OSMANLILARDA HOŞGÖRÜ

OSMANLILARDA HOŞGÖRÜ

Kelime olarak “görmezliğe gelme, bir kabahatliye karşı şiddet göstermeyip vazgeçiverme”[1] manalarına gelen müsamahayı hoşgörü veya tolerans diye de ifade edebiliriz. Sadece fikirde kalmayıp fiiliyata dönüştürüldüğü ve tatbik edildiği zaman insan arasında sevgi ve bağlılık meydana getiren müsamaha (hoşgörü), İslam’ın önemli prensipleri arasında yer alır.

Gerçekten Kur’ân-ı Kerim’in “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel tarik (yol) hangisi ise onunla yap!”[2] ve “Dinde zorlama yoktur”[3] âyetleri, İslâm’ın başka din, sistem ve anlayışlara sahip olan insanlara bakış açısını ortaya koymaktadır. Bunun içindir ki, İslam tarihinde zorla İslamlaştırma gibi bir harekete rastlanmaz. İslam, Müslümanların fethettiği topraklarda yaşayan hiç kimsenin zorla dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve fikrinde serbest bırakır. Hak ile bâtıla işaret ederek, inançlar arasındaki doğru yolun hangisi olduğunu belirtmekle yetinir. Zorlama sonunda Müslüman olma keyfiyetinin İslâmî bir hareket olmadığını beyan etmekten de çekinmez, Müslüman devletlerin idaresi altındaki gayr-i müslimlerin (Müslüman olmayanlar), müreffeh bir hayat yaşamaları ve inançlarına göre serbestçe ibâdet etmeleri ancak böyle bir anlayışla mümkün olmuştur.

Bizzat Hz. Peygamber devrinde sayısız örnekleri verilen İslâmî müsamaha o kadar geniştir ki, Batı dünyasının insaflı araştırmacıları da bunu kabul etmek zorunda kalmış ve bundan hayranlıkla bahsetmişlerdir. Burada detaya inmeden sadece bir Batılı kaynaktan istifade ile bir olayı nakletmek istiyoruz.

“Bir gün bir Mûsevî Muhammed’e gelir ve ileri gelen erkândan birisinin, kendisinin dinî hislerini incittiğini ve Muhammed’in Musa’dan üstün bir peygamber olduğuna dair bir ifadede bulunduğunu söyler. Peygamber bu zata dönerek der ki: Böyle bir şey söylememeliydin, başkalarının inancına saygı göstermek gerekir.”[4] Bu ifadeler bize Hz. Peygamber’in dinî inançlar konusunda ne kadar müsamahakâr davrandığını göstermektedir. Böyle bir davranış ancak bir peygambere yakışır. Zira Medine’de, bütün bir toplumun benliğine hâkim olmuş, bilinen dünya tarafından tanınmış, inansın veya inanmasın herkes tarafından yegâne şahsiyet olarak bilinen bir kimse, kendisine gönderilen dini kabul etmeyen bir Mûsevîye karşı onun dinî hislerini rencide edici bir ifadenin kullanılmamasını istemektedir.

Biraz önce temas ettiğimiz gibi, İslam tarihi başkalarını zorla Müslüman yapmak gibi bir olaya sayfalarında yer vermemiştir. Hatta ara sıra buna teşebbüs etmek isteyen bazı hükümdarlar bizzat Müslüman din adamları tarafından bu işten alıkonulmuşlardır. Ayrıca bunun İslamî bir hareket olmadığı da kendilerine hatırlatılmıştır. Nitekim Osmanlı diyarında asırlarca Müslümanlarla gayr-i müslimlerin bir arada ve barış içinde yaşamaları, bu İslamî anlayışın bir sonucu olmuştur. Galip devlet olan Osmanlı, eğer İslam’dan aldığı anlayışla müsamahakâr bir tavır takınmasaydı bugün birçok milletin ve özellikle Balkan devletlerinin isimleri ile dinî kimliklerini sadece tarih kitaplarında görebilirdik. Balkanlar ve hatta Orta Avrupa’nın büyük bir kesiminde hükümran olmuş Osmanlı Devleti, böyle bir anlayışa sahip olmasaydı buralardaki dinî inançlardan söz edilemezdi. Osmanlı, bölgede yaşayan insanların dinlerine resmiyet kazandırmıştı. Nitekim bu mânâda “Osmanlı Devleti, Ortaçağ ve modern zamanlarda üç tek Tanrılı dini (İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik) resmen tanıyan, etnik ve dilsel alt gruplarıyla birlikte uyumlu bir şekilde bir arada yaşamalarını güvence altına alan tek siyasî organizasyondur”[5] denilmektedir.

İslam, insan sağlığına önem veren ve hastalanmamak için gerekli tedbirlere başvurulmasını, hastalık anında da tedavi edilmesini emreden bir dindir. Bu bakımdan Müslümanlar hastalara yardım etmek ve onları ızdıraplarından kurtarmak için ellerinden gelen çabayı sarf etmekten geri durmadılar. Bunun için vakıf hastaneler kurdular. Bu hastanelere gelenlerin din, dil ve ırklarına bakmadan onlara tıbbî yardımda bulunmayı bir vazife telakki ettiler.[6] Keza topraklarında yaşayan fakat Müslüman olmayan tabipler için de aynı anlayışı gösterdiler. Onları her sahada ve hatta hükümdarlarının özel doktorları olarak değerlendirmekten çekinmediler. Onlarla Müslüman tabipler arasında bir fark gözetmediler. Nitekim XIII. asırda yaşayan İbn Ebî Usaybia (1203-1270), yazdığı “Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbbâ” adlı eserinde Müslüman hükümdarlar yanında çalışmış pek çok Hıristiyan tabibin isim ve biyografisini verir.[7] Bu tabipler herhangi bir baskıya maruz kalmadan mesleklerini icrâ ettikleri gibi, hükümdar, saray ve bunların çevrelerince büyük bir saygıya da layık görülüyorlardı.

Medeniyet tarihimizin önemli müesseselerinden biri olan ve kökleri Hz. Peygamber’e kadar dayanan vakıflar vâsıtasıyla yönetilen kervansaraylar, devrin mimarî özelliği ve sosyal seviyesini gösteren şaheserlerdir. Müslüman toplumların meydana getirdiği hayır ve sosyal kurumların başında zikr edebileceğimiz kervansaraylar, din, mezheb, ırk, dil ve renk farkı gözetmeden herkese hizmet etmeyi vazife biliyorlardı. Uzaktan bakınca bir kaleyi andıran kervansaraylar, İslâm dünyasında daha önce kurulan “Ribât”ların birer devamıdırlar. Bundan dolayı, Selçuklu devrine ait vakfiye, kitâbe ve kronik gibi kaynaklarda bunlara ribât da denilmektedir.[8] Anadolu’nun, kervan yolları üzerinde dizilen ve her konak yerinde (menzil) inşa olunan kervansaraylar, hâlâ ziyaretçileri hayran bıraktıkları gibi, iç teşkilât ve hizmetleri ile medeniyet tarihinde daha fazla hayranlık veren bir hususiyet göstermektedirler. Filhakika her türlü ihtiyaç düşünülerek inşa olunan bu âbidelerde yolcular, hayvanları ile birlikte üç gün meccânen (ücretsiz) kalıyor, yemek yemeleri sağlanıyor, hastalar tedavi olunuyor ve hatta fakir yolculara ayakkabı bile veriliyordu. Büyük kervansaraylarda hastahâne, mescid, tabib ve ilaç bulundurulması da bunların medenî ve içtimaî teşkilâtını anlama bakımından dikkate şayandır. Sultan ve vezirler tarafından yapılan ve zengin vakıfları bulunan bu kervansaraylarda, zengin-fakir, hür-köle, Müslüman ve Hıristiyan farkı gözetilmeden bütün yolcuların eşit muameleye tabi tutulacağı vakfiyede belirtilir.[9]

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, XIV. asrın başlarında Selçuklu-Bizans sınırlarında ortaya çıkan küçük bir beylikti. Bu Beylik, kuruluşundan kısa bir müddet sonra büyüyerek tarihin akışını değiştirecek derecede kudretli bir devlet halini aldı. Yeni bir din ve kültürün taşıyıcısı olarak bölgeye İslam-Türk damgasını vurmasının sebepleri üzerinde münakaşalar hâlâ devam etmektedir. Tarihçiler bunu henüz izah edilememiş bir mesele olarak görmektedir. “Komşularının gözleri önünde bu devletin bu kadar çabuk büyümesi ve uzun zaman varlığını devam ettirebilmesi enteresandır. Bunda kesin rol oynayan dindir. Türkler Müslüman olunca tarihî bir faktör haline geldiler. İslâm’a göre dünya “İslâm ve harb” alanından ibarettir. Müslüman’ın vazifesi, dâru’l-harbi dâru’l-İslâm yapıp İslâm hakimiyetini yaymaktır. Bunun, Hıristiyanlık düşüncesindeki Hıristiyanlaştırma (misyonerlik faaliyetleri) ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu arada şunu da belirtelim ki, Hıristiyanların Müslümanlara isnad ettikleri gibi İslâm inancının yayılması ateş ve zorla olmamıştır.”[10] Bir Türk İslâm devleti olan Osmanlı Devleti’nin, diğer Türk devletleri arasında farklı bir yeri ve önemi bulunmaktadır.

Gerçekten, Namık Kemal’in tasviri ile: “Destanlarda görülen âsumânî heykeller gibi başı küre-i arzın bir kıtasına yaslanmış, vücudu bir başka kıtasına sarılmış, ayakları ise bir başka kıtasına uzanmış” bu heybetli vücudun bio-psiko-sosyal ve ekonomik yapısı ile sistemi ve bu sistemin maruz kaldığı dış çevre şartlarının, ilim sistematiği ile ortaya konulması halinde “Osmanlı Devleti” adını taşıyan bu varlığın doğumu, büyümesi ve ömrünü tamamlayıp ortadan kalkması da aydınlığa kavuşmuş olacaktır.

Bir beylik olarak ortaya çıkışından itibaren bünyesi ve şartların gerektirdiği değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Devleti, sağlam temeller üzerine bina edip geliştirdiği ve kemâl mertebesine ulaştırdığı müesseseleri vasıtasıyla uzunca bir hükümranlık dönemi geçirme imkânı buldu. Devletin hayatiyet sırlarını teşkil eden ve onu diğer Anadolu beyliklerine göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de şüphesiz ki hoşgörü adını verdiğimiz anlayıştır.

Kuruluşundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Şer’i hukuku hem nazarî hem de amelî bir şekilde uygulayan Osmanlı Devleti,[11] bu anlayışını devletin bütün organlarında da devam ettiriyordu. Zira “Bu devlette din asıl devlet onun bir fer’i olarak görülmüştür.”[12] Bu bakımdan sosyal bünyesinin buna göre organizasyonu normal karşılanmalıdır. Zira “Osmanlı İmparatorluğu bütün işlerinde şeriat ile örf ve adet hukukunu uygulayan İslamî bir devlet idi.”[13] Bu hoşgörü anlayışı sebebiyledir ki, Osmanlılar Balkanlar’da idarelerine aldıkları yerli unsurların din ve vicdan hürriyetine müdahale etmedikleri gibi, onları her türlü baskıdan da kurtarmışlardı. Gerçekten Osmanlı Devleti, çağdaşları arasında başka dinlere mensup olanlara en müsamahalı davranan devlettir. Çeşitli ülkelerde dinlerinden dolayı baskı veya zulüm gören gayri müslimlere her zaman kucak açan Osmanlı Devleti’nde, Müslüman olmayan vatandaşlara da vicdan ve ibadet hürriyeti tanınmış, dinlerini değiştirme hususunda onlara zorlama yapılmamıştır. Keza bu devlette, gayr-i müslim grupların ibadet ettikleri yerler (mâbed), bunlara ait toprak ve mezarlıklara da dokunulmazdı. Bunlar, Müslümanları rahatsız etmeden ibâdetlerini serbestçe yerine getirebilirlerdi.[14]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ