluğundan doğan iktidar mücadelelerinin fazlalaştığı bunalım dönemlerde sadr-ı âzam değişikliği sıklaşmaktadır. 1876 yılından itibaren 48 kez (ibkâlar hariç) sadr-ı âzam tayin edilmiş, 27 değişik kişi görev üstlenmiştir. 1876-1882 döneminde 12 değişik kişi 17 kez, 1908-1913 döneminde 8 değişik kişi 12 kez, 1918-1920 döneminde 5 değişik kişi 11 kez sadr-ı âzam tayin edilmiştir.[8] Sadr-ı âzamların görevi, II. Meşrutiyet’e kadar genellikle azl, sonra ise istifa ile sona ermiştir. Bir sadr-ı âzam eceliyle ölmüş, biri suikast sonucu katledilmiş, biri Meclis-i Mebusan’dan güvensizlik oyu alması sonucu istifa etmiş, son sadr-ı âzamın görevi de saltanatın kaldırılması kararı ile son bulmuştur. Ahmed Vefik Paşa 2 gün ile en az, Halil Rıfat Paşa ise 6 yıl 4 gün ile en fazla sadarette kalan kişidir.[9]

Sadr-ı azamların tayin, azl’, görev ve yetkilerini kullanmasında, geleneklerin uygulanmasında, 1876 Kanunu Esasi ve 1909 değişikliği, Meclis-i Mebusan’ın açık olup olmaması ile padişah ve sadr-ı azamların kişilikleri etkili olmaktadır. Dolayısıyla, II. Abdülhamid dönemi ve sonrası her açıdan önemli farklılıklar gösterir. Saltanatı süresince, sadâret makamında yirmi altı değişiklik yapmış olması nedeni ile eleştirilen II. Abdülhamid, bu eleştirileri dayanaksız ve anlamsız bulur. Kendisinden önceki pâdişahlardan bazılarının daha çok sadr-ı âzam değiştirdiğini, kendisinin vezîrleri mümkün olduğu kadar yerinde bıraktığını, ancak arada bir sadârette değişiklik yapmak zorunda kaldığını söyler. Bu, politika alanında kendisini kurban vermeğe mecbur hissetmesine bağlıdır.[10] Sadr-ı âzam tayin ettiği kişiler, onun irâdesini yürütecek araçtır. Makamına getirdiği kimselerde aradığı başlıca özellikler de, “emniyetli”, “itaatli” olması ve Düvel-i Muazzama içinde etkisi üstün olan devlete, sempatik görünmesidir. II. Abdülhamid’i sadâret makamında bulunan şahsa karşı güvensiz ve sert davranmaya zorlayan nedenlerden önceliklisi, hafiyelerin jurnalleri olduğu kadar, Abdülaziz ve V. Murad’ın tahttan indirilmiş olmalarıdır.[11] V. Mehmed Reşad, otoritesini hissettirememiş olması nedeniyle kendisini, meşrutiyet pâdişahı gibi görmüş ve göstermiştir. İstifa ve tayinlere pek müdahale etmemiş, akla yatkın bulduğu istekleri uygulamakla yetinmiştir. İttihat ve Terakki’nin etkisini hesaba kattığı, Âyan ve Mebusan başkanları ile görüştükten sonra sadr-ı âzam tayin ettiği anlaşılmaktadır. VI. Mehmed Vahdeddin, İttihat ve Terakki’nin gücüne itiraz edememekle beraber, sadârete tayin hakkını kendinde görmektedir.[12]

Pâdişah, sadr-ı âzam tayin edeceği kişiyi mevcut siyasi durumu göz önüne alarak ya doğrudan ya vükelâdan kendisine yakın olanların düşüncelerini de alarak ya da iktidara etkisi olan kişi ve siyasî grupların tavsiyeleri ile seçmektedir.[13] Sadâret teklifi, pâdişah adına “Mabeyn-i Hümâyûn” görevlilerince ya da doğrudan pâdişah tarafından yapılmaktadır. Görev alan kişi, adet olduğu üzere saraya gidip pâdişahtan sadârete ait “mühr-ü hümâyûn”u bizzat alır. Mührün alınmasından sonra düzenlenen sadâret alayı ile Bab-ı âli’ye hareket eder, Bab-ı âli’de hatt-ı hümayun’un okunması ile göreve başlamış olurdu. Sadr-ı âzam, Bab-ı âli’deki törenden sonra tebrikleri kabul etmekte, hatt-ı hümayunu getiren saray görevlisi ile pâdişaha teşekkür mektubu gönderdikten sonra ilk mecis-i vükelâ toplantısını yapmaktadır.[14] Bu törende vükelânın arz odasında bulunması ve sadr-ı âzamı karşılaması usuldendir. I. Meşrutiyet döneminde sadr-ı âzam değişikliği, vükelânın da değiştirilmesi anlamına gelmediği ve kabine usulü mevcut olmadığından yeni sadr-ı âzam eski vükelâ ile çalışabilirdi.[15] II. Meşrutiyet döneminde Meclis-i Vükelâ’nin oluşturulması görev ve yetkisi sadr-ı âzama verildi. Sadâret Hatt-ı Hümayun’u ile göreve tayin edilen sadr-ı âzam, Meclis-i Vükelâ üyelerini, “Takrir-i Sadâret” ile pâdişaha arz ettikten sonra, Meclis-i Mebusan’ın “İtimad reyi” ne başvurmakta, sadr-ı âzamın azl’ ya da istifası kabinenin düşmesine neden olmaktadır. Değişiklik, sadr-ı âzamın vilayet ve müstakil livalara çektiği telgrafla duyurulmaktadır.[16]

Saltanat değişikliğinde, sadr-ı âzamın istifa, pâdişahın da sadr-ı âzam ve vükelayı “ibkâ” etmesi geleneği vardı. Hatt-ı hümayun hazırlanarak, Bab-ı âli’de okunmak suretiyle sadr-ı azama tebliğ olunurdu.[17] II. Abdülhamit’in saltanatının ortalarına doğru, tayin edilecek sadr-ı âzamdan bir “sadâkat senedi” alınması ve sadr-ı azam ile vükelâya yemin ettirilmesi usulü getirildi.[18] Mabeyn-i Hümayun Başkatibi’nin elinde bulunan yemin kağıdı başta sadr-ı âzam olmak üzere vükelâya tek tek okutulmakta, pâdişah ve Kanun-u Esasi’ye bağlı kalınacağına dair yemin edildikten sonra pâdişah bir konuşma yapmaktadır.[19] 1909 Kanun-u Esasi değişikliği ile sadr-ı azam, Meclis-i Umumi’de “… şer’-i şerif ve Kanun-u Esasi ahkamına riayet ve vatan ve millete sadakat edeceğine yemin eder” hükmü getirildi.

Meclis-i Vükelâ, pâdişah ya da sadr-ı âzamın daveti üzerine; sarayda, Bab-ı âli’de, nezaretlerin birinde, sadr-ı âzam ya da vükelânın birinin konağında toplanmaktadır. Bu toplantılar sabah çok erken saatte olabileceği gibi gece geç saatlerde de olabilirdi. Toplantılar duruma göre seyrek veya sık yapılmaktadır. II. Abülhamid, vükelayı genelde sarayda toplamış,[20] Bab-ı âli’ye geç gidip, geç çıkmak usulü döneminin ortalarına kadar devam etmiş, daha sonraları akşam ezanından sonra Bab-ı âli’de kimse kalmaz olmuştur. II. Abdülhamid, Meclis-i Vükelâ toplantılarına başkanlık yaparak ya da vükelâdan bazı kişileri özel olarak görevlendirerek, gelişmelerden anında haberdar olma yolunu seçmiş, Sadr-ı azam ve diğer devlet adamlarını kontrolü altına almıştı.[21] Pâdişah Mehmed Reşad zamanında sadr-ı âzam, Şeyhü’l-islâm, Enver Paşa ve ileri gelen vükelâdan bazıları ile Meclis-i Âyan Başkanı haftada bir gün saraya gelip huzura çıkardı. Mehmed Vahdeddin cülûsundan sonra, huzura çıkmak için arzda bulunulmadıkça Sadr-ı âzam Talat Paşa ve Enver Paşa’dan başkasını huzura kabul etmezdi.[22] Toplu kabullerde pâdişahın izninin alınması gerekli idi. İç ve dış problemlerin fazlalaştığı 1920 yılı Mayıs-Temmuz ayları arasında, Meclis-i Vükelâ’nın bazen günde iki kez; Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cumartesi ve Pazar günleri -sürekli olmamakla birlikte- toplanıp “mühim umur-u devletle iştigal” ettiği, sadr-ı azamın da sık sık huzura kabul edildiği görülmektedir.[23] Konaklarda yapılan Meclis-i Vükalâ toplantıları, genelde ya akşam yemeği verilerek son bulmakta, ya yemekten sonra da toplantı devam etmekte ya da yemekten sonra başlamaktadır. Bu durum Ramazan ayında sıklaşmakta, Bab-ı âli’de sürekli toplantı mümkün olmadığından arzu edenlerin iftara, özürü olanların iftardan sonra toplantı için konağa gelmeleri istenmektedir.[24]

1876 Kanun-ı Esasi’si, en büyük güç olarak pâdişahı tanımıştır. Yürütme görevi pâdişahın, yasama görevi de pâdişahın irâdesini almak şartı ile pâdişah tarafından seçilen “Meclis-i Âyan” ve halk tarafından seçilen “Meclis-i Meb’ûsân”a aitti. Yargı ise bağımsız mahkemelere verildi. Bu denge içinde sadr-ı âzam, pâdişah tarafından seçilen, bütün önemli işlerin merci olan Meclis-i Vükelâ’nın başkanı olarak tanımlandı. Görev ve yetkileri, faaliyet alanı belirlenmediği gibi, artık mutlak vekil de değildi. Mevcut ve değişen güç dengeleri içinde, pâdişah ve belirli baskı gruplarının etkisi altında kaldı. Devletin içinde bulunduğu buhran da bir bakıma bunu zorunlu kıldı. Sadr-ı âzamlık üzerindeki başlıca baskı grupları; I. Meşrutiyet döneminde pâdişah ve düvel-i muazzama, II. Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf ile yine düvel-i muazzamadır. Milli Mücadele döneminde ise, başta saray olmak üzere işgalci İtilaf devletleri, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Anadolu’da gelişen milli hareket oldu.

Sadr-ı âzamın görev ve yetkileri, Meclis-i Vükelâ kararı ve pâdişah irâdesi ile sınırlıdır. Bir bakıma pâdişah ile nezaretler arasında bağlantı ve koordinasyonu sağlayan kişidir. Meclis-i Umumî’nin açık olduğu dönemlerde, Meclis-i Umumî ile pâdişah ve hükümet arasındaki koordinasyonu sağlamak da görevi olmuştur. Sadr-ı azamın, her birinin Meclis-i Meb’usan ve Meclis-i Ayan’a katılma ya da maiyetindeki memurlardan birini vekaleten bulundurma, nutukta meclis üyesinden önce gelme, cevap verme, cevabını erteleme hakkı vardır. Mecliste gizli görüşme isteyebilir, teklifin kabulü veya reddi için çoğunluğun oyuna başvurabilirdi.[25] Meclis-i Mebusan ile vükelâ arasında anlaşmazlık çıkması halinde vükelâ, ya Meclisin kararını kabul edecek ya da istifa edecektir. Yeni Meclis-i vükelâ öncekinin düşüncesinde ısrar eder ve Meclis-i Mebusan durumu beyan ile yine reddederse, pâdişah Meclisi feshedebilir. Ancak, yeniden oluşan Meclis, önceki meclisin görüşünde ısrar ederse, Meclis-i Mebusan kararının kabulü zorunlu olacaktır. Meclis-i Mebusan’ın çoğunlukla güvensizlik oyu verdiği nazır düşer. Sadr-ı âzam hakkında güvensizlik oyu verilirse, Meclis-i Vükelâ da düşmüş sayılırdı.[26] Sadr-ı âzam ile meclis başkanları protokolde pâdişahın her iki yanında yer almaktadırlar.[27]

Meclis-i Mebusan’ın tatil olduğu, Meclis-i Vükelâ’nın sorumluluğu üzerine alamadığı ya da almaktan çekindiği savaş ilanı, barış gibi önemli meselelerde son kararı vermek için genel olarak, “Şûra-yı Saltanat”, “Şûra-yı Âli”, “Meclis-i Âli”, “Meclis-i Meşveret”, “Meclis-i Fevkalâde” gibi adlarla anılan meclisleri toplamak hakkı vardır. Danışma nitelikli bu meclislere, genelde sadr-ı âzam başkanlık yapmakta, pâdişah ya da sadr-ı âzamın açış konuşmasından sonra, meclise davet edilen üyelere devletin gücü, para ve siyasi durum hakkında bilgi verilmekte, sorular cevaplandırılmakta, nasıl bir karar alınması gerektiği belirtilmektedir..[28]

Meclis-i Vükelâ’nın başkanı olması sebebiyle, vükelâdan her biri icra yetkisinde olmadığı işleri sadr-ı âzama arzeder. Sadr-ı âzam bunlardan icraası görüşmeye muhtaç olmayanları kanun hükmünce icra veya görüşmeyi gerektirenleri pâdişahtan izin isteyerek Meclis-i Vükalâ toplantısına havale eder. Alınan kararı pâdişah irâdesi gereği yerine getirirdi.[29] 1909 yılına kadar pâdişaha sunulacak ariza ve Meclis-i Vükelâ mazbatalarının altında sadr-ı âzam ve vükelânın zat mühürleri bulunur. Sadr-ı âzam, Mabeyn Başkatibine yazdığı tezkireye imza atardı.[30] 1909 değişikliğiyle, padişahın onayına muhtaç kararların yürürlüğe girebilmesi için sadr-ı âzam ile ilgili nazır tarafından imzalanarak, kararın sorumluluğunun alınması ve onların üst tarafında da pâdişahın imzasının bulunması kuralı getirildi.[31]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al