ÖZAL DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASININ TEMEL ANLAYIŞLARI

ÖZAL DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASININ TEMEL ANLAYIŞLARI

Kuşkusuz Turgut Özal, Başbakanlığı ve ölümüne kadar Cumhurbaşkanlığı döneminde içte ve dışta izlediği politika ve yaptığı icraatlarıyla Türkiye’nin bir dönemine damgasını vurmuş ve etkisi hala kaybolmayan, yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de yaptıkları ısrarla referans olarak gösterilerek övülen veya eleştirilen ender devlet adamlarından biridir. Hem şahıs hem de devlet adamı olarak tipik bir politikacı portresi çizmeyen Özal, uyguladığı politikalar ve bu politikaları uygulama esnasında benimsediği metod açısından da kıyasıya eleştirilere maruz kalmıştır.

Aşağıda Özal’ın belki de en fazla eleştiri konusu olan dış politikasının dayandığı temellerin uluslararası sistemin getirdiği esaslar çerçevesinde bir değerlendirilmesi yapılmaya çalışılacaktır. Hemen şunu belirtmelim ki yaşadığımız çağda bir ülkenin iç politikadaki önceliklerini dış politikadaki tercihlerinden, dış politikadaki tercihlerini de dünya sisteminin esaslarından ve uluslararası kurumlarının oluşturduğu genel amaçlarından soyutlamak mümkün değildir. Dış politika, uluslararası sistemin hem şartlarına göre oluşmakta hem de bu şartların oluşturduğu politikanın bir devamı niteliğindedir.[1] Bu bakımdan bir ülkenin dış politikası ile ilgili değerlendirme yaparken uluslararası sistemin hareket noktalarının, yapısının ve konjonktürel önceliklerinin göz önünde bulundurulması gerekir. Zaten herhangi bir ülke dış politikasının temel esaslarını belirlerken uluslararsı ekonomik ve siyasi sistemin önceliklerini dikkate almak durumundadır. Bunları ifade etmemizdeki amaç, Özal döneminde Türkiye’nin dış politikasını irdelerken uluslararası sisteme yön veren aktörlerin 70’li yılların sonlarında ve 21. yüzyılın eşiğinde nasıl bir dünya görmek istediklerini ve Türkiye’nin Özal dönemine tekabül eden uluslararası ekonomik ve siyasi alandaki bu değişime verdiği tepki örneklerle değerlendirilecektir.

1. Özal Öncesi Uluslararası Sistemden Yeni Ekonomik Düzene Geçiş

70’li yıllardaki dünya ekonomisinin karşı karşıya kaldığı zorluklar ve çalkalanmalar, özellikle 1979’da petrol fiyatlarının yeniden artması ile ortaya çıkan ekonomik kriz, sanayileşmiş ülkelerle az gelişmiş ve kalkınmakta olan ülkelerin ilişkilerini çıkmaza sürükledi. Petrolün pahalanmasının yanında, endüstri ülkeleri ekonomik alanda yapısal sorunlarla karşılaştılar. Keynes’in ekonmik modeli temelinde yapılandırılan ekonmideki arz politikası dünya çapında bütçe açıklarının büyümesine ve dolaysıyla da enflasyonun azmasına ve 60’lı yıllara oranla dünya ekonomisinin küçülmesine neden oldu.[2]

80’li yılların başında neoliberal anlayış temelinde ortaya çıkan “Üçüncü Kalkınma Programı” ile Serbest Piyasa Ekonomisi, uluslararası sistemde “Reaganomics ve Thatcherismus”[3] ile politik arenada uygulayıcısını buldu. 60’lı yıllarda ortaya atılan “Kalkınma ile Gelişme” ve 70’li yıllarda uygulanmaya konulan ve açlığa karşı mücadele olarak lanse edilen “Temel İhtiyaçlar Stratejisi” beklenen başarıların gerisinde kaldılar. Bu gibi kalkınma projeleri gerçek ihtiyaç sahipleri olan geniş fakir halktan çok devlet bütçelerinin işine yaramakta, bu kaynaklar girişimcileri destekleyen liberal politik esaslara göre değil de merkezde devletçi plan ekonomisinin ekonomi bürokratları tarafından planlanmakta ve yönlendirilmekteydi. Böyle bir ekonomik sistemde ise bürokratlar ülke kalkınması üzerinde daha fazla söz sahibi olmakta ve bunun sonucu olarak da fertlerin girişimci ruhu ve serbest piyasa ekonomisinin olmazsa olmaz şartı olan risiko almaya hazır ve dinamik girişimcilerin önünün açılması ve desteklenmesi engellenmekteyedi.

Dünya Bankası’nın 1983 yılında hazırladığı, dünya Kalkınma Raporu’da neoliberal anlayışı destekler nitelikte bir sonuca ulaşmıştı. Dünya Bankası bu raporunda az gelişmiş ülkelerde devlet organlarının gereğinden fazla güçlendiklerini, ekonomik gelişmeyi engellediklerini ve özel girişimi boğduklarını belirterek, bu devletlerin lüzumundan fazla bürokratik bir yapıda olduklarını, verimsiz ve çoğunlukla da yolsuzluk ve rüşvetin kol gezdiğini ifade ederek böyle bir sistemle işleyen ülke ekonomisinin Dünya İktisadi Sistemi’nin temel şartlarına entegre olmasının mümkün olmadığı tesbiti yapılmaktaydı.[4] Bu tesbitten çıkan sonuç ise ekonominin bürokrasinin zincirlerinden kurtarılması ve devletin ekonomiden elini çekerek altyapı, güvenlik ve siyasi istikrara öcelik vermesi gerektiği yönündeydi.

Türkiye, 1978 tarihinde Dünya Ekonomik Zirvesinde[5] (Bonn) alınan kararların aynı zamanda bir aksiyon programı çerçevesinde hayata geçirilmesinin takip edilmesi yönünde katılımcı ülkelerin aldıkları kararlar doğrultusunda 24 Ocak 1980 yılında Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF)’nin katılımlarıyla hazırlanan ve “24 Ocak Kararları” olarak bilinen “İstikrar Programı” ile Serbest Piyasa Ekonomisi’ne geçti.

Ülkeler arasındaki yapısal eşitsizliği kaldırması ve uygulanan ülkelerde demokratik bir yapılanma beklenen neoliberal serbest piyasa ekonomisi, uluslararası alanda malın, üretimin, yatırımın ve paranın serbestçe dolaşabileceği bir ekonomik sistemin propagandasını yapmaktaydı. Yani öngörülen dünya ekonomik sisteminde ulusal devlet anlayışı yerini, ticari devlet[6] anlayışına bırakmalıydı. Bu ekonomide dünya sistemi ile bütünleşme sürecinde özellikle Türkiye ve Asya Kaplanları olarak adlandırılan Uzak Doğu ülkeleri gibi gelişmekte olan ülkelerin dünya pazarında pay sahibi olmak için, geliştirilmesi ve üretilmesi fazla spesifik uzmanlık gerektirmeyen sanayi mallarının dış pazarın talebine göre çok çeşitli mal üretimine geçme çabaları vardı. Buna bağlı olarak ülke ekonomilerinin birbirleri ile geliştirdikleri ticari ve siyasi işbirliği 80’li yıllarda karşılıklı bağımlılık (Interdependenz) olgusunun ülkeler arası ilişkilerde artmasına yol açtı. Ticari, yatırım ve finans alanlarında ülkeler arasındaki karşılıklı bağımlılığın artması, üretimin küreselleşmesini ve buna bağlı olarak uluslararası alanda yeni iş kollarının geliştirilmesini beraberinde getirdi.[7] Dünya piyasasında sınırlarötesi yatırımlar 1983-90 yılları arasıda dünya üretiminin dört katı, dünya ticari gelişmesinin ise üç katından fazla bir gelişme gösterdi. Dünya Ticaret Konferansı (UNCTAD)’ın verilerine göre Özal’ın vefat ettiği 1993 yılında 38.000 uluslararası firma (multinationale Unternehmen = MNU) dünya çapında 207.000 şubeleri ile anavatanlarının dışında 2121 milyar Amerikan doları sermayeyi kontrol etmekte ve 73 milyon insan çalıştırmaktaydılar.[8] Bu veriler bize ekonomik sistemin küreselleşme sürecinde katettiği mesafeyi göstermektedir. Buna bağlı olarak herhangi bir ülkenin kendi içinde almış olduğu ekonomik ve toplumsal alandaki bir karar, diğer ülkeleri de etkilemekte veya tersini ifade edecek olursak, dünya ekonomik sistemi, herhangi bir ülkeinin dünya sistemindeki mevcut yerini koruyabilmesi veya daha fazla pazar sahibi olması, o ülkenin dünya pazarına açılabilecek esnekliği ve kabiliyeti göstererek, dünyadaki ticari ve siyasi bölüşümden pay sahibi olabilmesi gerekli olan ekonomik, sosyal ve toplumsal değişimi gerçekleştirmesine başlıdır.

2. Özal’ın Dış Politika Anlayışına Bir Yaklaşım

Dış politika, genel anlamda ifade edecek olursak, bağımsiz bir Milli Devlet içinde organize olmuş toplumun genel siyasi, ekonomi askeri ve sosyokültürel menfaatlerinin dış ülkere karşı korunmasıdır. Dış politika tek tek olaylardan oluşmamakta, tersine milli, bölgesel ve küresel çerçevede ele alınan ve birbirleriyle uyumlu olması gereken, ekonomik, siyasi, ideolojik, askeri ve güvenlik gibi unsurların toplamının hesaba katıldığı ve değerlendirildiği bütüncül bir stratejiden meydana gelmektedir.

Dış politika, devletin yürütme erki (hükümet) tarafından yürütülür ve yönlendirilir. Real teoriye göre (Morgenthau) Dış politika bir ülkenin uluslararası sistemde mevcut gücünü devam ettirmesini, geliştirmesini ve güvenlik altına almasını sağlar.[9] Bir ülkenin dış politikadaki yaptırım gücü o ülkenin ekonomisinin kuvvetine, siyasi yapılanma biçimine, jeopolitik konumuna ve dış politikayı yürütenlerin uluslararasi ilişkilerde kendi tezini savunabilme ve karşı tarafı ikna edebilme kabiliyeti ile orantılıdır.

Bu bütüncül strateji, sorunların tesbit ve tarif edilmesi, kendi çıkarlarının tesbiti, muhtemel çözüm önerilerinin ortaya konması ve nihayetinde şartların gerektirdiği belirli tedbirlerin alınması hususunda karar verilmesi gibi unsurları içeren bir dış politik karar alma süreci çerçevesinde gerçekleşir. Bu değişik faktörler üzerinde yapılan çalışmalar esnasında birbirleri ile rekabet halinde olan bazı görüş ve düşüncelerin mücadelesine sahne olduğu için bu süreç bürokratik bir idari yapı içinde gerçekleştirilir.

Dış politikadaki karar verme sürecinde toplumun dış politika konularındaki talepleri politik sisteme transfer edilir, başka taleplerle birleştirilerek dış politikada gerçekleştirilebilecek ve iç politikada da toplumun değişik grupları tarafından kabul edilebilir bir hale getirilir.[10]

Dış politikadaki karar alma süreci, devlet ve toplum içinde örgütlenmiş değişik çıkar grupları ve bu grupların güç mücadelesindeki yaptırım güçleri oranlarında etkilenir veya yönlendirilir. Milli menfaatleri korumak, başka ülkeler yanında saygın bir yer edinmek, diğer faktörlerin yanında (askeri, ekonomik vs.), bölgesel ve küresel değişmelere ve gelişmelere zamanında ve makul bir şekilde reaksiyon göstermeyi de kapsar. Burada dış politika ile ilgili bir değerlendirmede uluslararası ilişkilerde örnek olarak kabul gören kuralları, yapısı ve her ülkenin bağlı bulunduğu ve kendini uymakla mükellef gördüğü uluslararası sistemin konjonktürel tezahürünün göz önünde bulundurulması gerekmektedir.[11]

Türkiye’de dış ve güvenlik politikalarının temel stratejileri Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından belirlenmekte ve Dış İşleri Bakanlığı’nca yürütülmektedir. Genel olarak Türk siyasi hayatında -10 yıllık DP dönemi ve 8 yıllık ANAP dönemi bir tarafa bırakılırsa kısa süren koalisyon hükümetleri dönemlerinde dış işleri bakanlarının sık sık değiş(tiril)meleri, Dış İşleri Bakanlığı’nda siyasi iradenin dış politikada insiyatif sahibi olmalarını zorlaştırmaktadır. Bunun ötesinde Türk dış politikası “Dış Politikanın Önceliği”[12] prensibine göre şekillenmekte ve yürütülmektedir.

Özal’ın iktidara gelmesi ile birlikte dış politikaya başka bir faktör daha eklendi. Bu dış politikada karar alma sürecinde ‘ekonomik unsurun’ ön plana çıkmasıydı[13] Çıkar çatışmaları ve düşmanlıklar, ilgili devletlerin menfaatlerine olamayacağına göre, dış politika, ülkeler arasındaki iktisadi ve ticari ilişkilerin geliştirilmesinin sartlarını ve bunun için gerekli olan temel esasları ortaya koymalıydı.[14] Türkiye’de ağırlıklı olarak uygulanan klasik “meslek diplomasisi”[15] yerine, giderek dış politika ile ilgili görüşlerinin ve uygulamalarının kendini hissettirdiği Özal döneminde “koridor” Türkiye’nin geleneksel dış politikadaki diplomatik oyun kurallarına uymayan[16] Özal’ın dış politika ile ilgili tarzına ayak uydurmakta zorluk çekmekteydi.

Özal, yabancı devlet adamları ile ilişkilerinin kurulmasında devletin resmi yetkilileri yerine bazen iş adamlarını aracı olarak tercih ederdi[17] Özal’ın dış politikadaki gelişmelerle ilgili olarak Dış İşleri Bakanlığı’na danışmadan ani kararlar aldığı da bilinen bir durumdur. Özal’ın dış politkada karar alma sürecindeki bu alışılmadık tutumu altında onun genel anlamda Türk bürokrasisini ve özellikle Dış İşleri Bakanlığı bürokrasini, İnönü döneminin derin izlerini taşıyan ve elastiki bir anlayış ve yapıda görmemesi,[18] ikinci olarak da ekonomik ve ticari ilişkilerin ağırlıklı olduğu Özal dönemindeki daha çok ‘ticaret adamı’ tarzıyla yürütülen dış ilişkilere dış işleri bürokratlarının alışık olmaması yatmaktadaydı[19] Bunun ötesinde stratejisini ve hareket tarzını iki kutuplu sistem ve güvenlik anlayışına göre belirleyen Dış İşleri Bakanlığı’nın bürokratik yapısı, Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden sonra gereği gibi hızlı ve ani karar almayı gerektiren Soğuk Savaş sonrası yeni döneme adapte olamasında zorlanması, Özal’ın özellikle Kuvyet Krizi ve Savaşı esnasında kararları tek başına veya kendi danışmanları ile beraber almasına neden olmuştur. Bu bağlamda Özal’ın dış politikadaki görüşleri ve amaçları ile geleneksel Türk dış politikası çerçevesinde hareket etmeye alışmış bürokratlarla aralarında usul açısından anlayış farkının olması da Özal’ın dış politika ile ilgili kararları tek başına vermesinde başka bir etken olmuştur.

Özal, geleneksel Türk dış politikasını “pasif” olarak nitelendirmekte ve bu politika tarzının temelinde “beni ısırmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışının yatmakta olduğunu ifade ederek, hiç kimseyle ve hiçbir yerde herhangi bir insiyatif kullanılmamasının modern anlayışa uymadığını ve Türkiye’nin modern Dünya tarafında olması gerektigini ifade etmekteydi.[20] Uluslararası sistemdeki büyük değişim ve dönüşümlerin ilk habercisi olan Kuveyt Savaşı’nda yukardaki ifadeleri sarfeden Özal, Kuveyt Savaşı ile ilgili strateji ve harekatı Cumhurbaşkanı olarak neredeyse tek başına yürütmüştür.

Bir kişi tarafından yürütülen dış politikanın, demokratik ve liberal ilkeleri kendine şiar edindiğini her fırsatta ifade eden Özal’ın kendisinin savunduğu bu ilkelere uymadığı, demokratik bir sistemde toplumun hassasiyetlerini göz önünde bulunduran ve devletin kurumlararası işbirliği sonucu ortaya konması gereken dış politikadaki karar alma sürecinin şartlarına uymadığı açıkça ortadadır. Bu yönetim tarzı demokratik kurallara uymamasına rağmen, dünya sisteminde ve bölgede yaşanan hızlı değişimin, o oranda hızlı ve seri karar alması gerektiren şartlarda belirlenmiş bir politika takip etmesini sağlayan[21] Özal’ın tek başına karar almadaki davranışının dış ilişkilerde olumlu katkıları olmuştur.

Kuveyt Savaşı esnasında müttefiklerin yanında olmanın milli çıkarlar açısından getireceği kar ve zararı hesaba katarak[22] Türkiye’nin milli çıkarlarının o günkü şartlarda ABD’nin yanında olmasının gerektiği düşünceşinden hareketle İncirlik’ten kalkan uçakların Irak’ı vurması ve Özal’ın Kuzey Irak’taki Kürt liderleri ile görüşmesi, Türk dış politikasının geleneksel esaslarından birini oluşturan “Komşu Devletlerin İç İşlerine Karışmama Prensibini”nden sapmalar meydana geldiği de gözlemlenmektedir.[23]

ABD Başkanı Bush’un Kuveyt Krizi esnasında ilan ettiği Yeni Dünya Düzeni ve birbiri arkasına gelen bölgesel ve küresel değişimin getirmiş olduğu şartlara Türkiye’nin milli çıkarları doğrultusunda uygun politika üretmeye çabalaması Özal tarafından “aktif dış politika” olarak tanımlanmıştır. Emekli büyükelçi Ercüment Yavuzalp’e göre dış politika ile ilgili hareket tarzında “akif” veya “pasif” olarak tanımlanabilecek bir dış politik anlayış olamaz. Dış politika şartlara ve duruma göre “aktif” veya “pasif” olabilir. Asıl olan dış politikada doğru karar vermektir. “Pasif” politikadan anlaşılan sadece olaylara seyirci kalmak olarak da anlaşılmamalıdır.[24] Aktif politikadan anlaşılması gereken -Özal’in görüş ve uygulamaları da bu doğrultuda olsa gerek- uluslararası sistemin stratejilerini, araçlarını ve unsurlarını gereği gibi değerlendirerek bu çerçevede dış politikadaki hareket alanını genişletebilmek amacıyla tüm ilgili ülkelerin karşılıklı çıkarlarına uygun bir dış ve güvenlik politikasının şartlarını oluşturarak, kendi milli çıkarların genişlemesini sağlayacak bir politika izlemektir. Doğru bir dış politikanın yürütülmesi esnasında gelişen olaylara doğru teşhis koyarak ve uygun stratejiler geliştirerek, her zaman kazanç getirmese de en azından milli çıkarların zedelenmesi önlenmelidir. Bu çerçevede Özal’ın ortaya koymuş olduğu dış politikayı aktif fakat savaş çığırtkanlığı yapan veya emperyalist hedefler koyan biri olarak algılamamak gerekir.[25] Türkiye’nin Karadeniz Ekonomik İşbirliği’nin oluşumunun baş aktörü olması bu yukarda belirttiğimiz ve Özal tarafından yürütülen “aktif dış politika”nın bir ürünüdür. Aynı şekilde Bosna Savaşı’nda uluslararası kurumlar ve devletler nezdinde yaptığı diplomatik girişimlerde etkili olması ve Türk Askerinin BM Barış Gücü çerçevesinde Somali’de BM Barış Gücü[26] (UNUSOM II) komutanlığını alması yine Bosna Hersek’e BM Barış gücü çerçevesinde asker gönderilmesi Özal döneminde başlatılan aktif politikanın hanesine yazılacak gelişmelerdir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ