PATRONA HALİL AYAKLANMASI’NI HAZIRLAYAN ŞARTLAR VE İSYANIN PÂY-I TAHTTAKİ ETKİLERİ

PATRONA HALİL AYAKLANMASI’NI HAZIRLAYAN ŞARTLAR VE İSYANIN PÂY-I TAHTTAKİ ETKİLERİ

Osmanlı Devleti’nin sınırları dahilinde, bazen İstanbul’da bazen memleketin muhtelif köşelerinde zaman zaman isyanlar meydana gelmiştir. Kimi zaman taht değişikliği ile, kimi zaman ise isyancıların ele başılarının ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandırılan isyanların temelinde, iktisadi, siyasi ve sosyal pekçok sebeplerin olduğu, ancak küçük bir bahane ile cereyan edip, geniş alana sirayet ettiği muhakkaktır. Nitekim isyanın elebaşısının adıyla tarihe geçen 1730 Patrona Halil Ayaklanması da sonuçları itibâriyle, Pây-ı Taht’ta ortaya çıkan isyanların en şiddetlilerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.[1]

Söz konusu isyanın nasıl patlak verdiğine geçmeden önce, bu isyanın sebeplerinin köklerinin uzandığı, Osmanlı Devleti’nin XVII-XVIII. yüzyıl siyasi, sosyal ve ekonomik ahvalinin genel bir tasvirinin yapılmasının yerinde olacağı kanaatindeyiz. Bu bağlamda bizzat birinci el kaynaklar diye adlandırdığımız, dönemin tarihçisi Sâmi ve Şâkir ve Suphî Tarihi’nden faydalanılacağı gibi, resmi tarihçi olmamakla beraber dönemin olaylarına şahitlik edilerek kaleme alınmış, Abdi Târihi, Destâri Sâlih Târihi, Târih-i Göynüklü gibi eserler kullanılacak, bu arada konuya ilişkin kaleme alınmış değerlendirme eserlerden de faydalanarak olaya ilişkin toplu bir bakış açısı verilmeye çalışılacaktır.

Osmanlı Devleti’nin XVIII. Yüzyılın İlk Yarısındaki Genel Durumu

A. İktisâdi Şartlar Açısından

Osmanlı Devleti’nin mâliyesi, 1683 II. Viyana yenilgisinin ardından Avrupa devletleri (Fransa, Avusturya, İngiltere) ile yapılan ve 16 yıl gibi uzun süreli olan savaşlar dolayısıyla oldukça kötü bir durum arz ediyordu. Sadece düzenlenen sefer münâsebetiyle hâzine boşalmamış, halk artan vergiler sebebi ile iktisâden çökmüş, bunun körüklediği soygun ve baskınlardan reâyâ bitâb düşmüş, memlekette nizam ve asayiş kalmamıştı.[2] Nitekim ülkenin iktisâden içinde bulunduğu kötü durumun farkında olan Vezir-i âzam Amcazâde Hüseyin Paşa’da Karlofça Barışı’nın (1699) hemen ardından ilk iş olarak idâri, mâli, askerî düzenlemelere yönelmiş, donanmanın ıslâhını ve hudut kalelerinin tahkimini ele alarak, eyâletlerdeki başıboşluk ve bozukluğu giderecek düzenlemelere girişmiştir.[3] Ancak 1703 Edirne Vakası her ne kadar cebecilerin, ulûfeleri ve Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin hısım-akrabayı koruyup gözetmesine tepki olarak çıkardıkları kargaşalık olarak görülse de, Sultan II. Mustafa’nın (1695-1703) tahttan gidişine ve mevcut problemlerin biraz daha katlanarak III. Ahmed Dönemi’ne (1703-1730) sarkmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla yukarıda izâh ettiğimiz üzere ülkede harpler ve ağır vergiler dolayısıyla sıkıntı çeken bir reaya ve esnaf sınıfından söz edilebilirdi. Çözüm olarak, reâyâ, kendini daha güvende hissedeceğine inandığı yerlere göç etmeye, ticarete yönelmeye ve özellikle iş imkânlarının geniş olduğuna inandığı şehir merkezlerine akın etmeye başlıyordu. Bu durum, zirai sahaların işlenemez ve devletin mahsulattan tahsil ettiği vergilerin alınamaz duruma gelmesine sebep olduğu gibi, şehirlere yığılan reaya kesiminin burada oluşturdukları işsiz halk yığınları da asayişsizliklere neden oluyordu. Ve bu durum yerli, şehirli olan halkı memnunniyetsizliğe itiyordu. Öte yandan taşralardan zirâi alanlarını terk ile şehre ve özellikle İstanbul’a -esnafın bazı vergi muafiyetlerinin bulunması hasbiyle- göçen reayalar diğer yerli ticaret erbabı ve esnafın işini zorlaştırdıkları gibi, yeniçerilerin de ticaret ile meşgul olmaları da bu kesimin şikâyetlerini artırıyor, hülâsa gidişâttan memnun olmayan “hoşnutsuzlar grubu”nun sayıları gün geçtikçe fazlalaşıyordu.[4]

Böyle bir dönemde tahta çıkan ve dolu bir hazinenin güç anlamına geldiğine inanan Sultan III. Ahmed, cülûsunu takiben hazineyi doldurmak için uygulamalar başlatmıştır. Bir yandan memleketin çeşitli yerlerindeki gümüş madenlerini işlek hale getirtmeye uğraşırken, bir yandan mevcut vergileri artırıyor, bir yandan yeni vergiler koyuyor, diğer yandan da maaşlardan yapılan kesintiler ile birikim sağlamaya ve özellikle hazineden mahlûller adına yapılan maaş ödemelerine 1715’te yeni bir yoklama yaptırarak engel olmaya çalışılıyordu.[5] Bunların yansıra III. Ahmed eskiden beri süregelen paranın tashihi meselesi ile uğraşmış, memâlik-i mahrûse’de züyuf akçanın ve kenarları kesik paranın kullanımını yasaklamıştır. Bu hususta 11 Receb 1140 (22 Şubat 1728) tarihinde “fi-mâba’d Şehr-i İstanbul’da ve Memâlik-i Mahrûse’de kesik para ve züyûf akça geçmeyüb, bi-z-zât darbhâne-i âmirede kat’ olan akça geçsün”[6] şeklinde sâdır olan fermânı âli mûcibince her ne kadar kesik paralar toplanıp, cedid para tedâvüle sokulmaya ve mâl-ı mîrîye fayda temin edilmeye çalışılmışsa da, bir sonuç sağlanamamış, eski uygulamaya devam edilmişti. Para piyasasındaki bu dengesizliğin, gümüş paranın gerçek değeri ile itibâri değeri arasındaki farklılığın esnafı ve halkı olumsuz yönde etkilediği, alışverişleri kesintiye uğrattığı, bu halin ise hoşnutsuzluğa ve hatta yer yer nizâ ve kavgaya sebep olduğu bir gerçektir.[7]

B. Sosyal ve Siyâsi Şartlar Açısından

1730 İsyanı’nın sebepleri arasında, dönemin yazarları[8] tarafından da sıkça zikredilen hususlardan, saray çevresindekilerin zevk ve sefa içinde, ısraf derecesine varan eğlenceleri, helva sohbetleri şüphesiz önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim halk, kendilerinden toplanan vergilerin kasırlar, saray ve köşkler yapımına, lâle bahçelerinin süslenmesine[9] harcandığını müşâhede etmekte, beri tarafta kendi sefâleti ile mukayese ettiğinde bu durum nefretlerine mucib olmakta idi. Denilebilir ki yukarıda izâh ettiğimiz iktisâdi sebepler dolayısıyla, 1730 İsyanı’nı karşılayan senelerde İstanbul’da bariz bir şekilde buhran hüküm sürmekte, millet işsizlik, parasızlık ve gıdasızlıktan bunalmış görünmekte idi.[10]

İstanbul halkı bu sıralarda İstanbul’un çeşitli semtlerinde sık sık vuku bulan yangınlardan da muzdaripti. Öyle ki, misal olması açısından 1 Muharrem 1142 (27 Temmuz 1729) senesinde öğlen vakitlerinde keresteci dükkanında çıkan bir yangın 19 saat sürmüş, pek çok mükellef saraylar, camiiler, mescidler, hamamlar, evler, kiliseler rüzgârın da şiddeti ile yanıp kül olmuştu.[11] Kaldı ki bu yangınlar oldukça sık yaşanıyordu. Dolayısıyla evini, işyerini, ibâdethânelerini kaybeden halkın, yeni köşk ve kasırların yapımına pek hoş bakmayacağı âşikârdır. Öte yandan Sadâbâd’da yapılan ziyâfetlerin, helva toplantılarının mutâd hâle dönüştüğü görülmekte idi. Meselâ bu toplantılardan biri 23 Muharrem 1142’de (18 Ağustos 1729) Eşref Hân’ın elçisinin İstanbul’da bulunduğu bir zamanda yapılmış, ziyâfetin ardından top, tüfenk ile gece şenliği düzenlenmiş, “azim zevk, sefâlar” olunmuştu.[12]

Siyâsi açıdan bakıldığında ise, Osmanlı Devleti’nin İran ile mücâdele halinde olduğu görülmektedir. Bu mücâdelenin temelinde aslında Osmanlı Devleti’nin İran’ın içinde bulunduğu taht kavga ve karışıklığından faydalanma isteği yatmaktadır. Nitekim bu şekilde, Karlofça Antlaşması’ndan beri (1699) Avrupa cephesinde kaybedilen toprak kaybının şark yönünde ilerlenerek bir ölçüde telafi edilmesi arzusu gerçekleşecekti.

Osmanlı Devleti’ni de etkileyen İran’daki bu iç karışıklıklar ise şöyle gelişmişti: 1722’de İran Şâhı olarak tahtta, Şah Safi Süleyman’ın oğlu Şah Hüseyin bulunuyordu. Şah Hüseyin’in iktidarının son senelerinde idâredeki gevşekliği yüzünden ülkede yer yer isyanlar baş göstermişti. Bunlardan en önemlisi Doğu İran’daki Türk aşiretleri reislerinden Afganlı Mahmud Hân’ın isyanıdır. Kirman, Yezd ve Meşhed’i alan Mahmud, 1722’de Safevi payitahtı olan İsfahan’ı kuşatmıştır. İşte İran’ın içinde bulunduğu bu vaziyet, Osmanlı sınır valileri tarafından -Erzurum ve Bağdat valileri- merkeze bildiriliyor ve müdahele için ortamın uygun olduğu telkinleri yapılıyordu.

Damad İbrahim Paşa başkanlığında mecliste yapılan görüşmelerden Mayıs 1722’de Iran illerinin Afganlılardan korunması için, müdahelede bulunulması kararı çıkmıştır.[13] Bu doğrultuda İran’a açılan seferden önemli muvaffakiyetler elde edilmiş, Kafkasya’daki İran toprakları, Ruslar ile 24 Haziran 1724 tarihinde yapılan bir anlaşma ile paylaşılmış,[14] Azerbaycan ve İrak-ı Acem gibi İran’ın önemli bölgeleri işgal edilmişti. Ancak Şah Tahmasb’ın, İran’ı içinde bulunduğu parçalanmışlıktan kurtararak Afşar aşireti reisi ve en büyük destekçisi, Kapıcılar Kethüdası Tahmasb Kuluhan ile Osmanlı Devleti’ne yönelerek Hemedan, Tebriz, Ferehan, Yezdicurd gibi önemli merkezleri almaları halkın iktidara olan güvensizliğini pekiştirmiş, nefretlerine sebep olmuştur. Öyle ki Vezir-i âzam Damad İbrahim Paşa bu kötü vaziyetten ancak Sultan III. Ahmed’in İran’a karşı bizzat sefere çıkması ile kurtulunacağına inanıyordu. Nitekim 15 Muharrem 1143’te (31Temmuz 1730) Padişah’ın tuğları Üsküdar’a gitmiş,[15] üç gün sonrada Sultan III. Ahmed Üsküdar’a revân olmuştur.[16]

Patrona Halil İsyanının Çıkışı ve İstanbul’daki Etkileri

Sultan III. Ahmed istemeyerek de olsa, İran’a karşı sefere çıkmaya razı olmuş, Üsküdar’a geçmişti. Ancak Muharrem ayı geçmiş, Sefer ayı çıkmış, Rebiûlevvel ayı girmiş olduğu halde ordu, Üsküdar’dan bir türlü hareket etmiyor, bu da gerek ordu ve gerekse halk arasında huzursuzluğa sebep oluyordu. Nihayet, ordunun Üsküdar’dan İran tarafına hareketine karar verilmek üzere iken İstanbul’da 15 Rebîülevvel 1143’te (28 Eylül 1730) isyanın elebaşısı olan Patrona Halil’in adından dolayı “Patrona Halil İsyanı” olarak adlandırılan bir isyan patlak vermiştir. Önce Sultan Bayezıd Türbesi’ne gidip orada toplanan isyancılar, daha sonra “Ümmet dükkanlarınızı kapadın, şer ile davamız vardır” diyerek çarşı ve pazarlardaki dükkanların kapanmasını ve açtıkları isyan bayrağı altında taraftarlarının çoğalmasını sağlamışlardı. Ardından “Sipah Pazarı”na uğrayarak pek çok dükkana saldırmış, buldukları silahları yağmalayarak güçlerini artırmışlar, “Et Meydanı”nda merkezleşmişlerdir.[17]

İstanbul’da bu isyanın patlak vermesi üzerine İstanbul Kaymakmakamlığı’nda bulunan Vezir-i azam Damad İbrahim Paşa’nın büyük damadı Kaymak Mustafa Paşa, esnafa dükkanlarını açmalarını söylemiş ve Üsküdar’a geçerek durumu Vezir-i azam’a bildirmiştir. İsyan haberi üzerine ricâl-i devletin katılımı ile Sultan III. Ahmed’in huzurunda isyanın def’i için müşavere olunmasına karar verilmiş, müşavere neticesinde isyancılara muradlarının ne olduğunun sorulması için Padişah’ın devlet ricali ile sancağ-ı şerif ve hırkay-ı şerifi alarak İstanbul’a geçmesi münasib görülmüştür. Ve aynı günün gecesi saat dörtte iken Kavak İskelesi’ne gelen bir çektiri ile Üsküdar’dan İstanbul’a dönülmüştür.

İsyanın bir an önce bastırılması için, direk isyancıların daha fazla toplanmalarına fırsat vermeden üzerlerine gitmek yerine istekleri sorularak zaman kaybedilmiş ve bu şekilde asilerin sayısı artmıştı. Cuma günü sabah erkenden, yani isyanın hemen ertesi günü Haseki Ağa, isyancılara muradlarını sormak üzere “Et Meydanı”na gönderilmiştir. Asiler başta Vezir-i a’zam Damad İbrahim olmak üzere damatları Sadaret Kethüdası Mehmed Paşa, Kapudan-ı derya Mustafa Paşa, Şeyhülislâm Abdullah Efendi ve bunların dışında isimleri kayıtlı 28 kişinin iadesini istiyor, bunların ibret-i âlem için cezalandıracaklarını, mallarını devlet hazinesine aktaracaklarını belirtiyorlardı. Haseki Ağa kendisine iletilen istekleri derhal saraya gelip, Padişah’a haber vermiş, telaşa kapılan Vezir-i a’zam derhal zorbaların halli için Şeyhülislam’dan fetva alarak sancağ-ı şerif-i saray-ı hümayunda Ortakapı üzerinde bir bedene dikmiştir. Fetva okunarak işçilerden ve bostancılardan bir kuvvet oluşturulmaya çalışılmışsa da katılım olmamış, bu durum Damad İbrahim Paşa’yı derinden yaralamış, Padişah’ın huzuruna çıkarak bizzat kendisi zorbaları dağıtmak için taşra çıkmak üzere izin talep etmiştir. Ancak III. Ahmed yanında bulunan bazı kişilerin “bunlara izin verüb, taşra çıkardığınızda firar iderler ise sonra zahmet çekersiz, hemen bunları yanınızdan ayurmayub, iktiza ettikte kulun ellerine verirsüz” şeklinde telkinlerde bulunmaları dolayısıyla istenilen kişilerin cümlesi saray-ı hümayunda alıkonulmuştur.[18]

İsyanın gittikçe taraftar bulması ve asilerin isteklerini elde etmekteki kararlılıkları karşısında Sultan III. Ahmed, istemeyerek de olsa damadı Vezir-i azam İbrahim Paşa’nın, Kapudan Mustafa Paşa ve Kethüdası Mehmed Kathüda’nın Ortakapı’da boğulmasını emretmiştir. Bu üç kişinin cesetleri sabah erkenden öküz arabasına konularak Et Meydanı’na gönderilmiş, ancak asiler cesedin Damad İbrahim Paşa’ya ait olmadığı bahanesi ile türlü kargaşalıklar çıkarmışlar, cesedi çeşitli hakaretler ile tekrar Saray-ı hümâyûn önüne getirip, bırakmışlardır. Asilerin bu davranışlarını kendisinin istenmediği şeklinde yorumlayan ve şahsını, tahtını hedef aldığını müşahede eden Sultan III. Ahmed, Sultan Mustafa’nın büyük oğlu Şehzâde Mahmud’u (1730-1754) bulunduğu yerden getirterek taht-ı hümâyûna oturtmuş ve ilk biat eden de kendisi olmuştur. Ardından huzur-u hümâyûnda bulunanlar biat etmiş, bu taht değişikliği derhal asilere bildirilmiştir.[19]

Esasen bu taht değişikliği ile isyan problemi halledilmemiş, değişik bir boyut kazanmıştır. Nitekim isteklerinin yerine getirilmesinden cesaret bulan zorbalar bu defa iktidar yolu ile zorbalıklarını devam ettirmeye ve en önemlisi meşrûluklarını kabul ettirdikleri düşüncesiyle rahatça İstanbul’da terör estirmeye başlamışlardı. Şöyle ki; isyanda rolü olan kişilere bakıldığında bunların çoğunun hamam tellakı Arnavutlar olduğu görülüyordu. Bu sebeple isyanın sultanı değiştirmeye kadar varan başarısı ile bu kişiler ve İstanbul’da ne kadar hamam tellakı, sebzeci, kaldırımcı Arnavutları, dilencileri var ise Et Meydanı’na giderek yeniçeri ocağına kayıt olmuşlardır. Öyleki kısa süre içerisinde 50.000 kadar yeniçeri kaydı yapılmıştır. Bunların maaşlarının devlet hazinesi için büyük bir külfet olduğu aşikârdır.[20] Kaldı ki bu kişiler askerlik eğitim ve niteliğinden yoksun kişilerdir. Diğer yandan belli bir gücü elinde bulundurduklarına inanan ve her şeyi kendilerine revâ gören bu asker gürûhunun İstanbul’da sakin durmayacakları muhakkaktır. Nitekim bu sebepledir ki, asiler, İstanbul’da gece ve gündüz demeden çarşı ve pazarlarda ne kadar dükkan, han varsa yağmalamışlar, büyük zarar ve ziyanlara sebebiyet vermişlerdir. Sadece çarşı ve pazarlardaki yağmalamalar ile iktifa etmeyen asiler 300 ve 400’er kişilik gruplar halinde bir bayrak altında toplanarak bellerinde tabancalar, ellerinde kılıçlar, iri iri baltalar ile İstanbul’a, Üsküdar’a, Kadıköy’e dağılıp, mevcut yalılara saldırmışlar, hatta gece saatlerinde aniden haneleri kuşatıp, demir kapılarını parçalayarak yağma ve hane halkını perişan etmişlerdir. Velhasıl İstanbul halkı büyük korku ve endişe içinde sıranın kendilerine de gelebileceği düşüncesiyle huzursuzluk içinde bulunuyordu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ