RUSYA’NIN TÜRK BÖLGELERİNDE YAYILMASI

RUSYA’NIN TÜRK BÖLGELERİNDE YAYILMASI

Neredeyse eski Moskova Prensliği günlerinden itibaren Rus İmparatorluğu, güneydoğusunda Güney Volga ve Orta Asya’dan, güneybatısında Kafkasya ve Balkanlar’a kadar bir yay şeklinde uzanan güneydoğu sınırları boyunca Türk kavimleriyle sürekli temas halinde olmuştur. Bu uzatmalı karşılaşma, söz konusu etnik ve kültürel bölünmenin her iki tarafında yer alan halkların tecrübelerinin ve genel görünümlerinin şekillenmesinde çok etkili olmuştur. Rusya’nın sömürge yayılmasının resmi olmayan başlangıcı olarak alınan 1552 yılından itibaren bu süreç, sadece savaş ve diplomasiyi değil, fakat aynı zamanda sömürgeleştirme, kısmi asimilasyon ve sayısız kültürel etkileşim şekillerini de beraberinde getirmiştir. Rusların güneylerindeki Türk kavimleriyle karşı karşıya gelmelerinin niteliğini ve sonuçlarını gösteren örnekler üzerinde yoğunlaşarak dört yüzyıllık bir zaman süresi içinde bu ilişkideki genel eğilimleri incelemek, bu makalenin amacını oluşturmaktadır.

1552 yılında tarihte Groznyi olarak da bilinen IV. İvan (İngilizce “terrible=korkunç olarak ifade edilmektedir, halbuki “awesome=dehşetli” ya da “intimidating= korkutucu” gibi kavramlar bu kelimenin anlamını daha iyi karşılardı), Kazan’a karşı büyük seferine giriştiğinde Moskova Prensliği’nin dışarıya doğru yayılması başlamış oldu. Moğol İmparatorluğu’nun artıklarının bir parçası olan Altın Ordu yönetiminin bıraktığı küçük bir iz konumundaki Kazan Hanlığı’nın, Rus çarlarının artmakta olan gücüne karşı kendisini koruyamayacak derecede zayıf olduğu bu şekilde ortaya çıktı. Öncü yönetmen Sergei Eisenstein’in Sovyet döneminde çektiği ünlü filminde ölümsüzleştirdiği gibi, Kazan’ın fethi yüzeysel dini anlamlar içermekteydi. Yani İvan’ın propagandacıları çatışmayı, Ortodoks Hıristiyanlığın İslam’a karşı bir savaşı olarak sunarak dramatize etmek istediler, fakat bu çabanın, esasında sıradan bir sömürge yayılması olan söz konusu duruma sadece bir ideolojik örtü vazifesi gördüğü söylenebilir.[1] Başlangıçta Rusya, o zamandan beri Volga Tatarları olarak bilinen halkı Hıristiyanlaştırmayı denedi. Ancak bu yöndeki çabalar sadece küçük çaplı başarılar ortaya çıkardı, diğer taraftan ise 1556 yılında bir isyana bile neden oldu. Bundan sonra bir sonraki yüzyılda Hıristiyanlığa geçmeleri için ayırımcı mülkiyet yasalarından rüşvete kadar değişik ikna metotlarına tabi tutulmuş olsalar da Tatarların çoğu İslam’a bağlılıklarında sadık kalmayı tercih ettiler.[2] Son olarak 1773 yılında Büyük Katherina’nın yönetimi altındaki Rus devleti, resmi tolerans açıklamalarında bulunarak İslam’la bir uzlaşıya vardı. Tarih içindeki bu noktadan itibaren Kazan’ın Volga Tatarları, imparatorlu ğun kültürel ve entelektüel hayatında önemli roller oynadılar; bu konuya makalenin ileriki kısımlarında geri dönülecektir.

Bu arada Kazan ele geçirildikten birkaç yıl sonra İvan’ın orduları Hazar Denizi kıyısında Volga nehrinin ağzında yer alan Astrahan şehrini ele geçirmek için güneye doğru yürüdüler. Böylece epeyce kısa bir zaman içinde Rusya, sınırları kuzeyden güneye, Hazar Denizi’nden neredeyse Baltık denizine kadar uzanan oldukça büyük bir imparatorluk olduğu iddiasında bulunabilecek bir duruma geldi.

Volga’nın bütün uzunluğu boyunca konumunu güçlendirdikten sonra Rusya doğuya doğru ilerledi, orada da en önemlileri Başkırtlar (Başkurtlar) olmak üzere değişik yeni halkların geleneksel topraklarını işgal etti.

Kabaca batıda Volga ve güneyde Ural nehri ile kuzeybatıda Kama nehriyle çevrelenen Başkırdistan, 19. yüzyıla kadar büyük oranda asimile edilmemiş olarak kalmıştır. Ancak 1586 yılında Belaya ve Ufa nehirlerinin birleştiği yerde bulunan Ufa’da tahkim edilmiş bir Rus ileri karakolunun kurulmuş olması, Rusya’nın oradaki varlığının sürekliliğini sağlamıştır. Ortaya çıkan durumun niteliği ise o zamandan beri bilimsel tartışmaya tabi tutulmaktadır; bir kısım bilim adamı Başkırdistan olarak isimlendirilen bölgenin Rus İmparatorluğu içine dahil edilmesini bir fetih eylemi olarak görürken, bir kısmı da bu durumu temelde gönüllü olarak gerçekleştirilmiş bir ittifakın ürünü olarak değerlendirmektedir. Birinci görüş Alton Donnelly’nin kilometre taşı niteliğindeki şu eserinde iyi bir şekilde ortaya konmuştur: The Russian Conquest of Bashkiria, 1552-1740 (New Haven, Ct.: Yale University Press, 1968). Sovyet dönemi araştırmacıları, Sovyet dönemi sonrası atmosferde Başkırt ulusal bilinçlenmesinin artmasıyla birlikte bazı yerel Başkırt tarihçiler arasında da destek bulan Donnelly’nin yorumunu büyük oranda reddetmişlerdir. Bu yorumun standart bir örneği şu eserdir: Obrazovanie Baskhirskoi avtonomnoi sovetskoi sotsialisticheskoi respubliki by R. M. Raimov (Moskova: Akademiia nauk, 1952). Donnelly’nin çalışmasında göze çarpan noktalar, Başkırtlar ve Ruslar arasında gittikçe yükselen bir eğilim gösteren başkaldırı, başkaldırıyı bastırma kalıbıyla birlikte Rusya’nın askeri seferlerinin anlatımıdır. En önemli Başkırt isyanları, 1681 ile 1683 tarihleri arasında gerçekleşmiş, 1705 ile 1711 tarihleri arasında ise seyrek olarak görülmüştür. Bununla beraber Rusya, 1735 yılına kadar günümüzde Rusya ile Kazakistan sınırında yer alan Orenburg’a kadar tahkim edilmiş sınırını genişletmişti. Bu noktada Rus İmparatorluğu, 1742’de ortaya çıkan Orenburg Kossaklarını sınıra yerleştirerek ve Rus göçmenlerin bölgeye göçmesini teşvik ederek buradaki hakimiyetini güçlendirmiştir. Kossaklar, kendi iç işlerini yönetme konusunda göreli özerklik elde etme karşılığında belli şartlarla hizmet sunan askeri bir sınıf oluşturmaktaydı. Çar yönetimleri, belli aralıklarla yeni Kossak orduları oluşturmuş ve sınır bölgelerini güçlendirmek için bu orduları imparatorluğun çevresi boyunca yerleştirmiştir. Bu ordulara ilave olarak, 1000 kadar Başkırt da imparatorluğun askeri hizmetinde kullanılmıştır. Bu, bazı Başkırt liderlerin, kendi siyasi çıkarlarına hizmet etmesi için Rusya’yla ittifak oluşturma yoluna gittikleri gerçeğini yansıtmaktadır.[3] Rus devleti, Kossaklar gibi Başkırtları da Başkırdistan kantonlarından devşirdiği düzensiz süvari birlikleri şeklinde örgütlemiştir.

Başkırtlar imparatorluğun sınırlarının denetlenmesine katkıda bulunurlarken bile Başkırdistan toprakları, Ruslar, Çuvaşlar (Türk kökenli olan, fakat Müslüman olmayan bir halk), Mordovyalılar ve başka etnik kökenden gelen insanlar tarafından istila edilmeye devam ediliyordu. Otlak olmaya uygun toprakların sürekli olarak kaybedilmesi Başkırt hayvan yetiştiricileri için yeni ekonomik zorluklar doğurmuş, bu da 1755’te yeni bir isyanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. 19 yıl sonra da birçok Başkırt, vatan haini ilan edilen Don Kossağı Emel’ian Pugachev’in liderlik ettiği ünlü isyana katılmıştır. Belli bir süre Rus İmparatorluk gücü tehdit altına girmiş görünse de sonunda isyan devletin daha iyi organize edilmiş kuvvetlerine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Sonunda istikrar’ır sağlanmasıyla Başkırt süvari birlikleri, Napolyon Savaşları sırasında Rus kuvvetlerinin gerçekleştirdiği en ünlü askeri seferlerin bazısında önemli roller üslendiler. Başkırtlar 1812 yılında Borodino Savaşı’nda Fransızlara karşı çarpıştılar ve 1813 yılında da müttefik ordularının Avrupa boyunca gerçekleştirdikleri muzafferane yürüyüşe katıldılar. Seferlerinde Başkırtlara mollalar da eşlik ettiler. Bir bütün olarak ele alındığında Başkırt alaylarının morali oldukça yüksekti ve bu kuvvetler çara üst düzeyde bağlılık gösteriyorlardı.[4]

19. yüzyılın geri kalan kısmında Başkırtların hayatlarında geniş kapsamlı değişiklikler meydana geldi. Devlet, Başkırtları normal sivil yönetim altına aldı, bu uygulama Başkırtların askeri hizmet yükümlülüklerini azaltsa da bunun yerine halklar üzerine yeni vergiler kondu. Bu, kısmen sınırların denetlenmesi konusunda Başkırt süvarilerine daha az ihtiyaç duyulmasının bir sonucuydu. Bütün bu dönem boyunca Başkırtların yoksullaşması ise devam etmekteydi. 1865 yılında Ufa guberniyasının oluşturulmasıyla birlikte kanton yönetimi sona ermiş oldu. Başkırtlar yönetimsel anlamda tam olarak asimile edildiler ve 1881 yılıyla birlikte Rus ordusunda düzenli ordu askerleri olarak askerlik yapmaya başladılar.

Askerlik hizmetiyle ilgili olarak Rus İmparatorluğuyla bütünleşme (entegrasyon) konusunda en iyi turnusol testi örneğini oluşturan Kırım Tatarları tecrübesi de benzer bir yol takip etmiştir. 1783 yılında Kırım yarımadasının Rusya tarafından ilhak edilmesi, çok büyük jeopolitik önemi olan bir toprak parçasının ele geçirilmesi anlamını taşımaktaydı. Daha önce Osmanlı İmparatorluğuyla ittifak ilişkisi içinde olan Kırım Hanı, ganimet ve esir ele geçirmek üzere sık sık saldırı birlikleri göndererek Rus İmparatorluğu’nun güney bölgesine karşı sürekli bir tehdit oluşturmaktaydı. Ancak 19. yüzyıl boyunca Kırım’da oluşturulan düzensiz ordu birlikleri Rusya’ya itaat etmişler ve büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Başkırtlar örneğinde olduğu gibi bu birlikler de 1881 yılında dağıtılmış ve evrensel askerlik sistemine tam entegrasyon süreci başlatılmıştır.[5]

Rus yönetimi güneyindeki Türk kavimlerinin yaşadığı sınır bölgelerinde güçlendirilirken bile Kafkasya’da ve Orta Asya’da gerçekleştirilen askeri seferler, büyük fakat problemli yeni toprakların ele geçirilmesini sağlıyordu. Araştırmacılar, Rusya’nın diplomatik ve askeri açıdan Kafkas bölgesine girmesini 16. yüzyılın ortalarına kadar götürmektedirler, fakat Rus İmparatorluğu, 1801’de Gürcistan’ı resmen ilhak edinceye kadar bölgede sağlam bir yer edinememiştir. Müslüman İran ve Osmanlı İmparatorluklarının büyük baskısı altında kalan eski Hıristiyan Gürcistan Krallığı, kuzeyindeki kendi mezhebinden olmayan güçlü komşusunun korumasını istemek durumunda kalmıştı. Bu gelişme, Slav kökenli olmayan bir halkın, kaderini kendi arzusuyla Rus İmparatorluğu’na bağlamasının, çok nadir örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Ancak pratik bir konu olarak Trans-Kafkasya’da yer alan Gürcistan’ın ilhak edilmesi, bölgedeki jeopolitik durumu önemli oranda karmaşık hale getirmiştir. Bir kere, Rusya’yı, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’le bağlantı hatlarını açık tutabilmek için Kuzey Kafkasya’nın ele avuca sığmaz Müslüman aşiret halklarını boyunduruğu altına alma problemiyle karşı karşıya bırakmıştır. İkincisi, bu gelişme İran ve Türkiye tarafından kendilerini tehdit edici bir gelişme olarak yorumlanmıştır. Üçüncüsü, bu Rus girişimini büyük “Doğu Sorunu”, yani Karadeniz bölgesi ile Boğazlarda hakimiyet kurma rekabeti bağlamında değerlendiren İngiltere’nin dikkati kaçınılmaz bir şekilde bölgeye çekilmiştir.[6]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ