OSMANLILAR ZAMANINA ULAŞAN SELÇUKLU MEDRESELERİ VE MÜDERRİSLERİ

OSMANLILAR ZAMANINA ULAŞAN SELÇUKLU MEDRESELERİ VE MÜDERRİSLERİ

Türklerin Konya şehriyle ilk tanışmaları 1067 yılında Alp Arslan’ın meşhur komutanlarından Afşin Bey’in yağması sırasında oldu. Bilahare Anadolu fatihi Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Konya’yı Martavkusta’dan aldıktan sonra yoluna devam ederek karargâhını İznik şehrinde kurdu. Fakat Orta Çağ’ın şüphesiz en önemli olaylarından biri olan Haçlıların Iznik’i ele geçirmeleri üzerine Konya, I. Kılıçarslan tarafından Anadolu Selçuklu Devleti’ne başkent yapıldı (1098).

Sultan I. Mesud, Haçlı tahribinden sonra devlete eski kudretini kazandırmak için çok çalıştı. Tam bu sıralarda patlak veren II. Haçlı Seferi’yle (1147) Anadolu tekrar heyecanlı günler yaşadı. Fakat Anadolu’dan geçemeyen bu Haçlılar, ilk defa yurdumuzdan “Turquie” olarak söz ettiler. II. Kılıçarslan zamanında ise III. Haçlı Seferi’nin (1189) Alman Friedrich Barbarossa kolu, Anadolu’dan geçmeye kalktı. Konya’yı tahrip eden Barbarossa, Silifke yöresinde boğuldu. Askerleri binbir müşkilatla Antakya’ya ulaşabildiler (1190).

Anadolu, bu hadiselerden sonra büyük bir yükseliş sürecine girdi. Yolları süsleyen kervansaraylar, ticaretin giderek gelişmesi, denizlerde fethedilen limanlar hayat seviyesini bir hayli yükseltti. Anadolu’da imar faaliyetleri hızlandı. İlme verilen değer, bilhassa başkent Konya’da kendini gösterdi. Devlet büyükleri adım başı medrese yapımına hız verdi. Uluğ Keykubad zamanında Konya’yı teşrif eden Bahâeddin Sultan Veled, bu mukaddes beldeye ayrı bir ruh kazandırdı. Konya ilim adamlarının, sanatkârların, dervişlerin uğrak yeri oldu. Yani Batı için karanlık olan Orta Çağ, Doğu’da Müslümanlar için fevkalade aydınlık idi.

Ne var ki Sultan I. Alaeddin Keykubad’ın ölümünden sonra geride kalan oğlu kendisi gibi kudretli değildi. Basiretsizliği sebebiyle Moğollarla Kösedağ’da karşılaştı (1243). Selçuklu öncülerinin yenilmesi üzerine geriye çekilen Sultan, savaşın da kaybedilmesine yol açtı. Artık Anadolu bundan sonra Moğolların manevî baskısı altındaydı. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra çocukları II. Alaeddin Keykubad, II. İzzeddin Keykavus ve IV. Kılıçarslan’ı Celaleddin Karatay büyük bir maharetle idare etti. Devlet 1277 yılına kadar, Moğol baskısına rağmen yükselişini sürdürdü. Fakat aynı tarihte Karamanoğlu Mehmed Bey’in Cimri (Gıyaseddin Siyavuş) ile Konya’ya sahip olması (1277), Moğolların bizzat idareyi ellerine almalarına sebebiyet verdi. Nihayet varlıklarıyla yoklukları bir olan sultanların idareye sahip olamamaları, devletin yıkılışını hızlandırdı. Sonunda 1308 veya 1318’de Anadolu Selçuklu Devleti çökerken, toprakları üzerinde 16 beylik ortaya çıktı. Bu beyliklere Moğollar söz geçiremediler. İçlerinde yıldızı parlayan ve istikbal vaad eden beylik tabii ki sadece Osmanoğulları idi. Konya, Anadolu Selçuklu Devleti’ne başkent oluşundan yıkılışına kadar hareketliğini devam ettirdi. Moğolların ağır baskılan karşısında insanların ümitsizlik ve tedirginliklerine Hz. Mevlâna ve Şeyh Sadreddin-i Konevi’nin varlığı büyük teselli oldu. Fakat bu iki zatın ölümünden sonra (1272-1273) Anadolu insanının yüzü bir daha gülmedi.

Felsefenin çok hareketli oluşu ve sultanların da bizzat bu felsefe münakaşalarına ilgi götermesi Konya’da ilim alanını canlı tutuyordu. Bir yanda medreseler, bir yanda zaviyeler bir yanda da sultan saraylarındaki ilmî münakaşalar, ilim dünyasının dikkatini Konya’ya çekiyordu. Bu havaya, tarikatların çalışması da ayrı bir çeşni katıyordu. Bu yüzden Konya, meşhur âlimlerin uğrak yeri haline gelmişti. İşte Konya’da açılan medreseler, böyle bir ilim alanının mahsulleri olarak tezahür etti.

Medrese Tâbiri ve İlk Medreseler

“Medrese” kelimesi Arapça “derase” kökünden olup ‘Talebenin ilim öğrendiği yer” manasına gelir. Umumî, anlamda ise sıbyan mektebinin üstünde eğitim ve öğretim yapılan tahsil müesseseleridir.[1]

Bilindiği üzere İslâm’ın ilk emri “oku”dur. İlim adına bu kutsal emre büyük önem veren Müslümanlar, toplu eğitim ve öğretim yapmaya başladılar. Nitekim toplu öğretim yapılan ilk yer Erkam bin Ebu’l-Erkam’ın evidir.[2]

Daha sonra cami ve mescidler okul görevi yapmaya başladılar. Hz. Peygamber (S.A.V.) camide oturur ve etrafında halkalanan cemaatı aydınlatırdı.[3]

İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam-ı Malik hazretleri de derslerini hep camilerde verdiler. İhtiyaçların zamanla artması ve cemiyetlerin dağılmaya başlaması üzerine, Emeviler Dönemi’nde (661-750), çocuklar için müstakil mektepler açılmaya başladı. Bu tür mekteplere “küttap” veya “mektep”, öğretmenlerine ise “muallim”[4] deniyordu. Bu mektepler camilerden ayrıldılar. Artık camiler yüksek tahsil yapılan yerlerdi. Buralarda din eğitimin yanında her çeşit müsbet ilimler de okutuluyordu.

Genel anlamda ve resmi sarayın dışında, herkese açık ilk okuma ve araştırma enstitüsü veya akademisi ise Abbasi Halifesi Memun (813-833) zamanında Zerdüşt okullarının ilhamıyla Bağdat’ta kurulmuştur (832). “Beytü’l-hikme” denilen bu müessese bir anlamda ilk medresedir. Ancak ismi medrese değildir. Beytü’l-hikmelerde Arap, Yahudi ve Hıristiyan ilim adamları beraber çalışıyorlar; Yunan, Hint ve eski İran kültürüne ait kaynakları tetkik ediyorlar, Aristo ve Eflatun gibi bir çok mütefekkirin eserlerini Arapçaya çeviriyorlardı. Bu devir Mutezile fırkasının faaliyetlerinin en çok arttığı zamandır. Hatta Mutezile’nin görüşleri Abbasî Devleti’nin zorla resmî mezhebi haline getirilmiştir.

Yine bu devirde Bağdat’ta “Beytü’l-ilim” ve “Darü’l-ilim” adıyla açılan müesseseler, asıl medreselerin doğuşunda müessir olmuşlardır.[5]

Abbasîler zamanında eğitim yerleri için henüz “medrese” tabiri yoktur. Bu tabir ilk defa IX. asırda kullanılmaya başlamışsa da, medreselerin resmî bir teşekkül olarak devlet eliyle kurulması X. asırda Karahanlılar (840-1211/2) zamanında olmuştur. Müslüman tarihçiler medresenin tarihini yazmakta zorlanmaktadırlar. İlk medresenin Nizamü’l-mülk tarafından kurulduğu ileri sürülürse de el-Makrizî ve el-Suyûtî, bundan daha önceleri de medreselerin varlığından söz ederler. Bilhassa camide esaslı bir şekilde tedrisat yapılan Nişabur’da, medreseler açılmıştır. Bunlardan dördü meşhurdu.[6] Gerçekten Nizamülmülk’ten önce Gazneli Mahmud (998-1030) Gazne’de ve kardeşi Nasr da Nişabur’da (1033) medrese açmışlardır.[7]

Medrese adını taşıyan ilk eğitim ve öğretim müesseselerinin Merv ve Nişabur çevrelerinde açılma sebeplerini eski Uygur Türklerine ait Budist viharalarının tesirlerine bağlayan tarihçiler de vardır. Medreseler umumiyetle bir dersane ve etrafında yeteri kadar talebe hücrelerinden meydana gelmektedir. Medreseyi açanın anlayış ve malî gücüne göre imaret, kütüphane, hamam… gibi ilaveler de yapılırdı. Medrese ister bir hayırsever, isterse bir devlet adamı tarafından yapılmış olsun, ders okumak ve ilim tahsil etmek için yapıldığından yaptıranın kafasında kendine göre bir program mevcuttu. Onu medresenin vakfiyesine yazdırmayı ihmal etmezdi. İslâm dünyasındaki ihtisas medreseleri, farklı hizmet sahaları bakımından üç grupta toplanır:

  1. Daru’l-hadisler,
  2. Darü’t tıplar,
  3. Daru’l-kurralar,

Daru’l-kurralar Anadolu Selçukluları ve Karamanoğulları topluluğunda “daru’l-huffaz” adını almışlardır. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey, daha Nişabur’a ilk geldiği zaman Saraçla Pazarı’nın yakınında bir medrese inşa edilmesini istemişti. Ayrıca Vezir Amidülmülk Kündurî de Merv’de bir medrese inşa ettirmişti.[8]

Selçuklular zamanında büyük bir üne kavuşan ve pek çok ilim adamı yetiştiren ve aynı zamanda Mutezile’nin bozuk düşüncesini ilimle çürüten meşhur Nizamiye Medresesi’nin Bağdat’ta inşası 1067’de tamamlanmıştır.[9] Daru’l-ilim adlı müesseseler ise sunnî inancı kuvvetlendirmek için açılmışlardır ki bunların en meşhuru Bağdat Nizamiye Medresesi’dir.

Konya Selçuklu Devri Medreseleri

Örneklerini Büyük Selçuklu devleti’nde Melikşah’ın Veziri Nizamülmülk’ün Tus’ta, Bağdat’ta yaptırdığı eyvanlı medreselerden alan, zamanının üniversiteleri mahiyetindeki medreselere Anadolu Selçukluları da çok önem vermişlerdir. Konya’da sık sık bu güzel yapılara rastlamak insana ayrı bir ferahlık ve gurur vermektedir. Bir ülkenin mührü üzerindeki tarihi yapılardır ve bilhassa eğer bunlar ilimle alakalı olursa.

Avluya açılan dört büyük eyvanlı Asya medreseleri örneği, Selçuklular Devri’nde de muhafaza edilerek tatbik edilmiştir. Bu arada iklim şartları da göz önünde tutularak medrese yapımında iki tip ortaya çıkmıştır.

Bunlar:

  1. Açık avlu medreseler,
  2. Kapalı, kubbeli medreselerdir. [10]

Anadolu Selçuklu medreseleri genellikle tek katlıdır. Ancak Sırçalı Medrese’de olduğu gibi iki katlı olanı da mevcuttur. Eyvan sayıları belli değildir. Eyvanlar sivri, beşik tonoz örtülü; ana eyvanın yanlarındaki odalar ise umumiyetle kubbelidir.[11]

Vakfın gaye ve imkânlarına göre Selçuklu medreselerinde Kur’an, Hadis, Tefsir gibi dinî ilimler yanında tıp, fıkıh ve astronomi gibi, müsbet ilimler de okutulmuş, her ilim için ayrı medreseler yapılmıştır.[12]

Tıp öğretimi darüşşifalarla birlikte bulunan medreselerde yapılırdı. Nitekim Konya Alâeddin Daruşşifası’nın yanında da bir medrese mevcuttu.[13]

Konya medreseleri, Anadolu Selçuklu Türkleri, Hanefi mezhebinden oldukları için, Sünnî akidelerin ve bilhassa Hanefî fıkhının öğretim yerleri idi. Medreseler çok zengin vakıflarla donatıldıklan için, hem öğrenciler, hem de çalışanları katiyyen maddî bir sıkıntı çekmiyorlardı.

Konya medreselerinde ortalama 20-40 öğrenci bulunuyordu.[14]

Selçuklu medreselerinin bazıları Osmanlı devrine intikal etmeden yıkılıp yok olmuşlardır. Bazıları Osmanlılar zamanına ulaşmış, bu devirde hizmet yapmış fakat zamanımıza gelememiştir. Günümüze ulaşanlar ise geçirdikleri tamirlerle ancak ayakta kalabilmişlerdir. Şer’iyye Sicillerinde bu hususu gösteren pek çok tamirat kaydı mevcuttur. Bugün Konya’mızı süsleyen, bu tarihî yapılar tarihten günümüze sanki birer mesaj taşır gibidir.

Yapılış Tarihlerine Göre Konya Selçuklu Medreselerine Kısa Bir Bakış

  1. İplikçi (Altun Aba) Medresesi

Konya’da inşa edilen ilk medresenin Altun Aba Medresesi olduğu söylenir. 1200 yıllarında[15] II. Rükneddin Süleyman Şah’ın (1196-1204) sipehsalarlarından Şemseddin Altun Aba[16] tarafından yaptırılan medrese, vakfiyesinde görüleceği üzere mütevelli olarak “İplikçi oğlu”nun tayin edilmesinden dolayı, İplikçi Medresesi olarak şöhret yapmıştır.[17]

Hz. Mevlânâ’ya giden ana caddede ve İplikçi Câmii’nin güney bitişiğinde yer olan Altun Aba Medresesi, ortasında büyük bir kubbesi bulunan kapalı medrese tipinde idi.[18]

Sultanü’l-ulemâ Bahaeddin Veled Konya’ya teşrif ettiği zaman (1228), Konya’da Sultan sarayına misafir olmayı reddedip Altun Aba Medresesi’ne inmiştir. Bu hususta Eflaki şu bilgiyi verir: “Sultan’ın niyeti Sultanü’l-ulemâyı kendi sarayında ağırlamak ve onu orada misafir etmekti. Mevlâna Baha Veled kabul etmedi ve imamlara medrese, şeyhlere hankâh, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zaviyeler, gariplere kervansaraylar münâsiptir… buyurup Altun Aba Medresesi’ne indi”.[19] Eflâkî, Konya’da o zamana kadar Altun Aba Medresesi’nden başka bir medrese olmadığını da bildirir.

Altun Aba Medresesi zengin vakıflara sahipti.

Medresenin banisi Şemseddin Altın Aba devleti ele geçirip sultanlığını ilân etmeye çalışan Emîr- i Mimar Sadeddin Köpek tarafından öldürülmüştür.[20]

İplikçi Medresesi’ne 1907 yılına kadar müderris tayini yapıldığı Şer’iyye Sicil kayıtlarıyla sabittir.[21] Fakat ne zamana kadar tedrisata devam ettiği bilinmiyor. Tekkeleri kapatan kanunun yürürlüğe ginmesinden sonra (3 Mart 1924) tamamen kapatılmıştır.

İplikçi Medresesi’nden bugün sadece küçük bir kümbet mevcuttur.

  1. Lala Ruzbe Medresesi

Adı geçen medrese, zamanımıza ulaşamayan eserlerdendir. Konya’nın İç Kalesi (Ahmedek) içinde ve hankâhının bitişiğinde yer alan bu medrese I. Alâeddin Keykubad’ın muhtedi Lalası Ruzbe tarafından yaptırılmıştı. Horozlu Hanı da bu şahsındır.[22] Konya Osmanlılara geçtiği zaman harap olduğu için geliri Hz. Mevlâna evkafına katılmıştır.

  1. Gühertaş (Molla-i Atik) Medresesi

Medrese Konya’nın Çifte Merdiven mahallesinde Seyfiyye Kümbeti’nin batısında idi.[23] Eflâki’nin verdiği bilgiye göre medreseyi “Dizdar” lakaplı Emir Bedreddin Gühertaş, Sultanü’l-ulemanın isteği üzerine, onun çocukları için yaptırmıştır. (1232).[24] Burası daha sonradan Hz. Mevlâna’nın hankâhı olmuştur. Zamanımıza kadar gelmediği için mimarî durumu hakkında bilgimiz yok denecek kadar azdır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al