OSMANLILARDA KÜRK KULLANIMI

OSMANLILARDA KÜRK KULLANIMI

Kürk, tarih boyunca hemen hemen her toplumun ilgisini çekmiş olup, daha önceleri sadece giyinmek için kullanılırken bir zaman sonra süs, giyim aksesuarı olarak ve toplum içindeki itibarı ve statüyü gösteren bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk zamanlar insanların avcılıkla geçindiği devirlerde avlanılan hayvan postları sadece giyinmek ve vücudu dış etkilerden korumak için kullanılmıştır. İlerleyen çağlar içerisinde insanlar kumaş dokumasını icat ettikten sonra hayvan postu kullanımı azalmış, fakat avlanılan ve yetiştirilen hayvanların derileri bir ekonomik değer olarak yaşamın diğer alanlarına yönlendirilmiştir.

Deri kullanımın en itibarlı şekli; uzun tüylü hayvan postlarının kürk adı altında giyim malzemesi olarak kullanılmasıydı. Özellikle kış aylarında ve soğuk günlerde insanların kendilerini ısıtmak için kürk giymeye yönelmeleri, özellikle şömine, soba gibi ısıtma araçlarından yoksun olan doğu toplumlarında kürkün kıymetini artırmıştır.[1] Bu konu da D’ohsson şöyle demektedir; “Bu ülkede evlerin yapısı hafiftir. Bütün evlerin birçok penceresi vardır.

Halk ocak ve soba kullanmayı bilmez. Hatta bir çokları evlerinde ateşsiz çalışırlar. Bu durumda kürk bir lüks maddesi olduğu kadar bir ihtiyaç maddesi de olmaktadır”. Aynı şekilde Midhad Sertoğlu ise, “sert kış günlerinde ahşap binaların tavanları da hayli yüksek olduğundan ve mangallar odaları ısıtmaya pek de yetmediğinden kürkler imdada yetişirdi. O zamanlar kürklerin tüylü kısmı içeride bulunur, dışı ise derecesine göre çuha, atlar veya seraser denilen baştan başa sırma işlemeli ağır ve değerli kumaşlarla kaplı bulunurdu. Konakta erkek, kadın, çocuk herkes kışın mutlaka kürk giyerdi. Bunların kullanıla kullanıla eskimiş, yıpranmış ve tüyleri az çok dökülmüş olanları uşak, hizmetçi, besleme, halayık ve ahiretlik gibilerin paylarına düşerdi” demektedir.[2] Kışın soğuk günlerinde ileri gelenler ve varlıklı kimseler çift kürk giymekte ve hatta aynı anda üst üste üç tane kürk giyenlerin de varlığı[3] Osmanlı toplumunda kürkün vazgeçilmez bir meta olarak ülke çapında yaygınlığına işaret etmekte aynı zaman da imparatorlukta kürk sarfiyatının ne kadar büyük bir orana ulaştığını anlatması bakımından da önemlidir. Benzer şekilde Osmanlı’nın en ihtişamlı olduğu Kanuni döneminde dört yıl esir olarak Sinan Paşa’nın konağında tabiplik yapan Manuel Serrano Y. Sanz şunları ifade etmektedir; “Samur ve zerdeva bizde ki kuzu derisinde daha çoktur. Türkiye’de kışın kürk giymeyen Yahudi, Hıristiyan ve Türk yoktur. Herkes gücü yettiği kadar iyisini alır. Kürkler ucuz olduğu kadar çeşitlidir de iyi bir zerdevayı yirmi veya otuz riyale alırsınız. Samur ise 100-150 arasındadır. Köstebek, kır faresi ve tavşan kürkünden yapılan elbiseler hem bol miktarda hem de herkesin alabileceği kadar ucuzdur’’ demek suretiyle yaygın kullanıma dikkat çekmiştir.[4] Osmanlı kadınlarının gardrobunda çeşitli kürklerin bulunduğunu belirten Oliver, bu kürklerin mevsime göre değiştiğini kışın siyah tilki, samur veya zibline, ilkbahar ve sonbaharda petit-gris, yaz mevsiminde ise hermin giyildiğini söylemektedir.[5] Kürklerin içerisinde en değerlisi ve en pahalısı olarak siyah tilki derisi olduğunu ve bunun münhasıran padişahaait olduğunu belirten D’ohsson, imparatorluk bünyesi içinde alenen kimsenin bu kürkü giyemeyeceğini ifade etmektedir.[6] Ayrıca kadınların istisnasız bütün kürkleri kullandığını en çok kullanılanların ise, ermin, sincap, petit-gris denen sincap çeşidi ve samur olduğunu ve bu samur kürklerin kürkler içerisinde en pahalısı olduğunu belirtmiştir.[7] İlk altı padişah zamanında gerek saraylıların gerekse halkın basit giyindiğini İstanbul’un fethiyle beraber kürkün Osmanlı toplumuna girdiğini ifade eden D’ohsson, 18. yüzyıl Türkiyesi’nde kürk kullanımının yaygınlaştığından bahsederek şunları söylemektedir;[8] “kış gelince koyun, kuzu, kedi, sincap kürkü giymeyen zanaatkar, asker, köylü yoktur. Hatta bazıları tilki ve tavşan kürkü de giyer, bunlar basit şehirlinin normal olarak kullandığı kürklerdir. Fiyatları, renklerine ve tüylerinin uzunluğuna göre değişir. Ermin, zerdeva, beyaz tilki, sincap ve nihayet samur gibi kürkler ise ancak çok varlıklı kimselerin gardrobunda bulunur. Bu kürkler aynı zamanda vezirlerin, ileri gelen saray adamlarının ve devlet teşkilatındaki her çeşit yüksek rutbeli memurun merasim elbisesini teşkil eder. Sonbahar gelince önce ermin kürk giyilir. Üç hafta sonra sıra petit-gris dediğimiz sincaba gelir ve nihayet bütün kış boyuncada samur kürk giyilir. İlkbaharda da samur kürkten sincaba, birkaç gün sonra da ermine geçilir. Bütün yaz boyuncada ince Ankara yününden yapılma ferace giyilir. Bu kürkleri yılın muayyen mevsimlerinde giyip çıkarmak bir moda meselesi değil bir görgü işidir. Bunların giyilip çıkarılacağı günler padişaha göre ayarlanır, padişah kürkünü değiştirdiği zaman -ki bu umumiyetle bir Cuma namazına gidildiği sırada olurdu- saraylı bir memur merasimle sadrazama giderek durumu bildirir ve ardından bütün saray halkı kürkünü değiştirirdi’’. Osmanlı toplumunda halkın yün ve kürk kaplı elbiselerini nasıl koruduklarına ilişkin bize bilgi veren Dorina L. Neave, “Türkler kürk paltolarını ve yünlü elbiselerini selvi ağacı yongaları arasında sakladıklarından bahar gelince bu ağaçların gövdeleri oduncular tarafından çentilir ve kopartılan parçalar toplanarak aç güvelerin hücumlarına karşı kışlık giyecekleri korumak üzere kumaşların arasına yerleştirilirdi”[9] demek suretiyle toplumsal hayatla ilgili önemli bir detay vermiştir.

Kürkün bir diğer kullanımı ise; devlet adamlarına törenlerde makam ve mevkilerine uygun bir şekilde kullanılmasıydı. Bunlara ilaveten şereflendirilmek istenen kimselere ve yabancı devletlerin elçilerine de ‘’hil’at’’lar giydirilmekteydi. Osmanlı teşrifatında bir üst elbise olarak giydirilen kürk ve kaftanlara “hil’at’’ denmekteydi.[10] Hil’atların imal edilerek taltif edilecek kimselere armağan edilmesi doğrudan doğruya hakimiyet hukukundan sayılmaktadır. Nitekim Alaaddin Keykubat’a Anadolu Selçuklu Devleti tahtına geçtiği zaman Abbasi halifesi Nasır-Lidinillah tarafından hükümdarlık hil’atı, menşur, sultanlık kılıcı ve diğer hakimiyet alametleri gönderilmişti.[11] Devlet merasimlerinde hil’at giydirme adetinin geçmişini araştıran Fuat Köprülü; hil’at giydirmenin Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında da uygulana geldiğini ve Osmanlıların bu adeti sanıldığının aksine Bizans’tan almadığını ifade ederek, gerçekte bu adetin birçok devlet tarafından yaygın olarak kullanıldığına dikkatleri çekmektedir. İslam devletlerinde Emevilerden başlıyarak hükümdarın kontrolünde bulunan “daru’t-tıraz’’ların varlığı bilinmektedir. Abbasiler, Tahiriler, Saffariler, Samaniler, Gazneliler, Selçuklular, Fatimiler, Eyyûbiler, Memluklar, Harezmşahlar ve Anadolu Selçuklularında da bu adetin var olması sebebiyle hil’at verme adetinin kökenini belirlemenin mümkün olamayacağını ifade eden Fuat Köprülü, eski Mısır’da da Firavunların taltif için hil’at verdiklerinin bilindiğini kaydetmiştir. Ayrıca hil’at verme adetinin eski Çinlilerde de var olduğunu ve Türkler arasında İslamiyet’ten öncede yaşadığı tahmin edilmekte ve Moğulların, İlhanlIların ve Altınordu hükümdarlarının bu adete uymalarında uzak doğu etkisinin rolü olduğu düşünülmektedir.[12] Soğuk iklimlerde yaşayan eski Türk toplumlarında da hükümdarların “kedüt’’ yani hil’at hediye ettikleri ve bunların “ton üze ton’’ üst üste elbise olarak giydirildiği bilinmektedir.[13]

Osmanlı Devleti’nde ise hil’at giydirme geleneğine, hanedanın meşruiyetinin ve ona bağlı olmanın bir işareti olması sebebiyle çok önem verilmiştir. Devlet, maddi sıkıntı içine düştüğü dönemlerde dahi hil’at giydirme törenlerini terk etmemiştir. Özellikle resmi törenler ve sur-i humayün gibi şenlikler hil’at verilmesi için önemli vesilelerdi. Hil’atlar giyim sebeblerine bağlı olarak, arz hil’atı, ulufe hil’atı, veda hil’atı, umum hil’atı gibi isimler almakta buna ilaveten taltif amacıyla kışlık ve yazlık olarak yılda iki defa verilen ve kayıtlarda ’’âdet’’ olarak geçen hil’atlar da vardır. Osmanlılarda devlet adına verilen hil’atlar barış zamanında; padişah, sadrazam, darüssaade ağası, defterdar ve valiler, seferde ise; serdar-ı ekrem ve serdar huzurunda giydirilirdi.[14] Huzurda kürk giyenler ricalden sayılırlar, sadrazam veya vezir olanlar erkan kürkü namıyla meşhur kürkler giydikleri gibi şeyhülislam olanlar “ferve-i beyza’’ adıyla anılan beyaz kürk ve ulema ile müderrisler “muvahhidî’’ denilen tarzda giyerlerdi.[15] Padişah huzurunda hil’atların giydiriliş vesilesi olarak tanzim edilen törenleri şöyle zikredebiliriz; arz esnasında,[16] aşure gününde,[17] bayram merasimi ve bayram hediyesinin tesliminde,[18] donanmanın ihracı ve avdetinde,[19] cabe-i humayün esnasında,[20] surre-i humayün ihracında ve hacıların dönüş haberinde,[21] kaymakam paşayı tebrikte,[22] mevacip ihracında,[23] mevlüd okunmasında,[24] nevruziye ihracında,[25] tevcihat esnasında[26] ve şehzadelerin doğum, sünnet ve evlenmelerinde[27] hil’atlar verilirdi.

Benzer şekilde sadrazam huzurunda da çeşitli vesilelerle bab-ı alide (paşa kapısında) hil’atlar giydirilmektedir. Bunlar; at hediyesinin gelmesininde,[28] bab-ı asafiye elçi gelmesinde,[29] bayram esnasında ve bayram hediyesinin tesliminde,[30] donanmanın sefere çıkışında,[31] kalyan-ı humayünun ve sandal-ı humayunun denize indirilmesinde,[32] mevacip ihracında,[33] Mısır-Kahire hazinesinin tesliminde,[34] sadrazamın ziyafetinde,[35] sadrazama gönderilen fermanın okunmasında,[36] tersanede bodoslama refinde,[37] sadaret tebrikinde,[38] tevcihat esnasında,[39] vezaret esnasında[40] idi. Defterdar huzurunda ise, yaygın olmamakla birlikte hil’at giydirildiği vakidir. Bunlar ise; topların dökülmesinde[41] ve tevcih esnasında[42] idi.

Tevcihat sebebiyle padişah huzurunda hil’at giyenlerin ayrıca sadrazamın huzurunda da tekrar hil’at giymelerinin adet olması ve bazı zamanlar üst üste hil’atların ihsan edilmiş olması,[43] Osmanlı sarayında muazzam miktarda kürk sarfiyatını göstermesi bakımından önemlidir. Osmanlıda gerek halkın sınıf atlama, gösteriş ve kış mevsiminde soğuktan korunmak için, gerekse devletin törenler ve kutlamalar gibi çeşitli sebeplerle bol bol kürk ihsan edilmesi Osmanlı coğrafyasında kürke olan talapleri artırmış ve buna parelel olarak da hemen hemen tamamı kuzey ülkelerinden ithal edilen kürk ve kürk derileri için muazzam servetlerin ülke dışına çıkmasına sebep olmuştur.[44] Bu durumdan muzdarip olan müverrih Naima; ’’ Moskov diyarından gelen samur vesair envâ-i zî kıymet kürklere verilen akçeyi ol malain memalik-i İslamiyenin metaına sarf etmezler, kezalik Hint metalarına bu kadar hazine, emval gider’’ diyerek hayıflanmıştır.[45] Bu talep patlaması karşısında kürk fiyatları sürekli bir şekilde artarak anormal bir noktaya çıkmıştır. Bir fikir vermesi için 1802 yılına ait bir muhallefat defterinde arap atına biçilen fiat 450 kuruş ederken kimon kermesude kaplı Erzurum nafesi kürk cübbeye 3000 kuruş kıymet biçilmişti.[46] 13 Temmuz 1876’da ölen Hüseyin Avni Paşa’nın terekesinden çıkan kürkler için de kaşmire kaplı alma kürk 2800, kaşmire kaplı sansar kürk 3000 kuruş idi.[47] Sinan Paşa’nın muhallefatı arasında 600 samur kürk, 600 vaşak kürk 30 siyah tilki kürkünden bahsedilmektedir.[48] 17. yy. tarihçilerinden ‘Âlî, Mevaidu’n-Nefais ismli eserinde devlet büyükleri ile uşakların giymeleri gereken kıyafetleri anlatmakta ve giyim kuşamın dört kısıma ayrılması ve bunların birbirine karışmaması gerektiğini ifade etmekte ve ’’aşağı tabakaların yukarıdakilerin giydiklerine, samur kürklere, değme abayilere el uzatmayalar’’ demek suretiyle o zamanki durumdan hoşnut olmadığını belirtmiştir.[49]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ