RODOS ve ON İKİ ADA’NIN İTALYANLARCA İŞGALİ

RODOS ve ON İKİ ADA’NIN İTALYANLARCA İŞGALİ

GİRİŞ

Ulusal birliğini sağlayıp yeni bir güç olarak ortaya çıkan İtalya, diğer Avrupa devletleri gibi sömürgecilik politikasını benimsemiştir.

Sömürgecilik yarışında geç kaldıklarının farkında olan İtalyanlar, kolayca ulaşabilecekleri Kuzey Afrika’ya yöneldiler. İtalyan emperyaliz­mi kendisine ilk sömürge alanı olarak Tunus’u seçti. Roma İmparatorluğu’nun eski bir eyaleti olan Tunus, coğrafi bakımdan İtalya’ya yakınlı­ğı yanında sürekli artmakta olan İtalyan nüfusunun yerleşmesi için de uygun bir bölge idi. Tunus’a İtalyan hükümetleri tarafından teşvik edi­len yoğun bir göç başladı. Viyana kongresi sırasında Tunus’ta 2.000 Fran­sız’a karşılık 10.000 İtalyan yaşıyordu[1]. Ne var ki, Tunus’a göz diken yalnızca İtalya değildi; 1830 da Cezayir’e yerleşen Fransa’da yıllardır Tunus ile ilgileniyordu. 1881’de Fransa’nın Tunus’u işgalinden sonra İtalya, Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprakları olan Trablusgarb ve Bingazi’yi müstakbel sömürgeleri olarak görmeye başlamıştır.

İtalya, Trablusgarp ve Bingazi’yi işgal etmek için hemen harekete geçmedi; hazırlık devresi yaklaşık otuz yıl sürdü. Bu süre zarfında İtal­yan emperyalizminin öncü kuvvetleri Trablusgarp ve Bingazi’ye yerleş­tiler; Banco Di Roma sürdürdüğü faaliyetlerle ülkenin İktisadî hayatına egemen olurken İtalyan okulları ve misyonerleri de işgale zemin hazırla­maya çalıştılar[2]. Bu arada İtalyan diplomasisi de boş durmadı. Trablusgarp ve Bingazi’nin İtalyan nüfuz alanı olduğunu gizli antlaşmalarla büyük devletlerin hepsine kabul ettirdi[3].

1911 yılına gelindiğinde İtalya’nın işgal hazırlıkları tamamlanmak üzereydi. İtalyan Hükümeti, 1911 Temmuz’unda Avrupa başkentlerin­deki elçilerine bulundukları devletler nezdinde teşebbüse geçerek İtalya’nın işgal harekâtını başlatmak niyetinde olduğunu bildirmeleri talima­tını verdi.

İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya ve Avusturya, İtalya’nın isteğine olumlu cevap verdiler. Yalnız savaşın Balkanlara sıçramasını istemiyor­lardı[4].

İtalya, askeri ve diplomatik hazırlıklarını tamamladıktan sonra 29 Eylül 1911’de Osmanlı Devletine savaş ilan etti[5]. İtalyan askerî ve siyasî çevreleri Trablusgarp ve Bingazi’yi kolayca işgal edebileceklerini tahmin ediyorlardı. Böyle düşünürlerken pek de haksız sayılmazlardı; zira İtalyan işgal tehlikesine bir türlü ihtimal vermeyen Hakkı Paşa Kabinesi son ana kadar savunma tedbirleri almadığı gibi var olan ted­birleri de adeta İtalyanlara davetiye çıkarırcasına zayıflatmıştı. Savaş başladığı sırada Trablusgarp’ı savunacak ne askerî güç ne de vilayetin başında vali ve kumandan vardı. Kuzey Afrika’daki bu son Osmanlı toprağı kaderiyle baş başa bırakılmışa benziyordu[6]. Buna rağmen mo­dern silahlarla donatılmış, sayıları yüz bini bulan İtalyan işgal kuvvet­leri azmin ve inancın direnişi karşısında umduğu kolay galibiyeti bula­madı. Gönüllü Türk subaylarının direnişin başına geçmelerinden sonra İtalyan işgal kuvvetlerine karşı başlatılan düzenli saldırılarda direniş kuvvetleri büyük başarılar elde ettiler[7]. İtalya, geriye dönüş köprülerini atmak için 5 Kasım 1911’de Trablusgarp ve Bingazi’yi topraklarına kattığını ilan etti[8].

I. İTALYA’NIN SAVAŞI DENİZLERE KAYDIRMAK İÇİN BÜYÜK DEVLETLERİN ONAYINI ALMASI

Savaşın fazla uzamasını istemeyen İtalya, ilhak kararının etkili olmadığını görünce Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için savaşı başka alanlara kaydırmayı düşünmeye başladı. Böyle bir teşebbüs İtalya’ya bir çok yararlar sağlayabilirdi. Her şeyden önce Trablusgarp ve Bingazi’ye yardım gönderilmesinin önüne geçilecekti. Savaşın yayıldığını gören Osmanlı Devleti, ciddi şekilde barışı düşünecek; uğranılan başarısızlıklardan dolayı İtalyan kamuoyunda meydana gelen hoşnutsuzluk bir nebze de olsun hafifletilebilecek; Balkanlarda statükonun bozulmasını istemeyen büyük devletlerin barışı sağlamak için harekete geçmeleri sağlanabilecek ve Şark’da İtalyan ticaretine karşı Osmanlı Devletince başlatılması düşünülen boykotu önleyebilecek bir baskı oluşturabile­cekti[9].

Osmanlı Devleti, İtalya’nın niyetini öğrenmekte gecikmedi. Dış temsilciliklerden gelen haberlerde İtalya’nın Akdeniz ve Ege Denizin’deki yerleşim merkezlerine karşı harekete geçebileceği belirtiliyordu[10]. Ne var ki, İtalya’nın savaşı Akdeniz ve Ege Denizi’ne kaydırma planını büyük devletlere bildirmeye hazırlandığı 1911 yılı Ekim ayı ortalarında Osmanlı hükümeti, İtalya’nın savaşı Akdeniz’e kaydıracağına dair istihbarat bilgilerine fazla itibar etmedi. Said Paşa Kabinesi’nin yaptığı değerlendirmelere göre böyle bir ihtimal oldukça zayıftı; Selanik lima­nına karşı girişilecek bir saldırı, İtalya’nın savaşın Balkanlara sirayet etmeyeceğine dair taahhütlerine ters düşecekti. Böyle bir teşebbüsün, Avusturya’nın şiddetli muhalefetiyle karışılacağı düşünülürse İtalya’nın Selanik’e saldırma ihtimali yoktu. İzmir’in bombalanmasına, bu şehirde büyük ticari çıkarları bulunan İngiltere Hükümeti rıza göstermeyecek­ti. Beyrut’taki Fransız çıkarlarını ise savaş gemileri koruyordu; bu du­rumda İtalya, Beyrut’a saldırıyı aklının köşesinden bile geçiremeyecekti. Geriye, İtalya’nın askerî harekâta kalkışabileceği bölge olarak Adalar ve Çanakkale Boğazı kalıyordu. Ancak, Boğazların Osmanlı Devleti’nce uluslararası trafiğe kapatılmasından en çok Rusya’nın zarar göreceği göz önüne alınırsa Boğazlara saldırı ihtimali de zayıf görülüyordu[11].

İtalya, Akdeniz’de harekete geçmeden önce büyük devletlerin ona­yını almak istiyordu. İlk başvuru Avusturya’ya yapıldı. Avusturya’nın İstanbul’daki elçisi Pallavichi Ekim 1911 ortalarında hükümetini İtalya’nın niyetinden haberdar etti. Avusturya Hariciye Nâzırı Aerental böyle bir teşebbüsün balkanlarda statükoyu bozacağını ve 1887 tarihli üçlü İttifak antlaşmasının 7. maddesiyle tesbit edilmiş Avusturya çıkarlarına zarar vereceğini ileri sürerek karşı çıktı. İtalya Hariciye Nâzırı San Giuliano, Aerental’i ikna etmek için yoğun bir çaba harcadı.

Taraflar arasındaki diplomatik temaslarda İtalyanlar, Osmanlı Hükümeti’ni barışa zorlamak için Ege Denizi’ndeki birkaç adanın işgal edilmesinin veya Anadolu sahil kentlerinden birine çıkartma yapmanın Üçlü İttifak’a aykırı olamayacağını ileri sürüyor, hatta Rodos ve Oniki Ada’nın Avrupa’da değil, Asya’da bulunduklarını iddia ediyorlardı[12].

İtalya’nın Ege Denizi’nde yapmayı tasarladığı harekâttan haberdar edilen Almanya, başlangıçta ilgisiz davranmış, yalnızca savaş alanının genişlemesinin barışı tehlikeye sokabileceğine dikkat çekmiş, daha son­ra da Alman İmparatoru II. Wilhelm, Osmanlı Devleti’nin Rodos ve Oniki Ada’da önemsenecek bir askerî kuvveti bulunmadığından Adaları işgal etmenin İtalya’ya hiçbir yarar sağlamayacağını iddia etmiştir[13].

Türk-İtalyan savaşının Osmanlı Devleti’nin üzerinde yaratacağı etkilerden yararlanıp Boğazlar üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan Rusya, İtalya Akdeniz’de harekete geçmek istediğinde, Hariciye Na­zırı Sazanof, İtalya’yı teşvik etmekle kalmamış, İtalya Türkiye’yi bir iki hayatî noktasından vurursa Rusya’nın memnun olacağını ve bunun Rus isteklerine sürekli muhalefet eden Türklerin burnunu sürteceğini söylemiştir[14].

Fransa ve İngiltere’nin yaklaşımları da diğer devletlerinkinden fark­lı olmamıştır. Fransız Hükümeti, Osmanlı Devleti barışa yanaşmadığına göre İtalya’nın hareket serbestisine sahip çıkması gerektiğini düşünüyor­du. İngiltere ise, İtalya’nın girişeceği harekât çıkarlarını zedelemediği sürece Adaların işgali ve Türk şehirlerinin taciz edilmesinde bir mahzur görmüyordu[15].

Bu durumda İtalyan isteklerine Avusturya dışında muhalefet eden yoktu. Aerental, Müslümanların Avrupa devletlerine karşı ayaklanabileceklerini ileri sürerek geçici dahi olsa Adaların işgaline karşı çıkıyordu.

İtalya, Üçlü ittifak anlaşmasını yenilememe tehdidiyle Avusturya’yı yumuşatmayı başardı. Üstelik Hariciye Nâzırı Aerental’in 17 Şubat 1912’de ölümü ve yerine geçen Berchtold’un Avusturya-İtalya ilişkilerini düzeltme eğiliminde olması işi daha da kolaylaştırdı ve Avusturya da işgalin geçici olması kaydıyla Rodos ve Oniki Ada’nın işgaline razı oldu[16].

Rodos ve Oniki Ada

II. OSMANLI DEVLETİ’NİN SAVAŞIN DENİZLERE KAY­MASINI ÖNLEMEYE ÇALIŞMASI

İtalya bu gayret ve çabaları sarfedip girişeceği askerî harekâta dip­lomatik zemin hazırlarken acaba Bâbıâli ne yapıyordu? Osmanlı Hükümeti’nde Avusturya-İtalya ilişkilerinin iyi olmamasının savaşın Akdeniz’e kaymasını önleyeceğine dair bir düşünce hakimdi. Bu düşüncenin şekillenmesinde Viyana elçiliğinden alınan bilgiler önemli rol oynamak­taydı. 13 Kasım 1911 tarihli Viyana elçiliğinden gönderilen bir yazıda Avusturya Hükümeti’nin İtalyan donanmasının Akdeniz sularında giri­şeceği bir taarruzun tarafsız devletlerin çıkarlarını yaralayacağından hiçbir devletin İtalya’yı desteklemeyeceği, Avrupa kabinelerinin Akdeniz adaları ve limanlarını hedef alan tecavüz fikrinden İtalyan Hükümetini vazgeçirmek için Roma’da nüfuzlarını kullanmaktan geri kalmadıkları, fakat İtalya’nın tasavvurlarını gizlediği bildiriliyordu[17].

Bâbıâlî, İngiltere nezdinde yaptığı teşebbüsle Sir Edward Grey’den İtalya’yı adalara ve liman kentlerine saldırma fikrinden vazgeçirme hu­susunda yardımını istedi. Grey’in cevabı gayet kısa ve net idi. İngiltere tarafsız bir devlet olarak fazla bir şey yapma imkanına sahip değildi. İngiltere Hariciye Nazırı, hükümetinin şimdilik İtalya’nın Akdeniz’de harekete geçmeyeceğinden kesinlikle emin olduğunu belirtmekten de geri kalmıyordu[18].

Londra elçisi Tevfik Paşa, İngiltere’nin tutumuyla ilgili Sadarete gönderdiği 1 Aralık 1911 tarihli telgrafında İngiliz Hükümeti’nin teşeb­büsleri sonucu İtalya’nın Adalara ve limanlara saldırıda bulunmayaca­ğına dair teminat verdiğini bildiriyordu.

Sadrazam Said Paşa, bu bilgiler ışığında İngiltere’nin savaşın Ak­deniz’e kaymasını istemediğine kanaat getirmişti. Yine de Adalarda, kıyı kentlerinde ve Çanakkale Boğazı’nda savunma tedbirlerinin alın­ması gereğine inanıyordu[19]     .

Said Paşa, Fransa’nın İstanbul büyükelçisiyle görüşerek İtalya’nın tasavvurları hakkında Fransa’nın nasıl bir tavır takınacağını öğrenmek istedi. Elçi, İtalya’nın yakın bir zamanda sonucu belirsiz böyle bir te­şebbüste bulunamayacağını, bu hususta İtalyan Hükümeti’nin Fransa’ya teminat verdiğini ve telaşa gerek olmadığını söyledi[20].

Bu cevapla yetinmeyen Bâbıâlî, Paris elçisi Rıfat Paşa’ya, konuyu Fransız Başbakanı Poincare’den sorması talimatını verdi. Paşa, aldığı talimat üzerine Poincore ile yaptığı görüşmede, Osmanlı Devleti’nin, Fransız Hükümeti’nin İtalya’nın Akdeniz’deki faaliyetlerine yardım ettiğine ve girişeceği askerî harekâta hoşgörüyle baktığına ilişkin bil­giler aldıklarını söyledi ve bunların doğru olup olmadığını sordu. Poinca­re, İtalya’nın vaatlerine aykırı olarak Akdeniz’de faaliyet icra edemeyeceğini, ne doğrudan doğruya ne de dolaylı yoldan böyle bir faaliyetten haberdar olmadıklarını ve Bâbıâlî’ye ulaşan bilgilerin doğru olmadığı cevabını verdi. Fransız Başbakanı, Osmanlı Hükümeti’ne bazı tavsiye­lerde de bulundu. Bu şartlarda Türkiye’de bulunan İtalyanların sınırdışı edilmesi ve Boğazların kapatılması gibi tedbirlerin alınması, İtalyan Hükümeti’ni misilleme yapmaya sevk edeceğini, söz konusu tedbirlerin İtalya’nın Anadolu sahillerine saldırması halinde alınmasını istiyordu[21].

İngiltere ve Fransa, Osmanlı Hükümeti’ne güven vermeye çalışırken gerçekte İtalya ile yaptıkları gizli antlaşmalara göre hareket ediyor­lardı. Bir taraftan İtalya’ya Akdeniz’de harekete geçebileceğini söyler­ken, diğer taraftan Bâbıâlî’ye İtalya’nın Akdeniz sahillerine ve Çanakka­le Boğazı’na saldırmak niyetinde olmadığını ve bu konuda kendilerine teminat verdiğini söylemekle Osmanlı Devleti’ne karşı Avrupa emperya­lizminin izlediği iki yüzlü politikanın bir örneğini sergilemekteydiler.

İtalya’nın Beyrut’a saldırısından önce düşmanın savaşı diğer Os­manlı topraklarına yayacağına dair söylentiler kuvvetlenmeye başla­mıştı. Hariciye Nâzırı Asım Bey, Osmanlı elçilerine çektiği telgraflarla “İtalya’nın Adalar Denizi’ne tevsi-i muhasamat ile sevâhil-i Osmaniye’ye hücum ettiği takdirde Hükümet-i Seniyye tarafından Memâlik-i Os­maniye’de bulunan Italyanlara karşı ittihaza mecburiyet hâsıl olacak tedâbir-i zecriye ve sairevi devletlere tebliğ etmeleri talimatını ver­mişti”[22].

20 Şubat 1912’de Osmanlı elçilerinin bu talimat üzerine yaptıkları diplomatik teşebbüslerle ilgili telgrafları gelmeye başlamıştı. Londra’dan gelen telgrafta Tevfik Paşa, İngiltere Hariciye Nezareti Müsteşarıyla yaptığı görüşme hakkında bilgi veriyordu:

“İtalya Hükümeti’nin Adalar Denizi’nde icrây-ı faaliyet ey­lemesi ihtimâli hakkında telgrafname-i nezâretpenahilerinin vusûli akabinde Hâriciye Müsteşarıyla görüşerek mevzû-ı bahs olan tedâbirin tatbikini davet edebilecek olan ahvâl-i anlatdım. Müşarünileyh ajanslar tarafından işâ’ edilen havâdislerin bi-esas olduğum ve gayr-i muhtemel olduğunu söy­ledi. Rusya’nın Boğazların şeddi muvâcehesindeki endişesini biliyoruz. Elbette Hükümet-i Seniyye düşman tarafından vukûı melhûz bilcümle muhâcemâta mukabele için kâffe-i tedâbir-i ihtiyatiyeyi ittihaz eylemelidir. Ancak elyevm hücuma delalet ider hiçbirşey mevcut olmadığı için Boğazların seddu gerek Rusya tarafından ve gerek tarafımızdan hüsn-ü kabul edilmiyecektir…” 

Paşa, tarafsız devletlere zarar verebilecek bir tedbirin şimdiye ka­dar haklı taraf olduğumuzu kabul eden Hükümetlerin fikirlerini değiş­tirebileceğini ve Avrupa kabinelerinin müttefiklerini muhafaza kaydıyla ilhak kararını kabule mecbur ederek savaşa son vermek için Osmanlı Devleti’ne baskı yapabileceklerine dikkat çekmekte ve Türkiye’de ya­şayan İtalyanların savaş esiri sayılmasını hem devletler hukukuna ay­kırı bulmakta hem de bunların iskan ve iaşelerinin büyük problemler yaratacağını ileri sürmekteydi[23].

Petersburg’da bulunan Osmanlı elçisi Tarhan Paşa, Rus Hariciye Nazırı Sazanof ile görüşmüştü. Osmanlı Devleti’nin böyle bir teşebbüste bulunmalarından üzüntü duyacağını belirten Sazanof, İtalya’nın hare­kete geçeceğine dair ne Roma’daki Rus elçisinin ne de Petersburg’daki İtalyan elçisinin hiçbir bilgi vermediklerini ve hatta bu haberin hangi ajans tarafından yayınlandığı dahi bilmediğini söylemişti. Rus hariciye Nazırı, Osmanlı topraklarında yaşayan ve hiçbirisi muharip olmayan İtalyan vatandaşlarının sınırdışı edilmesinin hukuk kuralları açısından hoş görülemeyeceğini ve böyle bir uygulamanın Avrupa kamuoyunu Türkiye aleyhine çevireceğinden bu yola başvurulmamasını tavsiye et­mekteydi. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin Boğazları kapatma tehdidine değinen Sazanof, bunun Rusya Ticaretini ağır şekilde yaralayacak bir tedbir olacağını, Osmanlı Hükümeti’nin nefs-i müdafaa ve Çanakkale Boğazını korumak için her türlü ihtiyat tedbirini almak hakkına sahip olduğunu, fakat Boğazları, tarafsız devletlerin, özellikle de Rusya’nın ticaretine darbe vuracak şekilde kapatamayacağını söylemişti[24].

Berlin sefiri Osman Nizami Paşa da Alman Hariciye Nâzırı Kiderlen Vahter’i ziyaret edip Hükümet’inden aldığı talimata ilişkin bilgi vermiş­tir. Bu görüşmede Alman Hariciye Nâzırı da İtalya’nın Adalar Denizi’ndeki tasavvuruna dair hiçbir malumâtı olmadığını, yalnız İtalya’nın bir müttefik olarak Almanya’nın yardımını görememekten şikayet ettiğini, Osmanlı Devleti’nin sahillerini savunmak için gerekli her türlü tedbiri almaya hakkı olduğunu söylemişti. Fakat Almanya’nın himayesinde bulunan İtalyan vatandaşlarının savaş esiri sayılmasını doğru bulmu­yordu. Kiderlen Vahter, İtalya’nın Osmanlı topraklarındaki çıkarlarını korumakla görevli Almanya’nın İstanbul elçisi Baron Marchall’ın İtal­yan menfaatlerinden çok Osmanlı menfaatlerini korumaktan şikayetçi olduğunu ve Rusya Hükümeti’nin elçinin izlediği siyasetin fazlasıyla Türk yanlısı olmasına dikkat çektiğini söyleyerek Almanya’nın Türk dostu olduğunu vurgulamaktan da geri kalmamıştı.

Viyana sefiri Madrodini Bey, İstanbul’dan aldığı telgrafın içeriğini tebliğ etmek için Avusturya Hariciye Nezareti’ne gittiğinde yeni atan­mış olan Berdhold henüz daha göreve başlamamış olduğundan Baron Müllerle görüşmüştü. Baron, Osmanlı elçisinin söylediği şeylerden haber­dardı. Avusturya’nın İstanbul elçisi Pallavichi, Bâbıâlî’nin niyeti hakkın­da bir telgraf çekerek hükümetini yapılacak teşebbüsten haberdâr etmişti. Baron Müller, büyük devletlerin İtalya’nın ilân ettiği ilhak kararını protesto etmekle yükümlü olmadıkları ve hele Avusturya gibi bir müttefikin bunu yapmasının doğru olmayacağı fikrindeydi. Tarafsız devlet­lerin menfaatlerinin asla ihlal edilemeyeceği kanaatindeydi. Baron Mül­ler, Osmanlı Hükümeti’nin isteklerinin Hariciye Nazırı’na iletilmek üze­re yazılı olarak verilmesini istemiştir[25].

Osmanlı elçilerine verilen cevaplar, büyük devletlerin hasta adamı iğfal politikasının birer örneği idi. Bâbıâlî’nin söz konusu teşebbüsü ya­pılmadan önce Avusturya dışında diğer devletler, İtalya’nın Ege Denizi’nde harekâta geçme kararını onaylamışlardı. Osmanlı siyasî çevreleri, büyük devletlerin oynadığı oyundan haberdar olmak bir yana, şüphe bile etmiyorlardı.

Rusya’nın Roma büyükelçisinin 1912 yılı Mart ayı başında İtalya’nın içinde bulunduğu durumla ilgili Petersburg’a gönderdiği bir rapor, Bâbıâlî’nin eline geçti. 4 Mart 1912 tarihli raporda, İtalya’nın bu tarih­ten itibaren savaşa iki ay devam edebilmesi için gerekli paraya sahip ol­madığı, savaşı devam ettirebilmek için borç almak zorunda olduğu, Trablusgarp’taki askerlerinin manevi bakımdan tam bir çöküntü içerisinde bulunduğu ve İtalya’ya geri dönmek istedikleri ve bu sebeplerden do­layı savaşa bir an önce son vermek niyetinde olan İtalya’nın bu şart­larda Akdeniz ve Ege Denizi’nde bir harekâta girişmesinin mümkün gö­rülmediği belirtiliyordu. Bu rapor, Said Paşa kabinesince İtalya’nın ada­lara, kıyı kentlerine ve Boğazlara saldırmak niyetinde olmadığını, mak­sadının, bu şayiayı yaymakla Osmanlı Hükümeti’ni barışa zorlamak ol­duğu şeklinde değerlendirildi[26].

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ