RUSLARIN TÜRKMEN TOPRAKLARINI İSTİLALARI

RUSLARIN TÜRKMEN TOPRAKLARINI İSTİLALARI

Giriş

Rusların, Türk topraklarını işgale başlaması, onbeşinci yüzyılın sonlarında Moskova kinezliğinin Altınordu Devleti hakimiyetinden çıkmasıyla başlar.[1] Bu tarihten itibaren, Moskova prensliği önderliğinde kurulan güçlü ve merkezi Rus devleti -ki bu merkezilik anlayışı Altınordu Devleti’nin Rusya’ya bir mirasıdır- Türk dünyasına karşı ilk büyük darbeyi onaltıncı asrın ortalarında vurmuştur. 1552’de Kazan Hanlığı’nı ve 1556’da da Astrakan Hanlığı’nı zapt etmiştir.[2] Bu gelişme Türk dünyası için büyük bir yıkım olurken, Rusya’ya uzun yıllar sürecek Asya İmparatorluğu’nun kurulmasında önemli bir başlangıç noktasını oluşturmuştur. Volga vadisinin Rusların eline geçmesi, Orta Asya Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasındaki iletişimi büyük ölçüde sekteye uğratmıştır. Zaten Hazar Denizi’nin güneyinden iletişimi zorlaştıran ve hatta imkansız kılan Şii Safevi İran Devleti’nin varlığı varken, kuzey yolunun da Ruslar tarafından kapatılması Türk Dünyası için telafisi mümkün olmayan yıkımlar getirmiştir. Bu tehlikeyi vaktinde sezen Osmanlı Devleti, özellikle Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa ve Harezm hükümdarı Hacı Mehmet Han, Don ve Volga nehirlerini bağlayan bir tünel kazma ve böylece de Karadeniz’den Hazar’a su yoluyla ulaşma amacını güden programı 1569’da uygulamaya koymuşlar ancak, iyi niyetli ve uzağı gören bu program başarısızlıkla sonuçlanmıştır.[3] İki büyük Türk kütlesi arasındaki kopukluk giderilememiş, bu durum hem her yıl Hac için yola çıkan hacıların işini zorlaştırmış, hem de ticari, ilmi, entelektüel, siyasi, askeri, sosyal ve kültürel alanlarda birlikte harekatı zorlaştırarak, Türk dünyasının topyekün ve parelel kalkınmasını engellemiştir.

Rusların Türk toprakları içerisindeki istilaları Volga vadisiyle sınırlı kalmamış, onaltıncı asrın sonlarına doğru Rusya adına hareket eden Cossack lideri Yermak’ın Ural dağlarını geçip, Kağan Küçüm’ün Siberya Krallığı’na saldırmasıyla Asya kıtasına sıçramış ve sürekli bir yayılmacılık karakteri kazanmıştır.[4] 1840’lara gelindiğinde Rusya, tüm Sibirya’yı alarak Pasifik okyanusuna, Çin ile yaptığı mücadelelerle Amour vadisine ve Moğol Kalmuklarının büyük ölçüde yıprattığı Kazak ordalarının topraklarını alarak da sınırlarını Orta Asya Türk hanlıkları sınırlarına dayamıştır. Burada “Orenburg- Sibirya” hattını meydana getirmişlerdir. Hazar Denizi’nde Yayık (Ural) ırmağının ağzında kurulmuş olan Guriev şehrinden başlayıp, Orenburg ve Orsk üzerinden, Tobol, İşim, Omsk ve İrtiş’i izleyerek Semipolatinsk’ten geçerek Çin sınırına ulaşan bu hat bir sıra güçlendirilmiş Cossack kaleleri olup, hem sınırları korumada ve hem de Türk topraklarına Cossack akınlarının yapılmasında üs görevini yapmaktaydı.[5] Bu hat ile Ruslar, Orta Asya Türk hanlıklarını batı, kuzey ve doğu sınırlarında genel olarak sarmış bulunmakta ve hanlıkların dışarı ile ilişkilerini sınırlamış olmaktaydılar. Rus yayılmacılık zihniyeti gösteriyordu ki Rusların yapacakları sıradaki hareket bu hanlıkları istila etmekti.[6]

Rus tezlerine göre, özellikle bir askeri tarihçi olan Terentyef’in kitabında ve Rus dışişleri sekreteri Prens Gorchakov’un 1864 tarihli bildirisinde ifadesini bulduğu gibi, Rusların Türk topraklarını istilası Türklerin sosyal yaşantılarıyla ve Ruslara karşı tutumlarıyla yakın ilgiliydi. Bu bağlamdan olarak, Türklerin çoğunluğunun göçebe olması itibariyle gösterdikleri aşırı hareketliliğin (mobility) yaratmış olduğu “düzensizliği” ve sürekli ganimet için komşu yerleşik toplumlar üzerine yaptıkları akınları sona erdirmek için alınan tedbirler olarak belirtiyorlardı. Ruslara göre, “medeni” olan kendileri komşu “barbar” veya “yarı-barbar” göçebelerin topraklarını almak zorunda kalmışlar ve doğal sınırlara veya kendilerine eş, yerleşik medeniyetlerin sınırlarına varıncaya kadar bu yayılmayı sürdüreceklerini belirtmişlerdir.[7] Ancak, doğal sınırlara ulaşma tezi, Rusların onaltıncı asırda Ural dağlarına, Hazar Denizi’ne ve Kafkaslar’a ulaşmalarıyla bir noktada başarılmış olurdu. Onaltıncı asırda ulaşılan bu sınırlar, Rus yayılmacılığını durdurmamış, aksine daha kapsamlı istilalara itmiştir. Böylece ortaya attıkları doğal sınırlar tezi, Rus saldırganlığı ve emperyalizmi ile çürütülmüş oluyordu.

Rusların ikinci tezi olan, yerleşik ve medeni toplumların sınırlarına ulaşıncaya kadar yayılma fikri ise, Orta Asya’daki Türk hanlıklarının oldukça iyi gelişmiş yerleşik bir hayatı ve tarihi medeniyeti gözününe alındığında, onların sınırı Ruslar için yayılmanın sonu olmalıydı. Ancak, bu tez de sadece Rusların kendi politik ve diplomatik oyunlarının parçasından başka bir şey olmadığından, 1877’ye varıncaya kadar Ruslar, Orta Asya Türk hanlıklarını yenmişler, stratejik ve ekonomik önemi olan yerleri, örneğin Taşkent, Semerkand, Aral Gölü çevresi ve Hokand Hanlığı gibi, tamamiyle kendi askeri yönetimleri altına almışlar, geri kalan yerlerdeki Buhara ve Hive hanlıklarını da kendi vasalları (bağlı hanlıklar) haline sokmuşlardır. O tarihte, Batı Türkistan’ı tam bir Rus boyunduruğu altına almak için geride sadece Türkmenlerin yaşadığı topraklar kalmıştır.

Rusların bu tezlerini daha ziyade 1860’larda ve 1870’lerde, Orta Asya Türk hanlıklarını ele geçirdikleri sırada vurgulamışlardır. Bunda, İngiliz-Rus emperyalist rekabetinin önemli yeri vardır. Bu tezlerle Ruslar, bir anlamda saldırgan ve yayılmacı politikalarını örtbas edip, kendilerini İngilizlere ve Avrupa’ya karşı masum göstermek istemişlerdir. Bu tezlerin aksine Rusların Türk topraklarını ele geçirmede birçok daha gerçekçi sebepler vardır. Bunlardan, bir Cossack olan Yermak’la başlayan, panslavist devlet adamlarından Count Nikolai İgnatiev (1832-1908), D. A. Miliutin ve komutanlardan General V. A. Perovski, General A. K. Kaufman, General M. G. Cherniaev ve General M. D. Skobelev gibi şahsi ihtiraslarını tatmin için büyük bir imparatorluğun kaynaklarını yayılmacılık ve rütbe uğruna[8] kullanan kişilerin varlığı, Rusların toprağa doymayan aç gözlülüğü,[9] zenginlik ve prestij için ticari yolları kontrol etme isteği,[10] bozkır toplulukları ile giriştikleri tarihi mücadelenin canlı anıları,[11] Ortadoksluk ve Rusluk fikirlerini yayma veya üstün kılma arzusu, Türk toprakları üzerinde yaşayan halkın ve devletlerin geri kalmışlığı, emperyalist düşüncenin oluşturduğu Rus siyaseti ve sıcak sulara inme politikaları gibi sebepler Rusların yayılmacılığında daha etkili olmuştur.[12]

Ondokuzuncu Asrın Ortalarına Doğru Türkmenler

Türkmenler Oğuz boylarından olup, Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1040-1156) önderliğinde ve daha sonra da Moğollar önünde kaçarak, Orta ve Yakın Doğuya giden Oğuz Türklerinin arkada bıraktıkları soydaşlarıdır.[13] Genellikle bağımsız aşiretler halinde yaşayan bu Türk toplulukları, zaman zaman Hive Hanlığı’nın ve zaman zaman da İran’ın hakimiyetini kabul ederek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yaşadıkları coğrafya genel hatlarıyla tarihte “Oğuz Çölü”[14] olarak da isimlendirilen, Moğol istilasının yıkımını en az hissetmiş yerlerden olan Mengışlaktır.[15] Ondokuzuncu yüzyıldaki yaşadıkları alan genel hatlarıyla, batıda Hazar Denizi ve İran ile doğuda Aral Gölü, Hive ve Buhara hanlıklarına; kuzeyde Kazak bozkırları, özellikle Küçük Orda toprakları ile güneyde Afganistan sınırları arasında yer almaktaydı. Bu topraklar genellikle az yağış alan, yazları sıcak ve kurak, kışları ise sert soğuklara maruz kalan bir iklime sahipti. Önemli bir kısmını Kara Kum olarak isimlendirilen çöller oluşturmaktaydı. Bu geniş ve kurak topraklar üzerinde tarıma elverişli ovalar da mevcuttu. Bunlardan Akal vahası ile Tecend ve Murgab ırmaklarının beslediği Merv vahaları meşhurdu. Genellikle kurak düzlüklerin oluşturduğu ülkede dağlık alanlar sınırlı idi. Sadece kayda değer olanı, batıda, İran sınırında yer alan Köpet dağlarıydı.

Bu geniş kurak, yarı-kurak ve kısmen sulanan araziler üzerinde Türkmenler, göçebe, yarı- göçebe ve kısmen de yerleşik bir hayat sürmekteydiler. Bulundukları coğrafyanın ve iklimin zaman zaman yol açtığı hastalık, kıtlık ve zorlukların yanında, normal zamanlarda da zengin bir hayatı destekleyecek özelliği sınırlı idi. Bu sebepledir ki, Türkmen toplulukları oldukça fakir bir hayat yaşıyorlardı. Yaşam tarzlarının, İran ile dini sürtüşmenin ve İran’ın siyasi emellerinin yanında, fakir oluşları, Türkmenleri zaman zaman alamanlar (akınlar) yaparak, gerek İran ve gerekse de Rus köylerinde ganimet toplamaya ve ganimetler arasındaki esirleri ise Hive ve Buhara gibi şehirlerde satarak para kazanmaya itmiştir. Türkmenler için bu akınlar, bir yaşam tarzı, ekonomiye katkı ve siyasi bağımsızlığın simgesi gibiydi.[16] Elbette, Türkmenler asırlardır üzerinde varlıklarını sürdürdükleri toprakları da en iyi şekilde kullanmasını öğrenmişler, hayvancılıkla uğraşmanın yanında, toprakları işlemede, nefis kavun, karpuz ve diğer sebze ve meyvelerle, mısır ve buğday yetiştirerek, kendi ihtiyaçları olan toprak ürünlerini de yetiştirmişlerdir. Bu amaçla, gerek Akal vadisi ve gerekse Merv vahaları ün kazanmıştır.

Kendi boy grupları içerisinde özgürce yaşamayı seçen Türkmenler, çevre ülkelerin kendi üzerlerinde kurmak istedikleri siyasi üstünlüğe şiddetle karşı çıkmışlardır. Çevre ülkelerden doğuda Hive ve Buhara Hanlıkları, batıda ise İran ve Afganistan devletleri ile zaman zaman ilişkiler kurmak ve mücadele etmek zorunda kalmışlardır.

Türkmenlerin Hive Hanlığı’na ve İran Devletine Karşı Bağımsızlık Mücadeleleri Merkezi güçlü bir politik çatı altında toplanıp, birlikte bir devlet kurmaktan uzak olan Türkmen boyları, zaman zaman komşu yerleşik büyük devletlerin hakimiyeti altına girmek zorunda kalmışlar, bu devletlere vergi ve asker vermişlerdir. Diğer bir deyişle, kendi devletlerini kuramayıp, bağımsız hareket eden Türkmen boylarına, komşu devletler saygı duymamış, her fırsatta onları hakimiyet altına alıp, topraklarını istila etmek istemiştir. Bununla birlikte, Türkmenler de kendi bağımsızlıklarını korumak için zaman zaman bir komşu devletin himayesini, diğerinin saldırgan tutumuna karşı aramışlardır. Bu sebepledir ki, 1822’de Buhara ordusu Merv’i istila edince, Tekeler gönüllü olarak Hive Hanlığı’nın hakimiyetine girmiş ve Buhara’ya karşı Hive ile yakınlaşmayı kendi siyasetlerine daha uygun görmüşlerdir. Ancak, 1855’te bu defa Koşut Kağan liderliğinde Hive’ye karşı ayaklanmışlar, Hive Hanı Muhammed Emin komutasında üzerlerine gelen orduyu yenip, hanı esir edip, başını kesmişler ve bir iyi niyet gösterisi olarak da kesik başı İran’ın Kajar Şah’ına göndermişlerdir.[17]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ