OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E TÜRKİYE’DE KENT VE KENTLEŞME

OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E TÜRKİYE’DE KENT VE KENTLEŞME

Toplumların, bugünkü devlet, siyaset ve yönetim anlayışlarının, yapılanmalarının, geçmişin mirasından etkilenmediğini söylemek oldukça zordur ve bu anlamda toplumlar, önceki nesillerden miras olarak aldıkları kurumların, değerlerin ve birikimlerin yükünü taşırlar. Diğer bir deyişle, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi-idari anlayış ve yapılanmalar, insanlık ve toplumların tarihi içinde, kümülatif nitelikli olarak ve tarihi bir süreklilik seyrini izleyerek varolagelirler. Devletler, milletler ya da başka parametreleri esas alarak yapılan toplum ayrımlarının hepsi için geçerli olan bu nitelikler, aynı zamanda belirli bir değişimi ve dönüşümü de içerir. Zaman zaman eklemlenme, kırılma, kopma gibi farklı boyutlar da kazanan bu değişim-dönüşüm sürecinin önemli bir yanını da kentler ve bu bağlamda kentleşme olgusu oluşturmaktadır.

Bu kümülatif nitelikli değişim-dönüşüm süreci Osmanlı’dan Cumhuriyete Türk kentleri ve Türkiye kentleşmesi için de geçerlidir ve bu anlamda önemli içeriklere sahiptir. Gerek etkisinde geliştiği temel parametreler, gerek içerdiği ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi-idari işleyiş sistemi ve gerekse Batı- dışı nitelikleriyle kendine özgü olan Osmanlı-Türk kentleri, Batıda yaşanan sanayi toplumu olma sürecine paralel, Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun yaşadığı değişim ve dönüşümün bir parçası olarak farklı nitelikler kazanmış ve kentleşme olgusu ile yüz yüze gelmiştir. Ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi-idari boyutu bulunan bu süreç Osmanlı’dan Cumhuriyete miras niteliğindeki belli başlı temel özelliklere ek olarak kazanılan yeni niteliklerle devam etmiştir. Tek partili siyasal hayat ve çok partili döneme geçiş sonrasında ortaya çıkan temel ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi-idari gelişmelere paralel olarak, Türkiye kentlerinin ve kentleşmesinin yeni nitelikler kazandığı bu süreç, bugün karşı karşıya olduğumuz, sürekli değişme ve gelişmeyi içeren küreselleşme ve bilgi toplumu olma yönlü gelişmelerle birlikte yepyeni görünümler alarak devam etmektedir. Küresel ve yerelin kesişme noktasında Türkiye kentleri ve kentleşmesi bugün farklı bir noktada bulunmaktadır.

I. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Osmanlı Kent ve Kentleşme Olgusu

Kentlerin en önemli özelliklerinden biri, ekonominin, sosyal yaşamın ve yönetimin merkezi fonksiyonunu yerine getirmeleridir. Kentli niteliği ağır basan bir toplum olan Osmanlı-Türk toplumunda da kentler bu fonksiyonları görmekle birlikte 19. yüzyıla gelindiğinde bu fonksiyonun oldukça çeşitlendiği göze çarpmaktadır. Bu çeşitliliğin artmasında iç ve dış bir çok faktör etkili olmuştur. İlber Ortaylı da bu bağlamda “Tanzimat devrinin modern Türkiye’nin oluşumundaki payının büyüklüğünü”[1] vurgulamaktadır.

Kemal Karpat’a göre ise, “geç dönem Osmanlı bürokrasisi ve aydınlarının, Osmanlı Devleti’nin dönüşümünde oynadıkları rol, eşsiz bir toplumsal olaydır.”[2] Tanzimatla başlayan bu değişim- dönüşüm süreci Osmanlı’dan Cumhuriyete ekonomik, sosyal ve siyasi-idari bir geleneğin miras olarak kalması gibi bir sonucu da beraberinde getirmiştir.

İlk olarak, Avrupa’da ortaya çıkan teknolojik-ekonomik ve politik-ideolojik gelişmelere paralel olarak ortaya çıkan sanayi toplumu nitelikleri, son tahlilde Osmanlı-Türk toplumu üzerinde ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi-idari boyutlu olarak etkin olmaya başlayınca, sonuçta bu süreçten en hızlı ve yoğun etkilenen birimler, kentler olmuştur. Ekonominin, yönetimin ve kültürün merkezi olarak Osmanlı kentleri, klasik dönem kurumlarının işlevsiz hale gelmesine de paralel olarak, hızla değişim sürecine girmiştir. “Osmanlı sisteminin 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması’yla simgelenen dünya ekonomisine açılışı ve 1839 Tanzimat Fermanı’yla simgelenen yeni yönetim biçimi arayışları, 19. yüzyılın ikinci yarısında kent yapısında önemli dönüşümlere yol açmıştı. 1838 ve 1839 tarihleri önemli kurumsal değişimleri belirliyor görünse de aslında daha önceki değişim birikimlerinin sonuçlarıydı. Yeni benimsenen ekonomik ilişkiler ve yönetim biçimi, yeni kent merkezleri, yeni bir altyapı ve yeni kurumlar gerektiriyordu. Bu dönüşüm, kadılık, ihtisap ağalığı, mimarbaşılık gibi geleneksel Osmanlı idari kurumları yoluyla sağlanamaz, gerekli altyapı dini vakıflar aracılığıyla kurulamazdı. Bu ulusal kurumlar sadece yapısal açıdan yetersiz değildi; 1840’larda dönüşümlerin baskısıyla çökmüşlerdi. Hem geleneksel sistemin çöküşü, hem de yeni doğan ihtiyaçlar yeni yönetim biçimlerini ve kent gelişimini denetleyecek yeni bir sistemi gerektiriyordu.”[3] Ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi-idari birçok yönü bulunan bu gelişme sürecinde kentler genelde yönetim, özelde ise yerel yönetim merkezli tartışmaların ve son tahlilde yapılanmaların odağı haline gelmişlerdir.

Tanzimat ve sonrasında ortaya çıkan reform ve ıslahat çabaları bu anlamda kentlerde de etkili olmuş ve sonuçta Batı Avrupa kentlerinin nitelikleri ve gündeme gelen kentleşme olgusu ile tam örtüşmese de benzer ihtiyaçlar ve değişiklikler gündeme gelmiştir. Bu ihtiyaç ve değişiklikler ilk olarak, ekonomik, sosyal ve siyasi-idari değişime paralel olarak yerel yönetim hizmetlerinin durumu ile ilgilidir. Yukarda sözü edilen ve Batılı anlamda yerel yönetimlerin kurulmasını gerektiren nedenlerin önemli bir bölümü kentlerle ilgilidir. Bu ilgililik daha sonraki aşamada ise, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen Avrupa’nın Osmanlı-Türk toplumuna etkileri anlamında, kentleşme olgusu boyutunda kendini göstermeye başlayacaktır. Bu anlamda, bir geleneğe ve tarihi süreklilik niteliğine sahip olmasa da, Tanzimat sonrası dönemde bir yerel yönetim-kent etkileşimi ve sürekliliğinden söz edilebilir. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan çizgide özellikle kentlerin yönetim birimi olan belediyeler bazında gündeme gelen yerel yönetim kurumu oluşturma çabaları bu etkileşimi belirginleştirmiş ve Osmanlı- Türk kentlerinin Klasik dönemdekinden oldukça farklı niteliklere bürünmesini beraberinde getirmiştir.

Burada, bu değişim ve dönüşüm sürecinin bazı temel noktalarını ele almakta yarar vardır. “Osmanlı kentinin 19. yüzyılda geçirdiği dönüşümün önemli bir yanını, İmparatorluğun ekonomik yapısındaki değişmeler ve buna koşut olarak gelişen milletler arası ve sınıflar arası farklılaşma biçimi ve nitelikleri oluşturmaktadır. Avrupa’da kapitalizmin gelişerek sanayi devrimini gerçekleştirmiş olması ve bu gelişmeler sonucunda Osmanlı Devleti üzerinde aşama aşama kurulan emperyalist denetim, OsmanlI’nın iç dinamikleri ile birleşerek önemli yapısal değişmelere neden olmuştur.”[4] Bu değişmelerin en etkin olarak yansıdığı alanlardan birisi ise, özellikle genelde yönetim, özelde ise yerel yönetimle ilgili olarak, kentler olmuştur. Ekonomik ve ticari hayatın kazandığı yeni boyutlardan Tanzimat’ın getirdiği bürokratik yapının etkilerine, yeni ekonomik ilişkiler içinde Batı kültürüne yönelmenin getirdiği tüketim kalıpları ve yaşam biçiminden ortaya çıkan yeni nitelikli yerel yönetim hizmetleri ihtiyacına, buna yönelik yapılanmalara kadar kent bu değişim ve dönüşüm sürecinden oldukça yoğun bir şekilde etkilenmiştir.

Bu bağlamda da eski kurum ve yapılar nitelik ve işlevlerindeki değişmeye paralel olarak ve reform çabalarının bir parçası olarak yeniden düzenlenmiş, modernleştirme sürecinin önemli bir boyutunu oluşturmuşlardır.

Bütün bu yönleriyle ilgili olarak diyebiliriz ki, “Osmanlı İmparatorluğu’nda 1839’dan itibaren devleti ve toplumu Batılılaştırma doğrultusunda girişilen ve Tanzimat olarak bilinen reformlar kent alanını da ilgilendirmektedir. Batılı ilkelere ve uygulamalara göre yapılan düzenlemeler, Osmanlı kent alanına ve bunun dönüşümüne ilişkin daha global düşüncelere varmayı sağlayacak bazı özellikler taşımaktadır.”[5]

Bu özellikler, yerel yönetim hizmetlerinden kent mekanının şekillenmesine ve kentin ekonomik, sosyal ve siyasi-idari bütün yönlerine kadar geniş bir yelpazeyle yakından ilgilidir. Özellikle bu aşamada gerek merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri gerekse yerel yönetim hizmetlerinin sunumu bağlamında yerel yönetim-kent birlikteliği belirginleşme sürecine girmiştir.

Kısacası, Avrupa örneğinde ülkenin belli başlı büyük kentlerinde kurulan belediye örgütleri, beraberlerinde yeni sorunlar getirmekle birlikte, dönem öncesinde, vakıflar ve yöneticiler tarafından şöyle ya da böyle yürütülen bazı önemli hizmetleri üstlenmişler, eksikliklere, imkansızlıklara rağmen, kentleşmede etkin olmuşlardır. Bu etkinlik, I. Meşrutiyet’in ilanından sonra gözle görülür şekilde karşımıza çıkmaktadır. Dönem içinde belediyeler, beledi kolluk, imar denetimi gibi geleneksel görevlerin yanında, kentlerin ekonomik yaşantısını düzenleyen, koruyucu yapıcı hizmetleri üstlenmişlerdir. Kentlerin ekonomik hayatının düzenlenmesinde, temizlikle ilgili hizmetlerin görülerek, yasakların uygulanmasında etkili olmuşlardır. Yol, kaldırım, su yolu, kanalizasyon gibi tesislerin yapımı ve onarımı bakımından ise varlık gösterememişlerdir.

Osmanlı kentinde devletin varlığı ve gücünün hissedirliliği klasik dönemden Tanzimat’a geçişte ve sonrasında artmıştır. Merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri bağlamında Halil İnalcık, “Siyasi tarih bakımından Sened-i İttifak, büyük ayanın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade eder. Gülhane Hattı ise ona karşı Padişah’ın mutlak otoritesini savunarak merkeziyetçi devlet idaresinin, başka deyimle bürokrasinin mutlak bir şekilde el koymasını ifade eder. Bir başka açıdan bakılırsa, birincisi gelenekçi, diğeri moderndir”[6] yorumunu yapmaktadır. Bu niteliğin doğal olarak yansıdığı alanların başında kentler gelmektedir. “Osmanlı kentlerinin gelişimi, bütünüyle Osmanlı devlet teşkilatına bağlıdır; tabii ki lineer olarak değil, ama o düzenin bir çok çelişkisiyle birlikte: Kimi zaman zanaatkarların eski lonca düzenini ve kurumların merkeziliğini koruması için, kimi zaman uluslararası ticaretin serbest kılınması ve yöre paşalarının özerkliği için yapılan çelişkili mücadeleler ile iç içe geçmiş olarak.”[7] Kentlerde devletin etkinliğinin bir yönü olarak 19. yüzyılda yerel yönetim denemelerini de eklemek gerekir. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e yerel yönetim kurumlarını oluşturup kurarken bile bütün merkeziyetçiliği ile devlet kente egemendir, yön verendir. Üstelik bu nitelik, merkeziyetçilik çağında adem-i merkeziyetçi uygulamalar görüntüsü verilmek suretiyle egemen kılınmaktadır.

Avrupa’da sanayileşme-kentleşme sürekliliği bağlamında ortaya çıkıp, gelişen kentleşme olgusunu bu dönem Osmanlı kentleri için varsaymak doğru olmasa bile en azından etkilenme anlamında bir hareketliliğin başladığı söylenebilir. Bu hareketliliğin temel noktalarını ise Avrupa ile ticaretin artması, yerel yönetim kurumlaşmaları ve yavaş yavaş kurulmaya çalışılan sanayi kuruluşları gibi konular oluşturmaktadır. Diğer iç ve dış etkenlerle birlikte bu dinamikler Osmanlı’da kentleşmeyi başlatmamışsa da ilk belirtilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur denilebilir. Bu nitelik Cumhuriyet dönemine de yansıyacak ve 1950’li yıllara kadar hemen hemen aynı niteliklerle var olacaktır. Bu yıllardan sonra ise Türkiye’de kentleşme farklı çizgi ve niteliklerle gündeme gelecektir.

II. Cumhuriyet Döneminde Kent ve Kentleşme İlişkileri

Osmanlı Devleti’nde, gerek siyasi-idari anlayış ve yapılanmalar, gerek yönetimin bir parçası olarak yerel yönetimlere ilişkin kurumlaşmalar ve gerekse bu kurumların mekansal boyutunu oluşturan kentlerin durumuna ilişkin gördüğümüz niteliklerin, Cumhuriyete geçişle birlikte kopma niteliğinde bir değişime uğradığını söylemek oldukça güçtür. Tam aksine, kırılmalarla birlikte, bir eklemlenmenin söz konusu olduğu söylenebilir. Bütün redd-i miras çabalarına rağmen, siyasi-idari, sosyal ve kültürel birçok yönü ile bu devraldığımız miras bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

A. Tek Partili Döneminde Kent ve Kentleşme (1923-1946)

Tek parti dönemi siyasi açıdan olduğu gibi yönetim ve doğal olarak kent yönetimleri ya da yerel yönetimlerle de ilgili olarak merkeziyetçiliğin kendini ağırlıkla hissettirdiği bir dönem olmuştur. Bu dönemin kent ve kentleşme niteliklerinin önemli bir yönünü yerel yönetimler oluşturmaktadır. Gerek başlı başına kentsel gelişme ve gerekse kentleşmeye ilişkin anlayış ve kurumlaşmalar bu dönemde, yerel yönetimler yönündeki yaklaşım ve uygulamalarla içi içe olmuştur.

Tanzimat ve onu izleyen dönemde merkezi idarenin yerel yönetimlere bakışı ve ona yüklediği temel işlev Cumhuriyet döneminde de benzer şekilde devam etmiştir. Bugün Türkiye’de yerel yönetimlerle ilgili temel tartışmalarda bazen gözden kaçırılan, bazen de önemi tam kavranamayan esas konu merkezin yerel yönetimlere biçtiği rol ve işlevdir.

Cumhuriyet dönemindeki kent ve yerel yönetim sistemi, esas itibariyle 1930’lu yılların başında çıkarılan bir dizi kanunla yasallaşıp, kurumsallaşmıştır. Cumhuriyet’in ilanından 1930 yılına kadar geçen dönemde Osmanlı yerel yönetim sistemi genel olarak korunmuş ve buna ilaveten belediyelerin mali bakımdan güçlendirilmesi yönünde bazı kararlar alınmıştır, fakat kısa bir zaman sonra yapılan yasa değişiklikleriyle belediyelerin mali imkanlarının azaltılmaya çalışıldığı ve bunların merkezi idareye aktarıldığı görülmektedir. Ancak, burada yerel yönetimlerle ilgili bazı düzenlemeleri ele almadan, bu dönemin merkeziyetçi niteliğinden oldukça farklı özellikler taşıyan 1921 Anayasasının yerel yönetimlerle ilgili getirdiği ve bugünkü düzenlemelerden daha ilerde bir görünüm sergileyen niteliklerine değinmek gerekir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ