RUSYA’DA KUR’AN’IN TARİHİ: RUSLAR, OSMANLILAR VE TATARLAR ARASINDAKİ İLİŞKİLER

RUSYA’DA KUR’AN’IN TARİHİ: RUSLAR, OSMANLILAR VE TATARLAR ARASINDAKİ İLİŞKİLER

İki büyük kültürün ve iki muhteşem imparatorluğun, Rusların ve Türklerin tarihsel yazgısı, Kur’an tercümeleri, basımları ve el yazmalarının Rusya’daki tarihinden ayrı görülemeyecek şekilde birbirlerine örülmüştür. Rusya’nın Müslüman vatandaşları, öncelikle Tatarlar, yüzyıllarca bu iki kültür arasında arabulucu rolü oynamış, ama aynı zamanda iki imparatorluk arasında var olan çarpışma ve anlaşmazlıkların etkisi altında olmuşlardır. Aynı şekilde, bu durum “Rusya’da Kur’an’ın” tarihinde kendi yansımasını bulmuştur. Elinizdeki makale, Rusya’daki Kur’an’ın tarihiyle bağlantılı olan belgeler vasıtasıyla bu durumu desteklemeye çalışan bir denemedir.

Batı Avrupa’da, Kur’an’ın yazgısı hakkında birçok şey yazılmıştır. Ülkenin jeopolitik konumu ve Rus tarihinin gidişatı, İslamiyet’in kutsal kitabına dönük özel bir tavır ürettiyse de, Rusya’da aynısının yapıldığı söylenemez. Arşiv belgeleri, Korkunç İvan (1530-1584), Deli Petro (1672-1725) ve II. Katerina (1729-1796) gibi Rus çar ve çariçelerinin kişisel kütüphanelerinde Kur’an’ın bulunduğunu gösteriyor. Kur’an’ın nadir el yazmaları, tercümeleri ve basımlarının yazgısı da Rusya’nın en büyük hükümdarlarının kişisel kararlarına bağlı idi.

Rusya’nın İslamiyet’le ilk tanışması, Volga Bulgarları, Harezm, Derbent ve Maveraünnehir’le ticari ve diplomatik ilişkileri sonucu olmuştur. 13. yüzyıl ortalarına gelindiğinde Rus topraklarının büyük bir bölümü o zamanlar şekilde İslamiyet’in ağır etkisi altında olan Altınordu’nun politik, ideolojik ve kültürel etki alanına dahil edilmişti. Bu toprakların tamamıyla İslamlaşması bir yüzyıl sonra olmuştur. O yıllarda Rusya’da, Ordu ile ilişkide bulunan her şey büyük bir sosyal saygınlığa sahipti. Bu İslâmiyet için de doğruydu ve on beşinci yüzyıl sonlarına kadar Tatar elçiliğine evsahipliği yapan ve metropoldeki Hıristiyanlardan alınan vergilerin toplanmasını denetleyen Ordu’nun baskaklarının resmi ikâmetgâhı olan Moskova Kremlini’nde Kur’an duyulmaya başlanmıştı. Bu dönemi karakterize eden şey, Rus topraklarında kesin bir hakimiyete sahip olan Ortodoks Hıristiyanlık ile Ordu’nun dini olan İslamiyet’in barışçı bir şekilde bir arada olmalarıdır.

Rus Devleti Altınordu’dan bağımsızlığını kazandıktan sonra bile geçmişteki İslamî ilk örneklere dayanan birçok gelenek ve âdet, Rus yaşamında dikkate değer bir rol oynamaya devam etti. Ordu’dan, geniş topraklar ve önemli derecede bir devlet düzeni miras alan Rusya, 1453’te Bizans İmparatorluğu’nun düşmesinden sonra kendisini Müslüman devletlerle yarı-çevrilmiş durumda buldu. Rusya çift-başlı kartala ek olarak, on dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar Doğu devletleriyle ilişkilerinde bi-inayati Rabbi’l alamin cümlesini içeren bir tuğra’yı devlet sembolü olarak kullanmıştır. Rus tuğrası, (Şek. 1) Osmanlı tuğraları, daha doğrusu Kırımlı Tatar hükümdarların tuğraları örnek alınarak biçimlendirilmiştir. On altıncı yüzyıl ortalarına kadar Avrupa’da birçok kişinin, Rus Devleti’nin İslamlaşmış Tatar seçkinlerinin elinde olduğu inancında ısrar etmeleri şaşırtıcı değildir. 1518’de Rusya’ya gelen ünlü Rus Kilise yazarı Yunanlı Maxim (takriben 1470-1556) eserlerinden birinde, büyük bir olasılıkla Rus başkentinin sakinleri çok geçmeden sarık giymeye başlayacağı için dövünüyordu.

Kazan’ın 1552’de IV. İvan’ın orduları tarafından ele geçirilmesiyle birçok Rus Devleti’nin kurumlarında ve kültüründeki İslamî özellikler yavaş yavaş kayboldu. Bizans’ın ruhani mirası ideolojik bir payanda olarak kabul edildi ve hatta Konstantinopol’ün Osmanlı Türklerinin eline düşmesinden sonra Moskovayı “Üçüncü Roma” olarak ilan etme fikri yaygınlık kazandı. Rus Devleti’nin tüm vatandaşlarının inanç birliği fikri, Kur’an hakkındaki Rus edebiyatını ve bir bütün olarak İslamiyet’i derin etkisi altında bırakarak birçok dinî-siyasal polemiği içeren eserlerin kaynağı oldu. Öte yandan, Müslümanların yaşadığı geniş toprakların giderek Rus İmparatorluğu’na dahil edilmesi ve onların sadakatlerini garantileme gereği, Müslümanlara saygı duymakla beraber İslamî inançlar ve gelenekler hakkında nesnel bilgi edinilmesini gerektiriyordu. Kur’an’ın Rusya’daki tercüme ve incelenmesi tarihi, bu iki eğilimle sıkı sıkıya birbirine örülmüştür.

Kur’an’ın Slav dillerinden birine -Ukraynacaya- ilk tercümesi Batı Rusya topraklarına çok yakın bir yerde, Litvanya’da, on beşinci ve on altıncı yüzyıllar arasında, tamamlanmıştır. Tercüme (bkz. Şek. 2) Tatar toplumunda yapılmıştı ve metni sunuş biçimi açık bir şekilde Türk örnekleri takib ediyordu.[1]

On altıncı yüzyılda birçok Tatar Rus hizmetine girdiğinden, Rus sarayında Kur’an ve içeriğinin bilgisi giderek arttı. 1560’ta, IV. İvan’ın hükümdarlığı döneminde yapılan Dışişleri Amirliği (Prikaz) arşivlerinin bir envanterinde “Tatarların, üzerine şert (şart, yani yemin etme) yapmak için getirildikleri bir Tatar Kur’anı”ndan bahsedildiğini görüyoruz.[2] Bir de ilginç bir not var: “78 yılının (7078=M.S. 1570- E.R.) Mayısı’nda Petr Grigoryev Kur’an’ı imparatora getirdi”. Müslümanların üzerine yemin ettikleri Kur’anlardan biri bize kadar ulaştı. Değişik parçalardan oluşan bir el yazması ve paralel Farsça ve Türkçe metinlerden oluşan bölümleri var.[3] Yemin için kullanılan Ayet 16: 91 altın ile yazılmış. Bir kenara, on yedinci-on sekizinci yüzyıl başları Moskova elyazısıyla yazılmış bir parça yazı yapıştırılmış (Şek. 3):

“Kur’an’ın bu ayeti üzerine şert’in yerine getirilmesi doğrudur ve biz bu ayetin tercümesini vereceğiz: Arapçada Acil adındaki, Arılar Üzerine, bölüm 15.[4] Allah’ın önünde söz verdiklerini yerine getir ve yeminini bozacak hiçbir şey yapma. Çünkü Allah’ı yeminine şahit ediyorsun ve yaptıklarının hepsi onca bilinir”.[5]

Bildiğim kadarıyla, bu bize ulaşmış olan ilk Rusça Kur’an tercüme parçasıdır. Yukarıda adı geçen, paralel Farsça ve Türkçe metinleri olan Kur’an el yazması, Rusya’yı çevreleyen ve onun sınırları içinde var olan Müslümanlık ortamının sembolik bir göstergesi olarak görülebilir.

Rusya’da Kur’an’ın ilk bilimsel incelemesi, tercümesi ve dağıtımı girişimi, Deli Petro’ya aittir. Deli Petro kendi Doğu politikasının kapsamında, Müslüman Doğu’nun sistemli bir şekilde incelenmesi ortamını yaratan bir dizi girişimde bulunmuştur. 1716’daki emirleri uyarınca Kur’an’ın Rusçaya ilk tercümesi St. Petersburg’da yayınlanmıştır. Tekrar tekrar Dmitry Kantemir’e (1673-1723) ya da Petr Posnikov’a (on yedinci yüzyıl sonları-on sekizinci yüzyılın ilk üçte biri) atfedilmesine rağmen tercüme, André du Ryer’ın[6] Fransızca tercümesi üzerinden Rusçaya, bilinmeyen bir çevirmen tarafından yapılmıştır. Yazarı bilinmeyen “Magomet’in Alkoran’ı ya da Türk kanunları”[7] (Bkz. Şek. 4), Du Ryers’ın kendi “Sommaire de la religion des turcs”ü için yazdığı önsözün bir tercümesini de içerir. Kitabın başlığının, sadece Rusya’nın değil, genelde Avrupa’nın tipik yaklaşımını yansıttığına dikkat çekmek önemlidir: “Müslüman” o zamanlar “Türk” anlamına geliyordu.

İslamiyet hakkındaki daha ayrıntılı bilgi edinme ihtiyacı duyan Çar Deli Petro, müttefiği Prens Dmitry Kantemir’i, Muhammed’in hayatı ve Kur’an’ın kapsamını ayrıntılı olarak ortaya çıkarmakla görevlendirdi. Moldavya Hükümdarı Kantemir, bir bilim adamı ve aynı zamanda Berlin Bilimler Akademisi’nin bir üyesiydi. Türkiye’de rehine olarak geçirdiği zaman İslamiyet’i ve Doğu dillerini çok iyi öğrenmesine yaramıştı. Kantemir’in Latinceden tercüme edilen eseri “Sistem Kitabı ya da Muhammed Dininin Durumu” St. Petersburg’da 1722 yılında yayınlanmıştır (Şek. 5).[8]

II. Katerina’nın hükümdarlığıyla Rusya’da Kur’an’ın tarihinde yeni bir dönem başlar. Osmanlı Türkiyesi ile savaşlar ve neticede 1783’te Kırım’ın ve Müslümanların yaşadığı diğer bölgelerin Rusya’ya katılması, buraların yönetimlerinin düzenlenmesi ve yeni vatandaşların pasifize edilmesi için acil önlemler gerektiriyordu. Bu gerçeğin bilinmesi, 1775’te “Osmanlı Sarayıyla Yapılan Barış Nedeniyle Bazı Mâlikhanelere Saray Tarafından Bahşedilen Lütuflar Üzerine” başlıklı manifestonun ve özellikle 1785’te, dinî hoşgörü ve Rusya içindeki Müslümanların haklarını düzenleyen ve garantileyen birtakım maddelerin ortaya çıkmasına yolaçtı.

1782’de bir Rus kalesi olan Ufa’da bir Müftülük açıldı. Altı yıl geçmeden Orenburg Muhammedçi Dinî Konseyi kuruldu ve Müslüman din adamları ilk kez resmî bir dinî sınıf (Ortodoks kilisesine benzeyen) konumuna getirildi. Bir tanesi Moskova’da olmak üzere camiler inşa edilmeye ve aynı zamanda dinî okullar da açılmaya başlandı. Kazan’da, Anapaev, Ahundov ve Amirhanov medreseleri (ilk ikisi 1771’de, üçüncüsü 1780’de) başarıyla açıldı. Birçok Tatar mirza’sı ve Başkır ihtiyarları soyluluğa kabul edildi (dvorianstvo) (1784) ve Müslüman tacirlere Türkistan, İran, Hindistan ve Çin ile yaptıkları ticarette ayrıcalıklar tanındı.

II. Katerina’nın 1787’deki kararnamesiyle Kur’an’ın tam Arapça metni St. Petersburg’daki özel bir işletme olan “Asya Basımevi” tarafından basıldı. Bu, “Kırgızlara”[9] ücretsiz dağıtım amacıyla yapılmıştı (bkz. Şek. 6). Aynı zamanda devletin masraflarını üstleneceği camilerin inşası için emir verilmişti. Kur’an, özellikle bu amaç için dökülmüş harflerle basılmıştı ve Molla Osman İsmail tarafından yapılan çizimlere dayanıyordu. Onun Arapça harf çizimleri, daha önce Rusya’da kullanılan harflerden farklıydı ve o zamanlar Avrupa matbaalarında bulunan Arapça harflerden daha üstün nitelikteydi.[10] Baskının İslamî özellikleri de daha önceki Avrupa baskılardan temelde farklıydı: metin, aynı Molla Osman İsmail tarafından yayına hazırlanmış ve sayfa kenarları ayrıntılı yorumlarla donatılmıştı. Bu Kur’an’ın 1789 ile 1798 arasında beş kez basımı yapılmıştı.

Kur’an’ın Rusya’da yayınlanmış olması gerçeği Katerina tarafından dış politikada, özellikle, imparatoriçeye kendisini İslamiyet’in koruyucusu olarak sunma fırsatını veren Türkiye ile yapılan savaşlarda etkili bir şekilde sömürülmüştür.[11]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ