OSMANLILARDA NİŞAN VE MADALYA

OSMANLILARDA NİŞAN VE MADALYA

İnsan düşüncesi evrimi boyunca ödül ve ceza kavramlarını hep yan yana görmüştür. Bir yanda bir iş, oluş ve hareketin kişisel çaba ve gayretlerle başarıya ulaştırılması ve sonuçta bu başarının takdir ve beğeni ile karşılanması yani ödül alma veya ödüllendirilme, diğer yanda toplumsal kurallara aykırı davranış veya karşı koymanın karşılığı ceza alma ve cezalandırılma. Bir bakıma bu iki kavramı dünya düzeninin olgunlaştırılmasında dengeyi sağlayan en önemli faktörler arasında görmek mümkündür.

Ancak yaratılışının ve var oluşunun gereği, genel de sürekli en iyiye ve ilerlemeye yönelmiş olan insan; normalde ceza ve cezalandırılma kavramından olabildiğince uzaklaşma çabası içerisinde, ödül ve ödüllendirilme kavramı ile çoğu kez yaşamını dahi tehlikeye atmak pahasına inatçı bir yarışa girmiştir. Ödül almak ödülü hak etmek kaygısına dayalı bir yarışın uzay çağını aşmaya uğraşan günümüz insanının başarılarında elbette ki büyük payı vardır.

Ödüllendirmenin, tarihsel gelişim içerisinde sayılamayacak kadar çok çeşitli boyutları vardır. Aferin, bravo, yaşa gibi sözcüklerden; dokunma, okşama hareketlerine, general, gazi, şehit, şövalye, âlim, dehâ gibi unvanlara, halk arasında güç kuvvet ve başarıyı simgeleyen aslan, koç, boğa, deli gibi isim öncesi takılara, madalyalara ve nihayet konumuz olan nişanlara kadar hepsi ödül müessesesinin zengin malzemeleri olmuşlardır.

Nişan kelimesi; sözlük anlamı olarak iz, işaret, sembol, hedef gibi bir yeri, noktayı, nesneyi veya düşünceyi belirtir nitelikteki değer ölçüsü ya da belirlenen değerin anlatım şeklidir.

Evlilikte başlangıç işlemine verilen ad olan “nişan” ve bu işleme başlayanlar “nişanlı Kız”, “nişanlı Erkek”, kemankeşlerin oklarını düşürdükleri en uzak noktaya dikilen taşa verilen “nişantaşı” adı, Peygamberlerde tanrı tarafından verilen ve kutsal sayılan vücutlarındaki belirleyici iz “Nışân-ı Nübüvvet veya Nışân-ı Peygamberî”, atıcı ve ateşli silâhlar için kullanılan hedeflere verilen isim olarak “nişangâh”, insanların vücutlarında tanıtıcı olarak kabul edilen cilt, et ve kan benleri için kullanılan “Nişane” gibi deyim ve terimler “Nişan” kelimesinin değer belirleyici niteliği açısından verilebilecek örneklerden birkaçıdır.

Dünya genelinde, Nişan, devletlerin; devletin varlığı birliği, bütünlüğü ve gelişiminde üstün gayret, hizmet ve özveri ile çalışarak kişisel başarıya ulaşan ve bu başarısı ile toplumu üst düzeyde etkileyen kişilere verdiği nesnel bir semboldür. Bu sembolün verilmesindeki amaç bir yanda toplumun diğer bireylerini özendirerek aynı başarıya ulaşmaya teşvik edici bir mesaj verebilmektir. Ayrıca nişanların sayısal olarak bir, iki, üç, dört veya daha fazla beşinci, altıncı gibi sayısal derecelendirilmesi; yahut altın, gümüş, bronz gibi madensel değerlendirilmesi veya form ve şekil olarak, farklı biçimlerde verilmesi gösterilen başarıların mükemmel, çok iyi, iyi, orta gibi sınıflandırılmasını doğa sağlamıştır.

Ortaçağ da Batı dünyası tarafından kullanılmaya başlayan nişanın Türk dünyasındaki yeri, anlam olarak çok eskilere dayanmakla beraber, form ve şekil itibariyle günümüz anlayışındaki nişan XIX. yüzyılın ilk yarısında ihdas edilmiştir. XIX. yüzyıldan önceye baktığımızda eski Türk devletlerinde hakan veya hükümdarın bir bey veya komutana verdiği tuğ, hediye ettiği kılıç, hançer veya miğfer gibi savaş ve askerlikle ilgili objelerin de bir nişan hükmünde olduğu görülür.

Osmanlı İmparatorluğunda ilk nişan III. Selim (1789-1807) Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. Hüküm darın Abu Kır’da Fransız donanmasını yakan Amiral Nelson’a gönderdiği kıymetli taşlarla süslü çelenk ilk nişan olarak kabul edilebilir. Bunu yine aynı dönemde 1801’de çıkarılan Hîlâl nişanı izlemiş ve meşhur “Vak’a-ı Mısriye Madalyası” da bu tarihte çıkarılmıştır. nişanların resmi bir konum almaları ise II. Mahmut (1808-1839) Dönemi’nde olmuştur. İlk nişan-ı iftihar çıkarılmış ve Alman Mareşali Helmuth von Moltke’den öğrendiğimize göre hükümdar kendisine bu nişanı huzurunda bir törenle vermiştir.

1839 da Abdülmecid’in hükümdar olmasından itibaren nişan, Osmanlı İmparatorluğu’nda artık iyice yerleşmiş, nişanlar nizamnameye bağlanarak beratları ile birlikte verilmeye başlanmıştır. nişan-ı İftihar, nişan-ı İmtiyaz, özellikle hükümdarın adını taşıyan Mecidi nişanı bu dönemin önemli nişanlarıdır. Oval bir formda yapılan nişan-ı İftihar, yedi kollu şualı bir yıldız formunda olan nişan-ı İmtiyaz, altın zemin üzerinde kıymetli taşlarla bezenmiş ve ortasında padişahın tuğrasını taşımaktadır. Mecidi nişanı ise beş dereceli olarak 1851 yılında çıkarılmıştır. Birinci ve ikinci derecedeki nişanlar şemselidir. Şemse; çap olarak nişandan daha büyük, göğsün sol tarafında, iğneli bir klips ile elbise üstüne takılan parçadır. Mecidi nişanlarının kılıçlı olanları da vardır ki bunlar savaşta üstün başarı gösterenlere verilmiştir. nişan ortasında kırmızı mine ordürlü, altın göbek parçası altına dıştan çapraz olarak konulmuş iki kılıç bulunmaktadır. Kırmızı mine bordür üzerinde bulunan dört küçük pafta üzerinde Hamiyet, Gayret, Sadakat kelimeleri ile çıkarılış tarihi olan 1268=1851 tarihi işlenmiştir. Ortadaki hafif bombeli altın bölümde ise padişahın tuğrası yer almaktadır.

Abdülaziz Dönemi’nde çıkarılanların en önemlisi ise “nişan-ı Osmani”dir. Dört dereceli olarak düzenlenmiş ve yalnızca birinci ve ikinci derecelerinde şemse verilmiştir. Araları motiflerle dolgulanmış uçlarında küçük birer kürecik bulunan yedi kollu yıldız formundadır. nişan üzerinde, kollarda ve orta bordürde yeşil, göbekte kırmızı mine kullanılmıştır. Kırmızı mine üzerinde “El müstenid’ü bi’ttevfikat el rabbâniye, melik-i devlet-i Osmaniye Abdülaziz Han” yazısı ile nişanın arkasında “Darphane-i Âmire” damgası vardır. nişan-ı Osmani’nin de birinci ve ikinci derecelerinin murassası vardır. Hattâ Sultan; Bursa’yı ziyaretinde Osman Gazi türbesine kıymetli taşlarla bezenmiş murassa nişanı bizzat kendisi takmıştır. nişanın şemsesi, nişandan büyük bir ayrıcalık gösterir.

Şemse yedi kollu şualı bir güneş formundadır. Orta kısım nişan ile aynıdır. Mecidi Nişanı’nda olduğu gibi nişan-ı Osmani’ninde kılıçlı olanları vardır.

II. Abdülhamid (1876-1909) Dönemi’nde ise bu saydıklarımıza ilave olarak üç nişan görülmektedir. Bunlardan ilki 1876 yılında çıkarılan “Şefkat nişanı”dır. Bu nişan savaş zamanında ve tabii afetlerde (yangın, deprem, sel) ve barışta özveri ile çalışmış gayret ve üstün başarı göstermiş bayanlara verilmek üzere hazırlanmış olması yönünden büyük önem taşımaktadır. Üç dereceli olarak çıkarılan beş kollu yıldız formundaki nişanın yıldız kolları kırmızı mineli göbek bordürü ise “Hamiyet- Muavenet-İnsaniyet” yazılı üç paftalı yeşil minelidir. Ortada sultanın tuğrası yer almaktadır. İlk kadır ressamlarımızdan Mihri Müşfik Hanım yüzyılın başında dünya güzeli seçilen “Letta Asım” Hanım’ı resmederken sol göğsü üzerinde şefkat nişanını da göstermiştir.

Bugün İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunan ve “Letta Asım Baloya Giderken” adını taşıyan 1912 tarihli bu tablodan da anlaşılacağı üzere bayan “Letta Asım” güzellik kraliçesi seçilmek başarısıyla şefkat nişanı almaya hak kazanmıştır.

Bu nişanı 1879’da çıkarılan ve bilim, askerlik, yönetim alanında üstün hizmet gösterenlere verilen “nişan-ı Âli İmtiyaz” nişanı izlemiş, 1895’de ise dönemin son önemli nişanı olan “Hanedân-ı Âli Osman” nişanı çıkarılmıştır. Hanedân-Âli Osman nişanı, Osmanlı soyundan bu nişana lâyık görülenlerle yabancı devlet adamlarından ve hanedanlardan Osmanlı Devleti’ne maddi ve manevi yakınlığı görülenlere verilmiştir. nişanın en büyük özelliği Avrupa da özellikle sara mensuplarının taşıdığı gerdanlıklara (col’lar) benzer bir kolyesinin bulunmasıdır. 19 adet büyük, 18 adet küçük baklava formunda paftalardan oluşan kolyede büyük paftalarda kırmızı mine üzerine beyaz renkte ay- yıldız, küçük baklava dilimi paftalarda ise beş kollu bir yıldız bulunmaktadır. Kolye bir klips ile ensede birleşmekte, ön tarafta en ortada bulunan merkez paftası üzerinde ay-yıldız yerine nişanın görünümü yer almaktadır.

Nişan ise; üzerinde askılı ay-yıldıza bağlı kordelâ fiyongu ile iki bitki dalından oluşan beyaz mineli çerçeve içersinde oval formda kırmızı bordürlü altın göbek kısmından oluşmaktadır. Göbek kısmında “El müstenid-ü bi’ttevfikat el rabbaniye Melik-i Devlet-i Osmaniye” çevre yazısı ortasında “El Gazi” ibaresi ve Sultan II. Abdülhamit’e ait tuğra yer almaktadır. nişan ve kolyenin takılma zamanı nizamnamesinde kısıtlandığından normal zamanlarda takılan kırmızı-beyaz yollu kordelası bulunan bir de şerid rozeti vardır.

Yeni nişanlar çıkarılması Sultan V. Mehmet Reşat zamanında devam etmiş bu dönemde öğretmen, ilim ve sanat adamlarına verilmek üzere 1912’de Maarif nişanı, beş rütbeli Meziyet nişanı, Zıraat Liyakat nişanı ve Meclisi Mebusan nişanı çıkarılmıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na seçilenlere verilmek üzere çıkarılan bu nişanın önemli günler dışında takılmak üzere bir de rozeti bulunmaktadır. nişan göbek kısmında ay-yıldız bulunan altın üzerine beyaz mineli sekiz köşeli şualı güneş formundan oluşmaktadır. nişanın en büyük özelliği diğer nişanlarda mutlaka yer alan Tuğra’ya bu nişanda yer verilmemiş olmasıdır.

nişanların çıkarılması, form ve şekilleri, ne zaman takılabileceği ve hangi kıstaslarla kimlere verilebileceği Abdülmecid Dönemi’nden itibaren nizamnamelere bağlanmıştır. nişanlar hakkında önce irade çıkarılmış, daha sonra nizamnameler hazırlanarak yürürlüğe girmiş ve nişan verilmeye başlanmıştır.

Devletlerarası bir konumu da olan nişanlar bazen hükümdarlar arasında da alınıp verilmiştir. Osmanlı Padişahları çok ender olarak yabancı devletlerden nişan kabul etmişlerdir. Ki, Sultan Abdülaziz bunlardan biridir. 1867’de Londra’da bulunduğu sırada kendisine kraliçe tarafından bir diz bağı nişanı verilmiştir. Sol diz altına lacivert bir kadifenin altın halka ile bağlanması gerekir. Ancak Hükümdar pantolon yerine üç etek giydiği için bu nişan gelenek dışı olarak sol omuzuna asılır.

Yabancı nişanlara ait diğer bir ilginç olay da ünlü Basiret gazetesinin sahibi Basiretçi Ali Efendi ile ilgilidir. İtalya devleti, devlet başkanlarına ve asillere verilen “Annunziata” nişanından Veliaht Murat Efendi (V. Murat) ve Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’ya verilmek üzere iki adet göndermiştir. Fakat Sadrazam nişanın birini kendisi almakla beraber, diğerini daha sonra Veliaht olan Yusuf İzzeddin Efendi’ye verir. Haber Beyoğlundaki yabancı gazetelerden Courrier d’Orient’te yayınlanır. Ali Efendi haberi buradan alarak kendi gazetesinde yayınlayınca kıyamet kopar ve Müslüman topluma bir sahtekârlığı ve bunu yapanları açıkladığı için tutuklanır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda nişanlar başlangıçta nizamnamelere ve bunlarda yazılı kurallara sadık kalınarak verilmiştir. Ancak ne var ki daha sonraları hak etmedikleri halde iltimas yolu ile bendegân, zadegân takımına hatta bunların çok küçük yaştaki çocuklarına, herhangi bir sebeple, dalkavukluk yolu ile saraya yakınlaşmış olanlara da verilmiştir. Dönemin gazetelerinde “Tevcihat” veya “nişan” sütunlarında bunlara sıkça rastlamak mümkündür. Böylece ulu orta nişan dağıtılması, nişanlar üzerinde enflasyona neden olmuş ve değerlerini de düşürmüştür. Suphi Paşa bir beyitinde:

Kesretinden kalmadı rağbet nişan-ı devlete
Bî nişan olmak nişan-ı iftiharımdır benim

“Devletin nişanının bollaşması ile itibarıda kayboldu. Benim nişan iftiharım da nişan’a sahip olmamaklığımdır” demek suretiyle devlet nişanlarının bu durumunu hicvetmiştir. Maliyeti büyük paralara ulaşan bu nişanlar daha sonraları Kırım Harbi öncesinde “1851” toplatılarak darphaneye teslim edilmiş ve değerli madenlerinden hazineye gelir sağlanmaya çalışılmıştır. Günümüzde darphanenin kıymetler muhafızlığında mevcut bulunan birçok madalya ve nişan da bu dönemden kalmadır.

nişanın verildiğinin, verilene bildirilmesi, nişan alanın veren makama teşekkürü, nişan alana alt kademelerin tebrik mektupları ise ayrı bir olaydır. Teşekkür ve tebrik mektupları ağdalı bir dil de ve yazıldığı kişiyi öven, yücelten dahası verilen nişanın kendi değeri yanında az olduğu ve daha yükseklerinin verilmesini dileyen ifadelerle doludur. nişan tekliflerinin, teşekkür ve tebrik mektuplarının nasıl yazılacağına meşhur kişilerin nasıl yazdıklarına dair örneklere münşeat mecmualarında ve kitaplarında çokca rastlanmaktadır. Örneğin “Münşeat-ı Aziziye fi Âsar-ı Osmaniye” adlı eserde kendisine nişan-ı Osmani verilen Serasker Müşir Fuat Paşa’nın Sadrazama teşekkür mektubu ile Âli Paşa’nın nişan verilmesi sebebiyle Fuat Paşa’ya gönderdiği tebrik mektubu örnek olarak verilmiştir.

nişanlar, bir övünç ve gurur nedeni olmakla beraber, belirlediği rütbe ve makam açısından aynı zamanda toplum içerisinde iş yapabilmek, amaca ulaşabilmek için bir nüfuz ve etki alanı olarak da kullanılmıştır. Pek tabidir ki bu aşamada ticareti de yapılmaya başlanmıştır.

Yükselmek isteyen, çıkarcı, iş peşinde koşan devlet adamları ile, imparatorluk toprakları üzerinde siyasal nüfuz edinmek, ticarete ilişkin üstünlük ve öncelik elde etmek isteyen yabancılar para ve rüşvet karşılığında nişanlar edinmişlerdir. II. Abdülhamit Dönemi gazetelerinden “Malûmat” gazetesinin sahibi “Malûmatçı Baba Tahir” madalya ve nişan ticaretinin önde gelen isimlerindendir. Kendisi nişan almasını istediklerinin listesini yapmakta hatta bu listeyi dönemin ileri gelenlerine göstererek onaylarını almakta ve onlardan da isim isteğinde bulunmaktadır. Bir ara Ahmet Rasim’e de bir liste götürmüş, üstad listede ilgisiz kişileri, bu arada Beyoğlunda genelev işleten bir yabancıyı da görünce kızarak geri çevirmiştir.

Bunlarla yetinmeyen Baba Tahir, işi daha ileriye götürerek Beyoğlu’nda bulduğu İtalyan asıllı bir hakkâka nişanların ve madalyaların sahtelerini yaptırır, beratlarını da kendi matbaasında basarak para karşılığı satar. Ancak çabuk yakalanır ve mahkemeye verilerek mahkûm edilir.

Baba Tahir kaç berat bastı, kaç nişan ve madalya imal etti, kaç kişiye veya kimlere verdi, asıllarından ayrılan ölçü ve görünüm özellikleri varmı idi, varsa nelerdi? Bunları bugün tesbit edemiyoruz. Ancak 1900-1920 tarihleri arasında bunların bir kısmının da muhtemelen yurt dışına çıkarılmış olabilecekleri de düşünülebilir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda madalyalar nişanlardan daha önce verilmeye başlanmıştır. 1730 yılında Patrona Halil İsyanı sonrası çıkarılan altın “Ferahi” madalyası Osmanlılardaki ilk madalyadır. Önceleri sadece savaşta ve barışta üstün hizmet gösterenlere verilen madalyalar daha sonraları toplumsal bir olayı sürekli gündemde tutabilmek amacıyla hatıra madalyaları ya da devletin felaketli anlarında yardım amacıyla bağış madalyaları olmak üzere de çıkarılmıştır.

Madalyalar genellikle altın, gümüş, bronz ve bakır olarak imal edilmişlerdir. Onları nişanlardan ayıran fark görünüm olarak nişanlardan daha küçük ve iki taraflı yapılmış olmalarıdır. Madalyaların ön yüzünde çoğu kere olayı vurgulayan rölyefler veya bazen Osmanlı arması bazen de hükümdarın tuğrası konulmuş, arka yüzleri ise verilen kişinin adının yazılacağı ince bir şerit ile olayı açıklayıcı yazılara ayrılmıştır.

Devlete hizmet için verilen madalyalar içersinde Liyakat Madalyası, İmtiyaz Madalyası, savaşları belirleyen Silistre, Kırım, Yemen Madalyaları sayılabilir.

Hatıra madalyalarına ise Hünkâr İskelesi Madalyası, Alman Mulakatı Madalyası, Kolera Madalyası, Hareket-i Arz Madalyası örnek olarak gösterilebilir.

Bağış madalyaları olarak da Hilâl-i Ahmer “Kızılay” Madalyası, Malûl Askere İane Sergisi Madalyası, Donanma İane Madalyası, İane-i Harbiye Madalyası gibi madalyalar örnek olarak verilebilir.

Madalya ve nişanlar Osmanlı döneminde özellikle 1908’den sonra taşınırken elbise üzerinde belirli kurallara bağlı olarak taşınmış ve hatta bir nizamname ile bunların ceket üzerinde takılış yerleri ayrı ayrı belirlenmiştir. Birinci Dünya Savaşı sıralarında asker kişilerin hangi madalyalara ve nişanlara sahip olduklarını göstermek üzere “Peyk” adı verilen küçük rozetler çıkarılmış ve üzerlerinde madalya ve nişanın çok küçük örneklerini taşıyan bu rozetler bugün Silahlı Kuvvetlerde kullanılan şerit rozetler gibi cekedin sol tarafında cep kapağı üzerinde taşınmıştır.

Yabancı devletler tarafından verilen madalya ve nişanların taşınması da padişah iradesine bırakılmış ve bu irade ile izin alındığı takdirde önemli günlerde takılması uygun görülmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nda madalyaların da nişanlarda olduğu gibi zaman zaman niteliksiz kişilere de verildiği görülmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk çıkarıldığı andan itibaren yirmi beş adet Abdülmecid Dönemi’nde, sekiz adet Abdülaziz Dönemi’nde, yirmialtı adet Abdülhamit Dönemi’nde, yirmi bir adet Sultan Reşad Dönemi’nde olmak üzere toplam seksen adet madalya ve hatıra madalyonu çıkarılmıştır.

Osmanlı dönemi madalya ve nişanları 1934 yılına kadar varlıklarını sürdürmüşler, 1934 yılında çıkarılan 2590 sayılı yasa ile tamamen kaldırılmışlardır.

T. Nejat ERALP

Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 683-686


KAYNAKLAR
♦ ARTUK İbrahim, Cevriye, Osmanlı Nişanları, İstanbul-1967.
♦ ÇAPANOĞLU, Münir Süleyman, Basın Tarihine Dair Bilgiler, Hatıralar İstanbul-1962.
♦ HACI NURİ EFENDİ, Münşeat-ı Aziziye fi Âsar-ı Osmaniye, İstanbul-1286 (1870).
♦ İSMAİL GALİP, Takvim-ı Maskükat-ı Osmaniye, İst.-1307 (1891).
♦ KIRCH, Richard, A Cataloque of Imperial Ottoman Insignia the armoury of St, James, London 1995.
♦ MOLTKE, Feldm Helmuth Von, Türkiye Mektupları-Çev. Hayrullah ÖRS İstanbul-1969.
♦ PAKALIN, Mehmet Zeki, Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul-1963.
♦ ZİYAEDDİN, H. M., Münşeat ve Malümat-ı Umumiye, İstanbul-1314 (1898).
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al