OSMANLI’DA KIRÂAT İLMİ VE TEDRÎSİ

OSMANLI’DA KIRÂAT İLMİ VE TEDRÎSİ

Kırâat ilminin diğer İslâmî ilimler nezdinde müstesna bir yeri vardır. Kur’an’ı-Kerîm, bir çok ilim ve fennin müracaat ettiği kaynak durumundadır. Ondan istinbat ve iktibas yoluyla istifade edilmiştir. Kur’an’ın nazm-ı Celîli ile doğrudan alakalı olan yegâne ilim ise, ilm-i vücûh-i Kur’an’dır.

Kırâat ilminin Türkler arasında okunduğu ve okutulduğunda bir tereddüt yoktur. Hatta tedrîsi yaygın hale gelmeden önce, Mısır’a gidip, orada kırâat ilmini öğrenen kimselerin olduğu bize gelen haberler arasındadır. Ancak, olayın münferit olmaktan çıkıp, resmî olarak tedrîsine başlanması, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 96 yıl sonraya (798/1396) rastlamaktadır.

Sultan Bâyezîd zamanında Muhammed b. Cezerî Bursa’ya davet edilir. Bursa’da Ulû Camii Külliyesi inşâ edilince, burada Hûndî Hatûn Medresesi’nde Kur’an ve kırâat öğretimine başlar ve Osmanlılarda ilk “Daru’l-Kurrâ”nın temeli de atılmış olur. Kırâat ilmine ait te’lif eserler de verilmeye başlanır. Biz, bu çalışmamızda kısaca şu konulara değineceğiz:

  1. Te’lif Eserler
  2. Takip Edilen Tarîkler
  3. Öğretim Metodları
  4. Tedrîs Mahalleri
  5. Hâlen Takip Edilen Usûl ve Esaslar.

1. Te’lif Eserler

  1. İbn Cezerî’nin “en-Neşr fi’l-Kırâati’l-‘Aşr”, “Takrîbü’n-Neşr”, “Tahbîru’t-Teysîr”
  2. Abdullah b. Muhammed, (Yusuf Efendi Zade Abdullah): “el-İtilâf fî Vücûhi’l-İhtilaf”, “Risaletü’l- Meddât”
  3. ed-Dimyâtî, “İthâfu Fudalâi’l-Beşer fi’l-Kırâati’l-Erba’ati’l-‘Aşer”
  4. Abdülfettah Palûvî: “Zübdetü’l-‘İrfân”.
  5. Muhammed Emîn er-Rûmî: ‘Umdetü’l-Hullân fî İzâh-i Zübdeti’l-‘İrfân”.

Ayrıca daha küçük çapta olmak kaydıyla, “Mürşidü’t-Talebe”, “Kurratü’l-‘Ayn”, “Miftâhu’l-Kırâe” gibi eserler yanında, kütüphanelerde tanıtımı bekleyen bir çok yazmanın olduğu kanâatini taşıyoruz.

2. Takip Edilen Tarîkler

A. İstanbul Tarîki

Hicrî onuncu asrın ortalarına kadar, tedrîsâtta takip edilen tarîkler, büyük ihtimalle, ya seb’a- ‘aşere tarîki veya Teysîr ve Şâtibî tarzında isimlendirilmişlerdir. Onuncu hicrî asrın ortalarında Mısır’da büyük bir şöhrete ulaşmış Nâsırüddîn et-Tablâvî’yi (ö. 966/1559) görmekteyiz.[1] Tablâvî, tefsîrde, hadiste, kelâmda tasavvuf ve tıpta şöhret sahibi olduğu gibi, kıraâtta da büyük bir üne kavuşmuştur. Hatta bu konuda “Mürşîdü’l-Müşteğillîn fî Ahkâmi’n-Nûni’s-Sakineti ve’t-Tenvîn” adlı bir eserin sahibidir.[2]

Bu devirde Osmanlılarda Kanûnî Sultan Süleyman (Ö.974/1569) devletin başındadır. Sultan’ın emriyle Sadr-ı A‘zam Tavîl Mehmet Paşa, Mısır’dan Tablâvî’nin talebelerinden Ahmed el-Mısrî’yi İstanbul’a getirtir ve onu Eyûp Sultan Camii’ne imam tayin eder.[3] Ahmed el-Mısrî bu Camide ed- Dânî’nin “Kitâbü’t-Teysîr”i ile İbn Cezerî’nin “ed-Dürre”, “et-Tayyibe” ve “en-Neşr” isimli eserlerini esas alarak, vefat edinceye kadar kıraât okutmuştur.[4]

Ahmed Hilmi, “İstanbul Tarîki” isminin, bundan sonra duyulmaya başladığını şu cümleleriyle ifade etmektedir: “Üstad müşârun ileyhin (Ahmed el-Mısrî), yetiştirdiği telâmiz, Memâlik-i Osmaniyye’nin her tarafına dağılarak, ilmi talep edenlerin, vücûh kıraâtından istifade etmelerine vesile olmuşlardır. Hicrî 1000 tarihinden sonra, herkes arasında işbu Tarîk-i Teysîr, Tarîk-i İslâbûl namıyla iştihare başlamıştır”.[5]

Muhammed Emîn er-Rûmî, konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Hâzîk ve maharetli kurrâ arasında, gerek Kıraât-ı Seb’a ve gerekse Kıraât-ı ‘Aşere ve takrîbde iki tarîk telakki edilmiştir: Birincisine İslâmbûl Tarîki; ikincisine ise, Mısır Tarîki tesmiye olunur.”[6]

Bu izahlardan anlaşıldığına göre, daha önceden Teysîr tarîki diye adlandırılan tarîk, hicrî onuncu asrın ikinci yarısından sonra İslâmbûl Tarîki diye adlandırılmağa başlanmıştır.

İstanbul Tarîki’nden iki meslek zuhur etmiştir:

  1. İtilâf Mesleği

Sadr-ı A’zam Tavîl Mehmet Paşa’nın (ö. 987/1579) Mısır’dan getirttiği, Ahmed el-Mısrî’nin vefatından sonra, reisü’l-kurrâ’lık, Evliyâ Efendi namıyla meşhur olan Muhammed b. C’afer’e intikal etti. Evliyâ Efendi’den sonra bu ünvan, Yusuf b. Abdurrahman’a, ondan sonra da, Muhammed b. Yusuf’a, bu zatın vefatından sonra da, oğlu Abdullah’a (ö. 1167/1754) geçmiş oldu. Hicrî 1006 tarihinde vefat eden Ahmed el-Mısrî ile bu zat arasında reisü’l-kurrâ’lık yapan üç kişiden hiç biri, meslek sahibi değildirler. İtilâf Mesleği’ni Ahmed el-Mısrî’den sonra dördüncü sırada yer alan Abdullah b. Muhammed kurmuştur.[7]

Aynı zamanda Buhârî şarihi olan Abdullah b. Muhammed, kırâat ilmine, “el-İtilâf fî Vücûhi’l- İhtilâf” ve “Risâletü’l-Meddât” gibi iki mühim eser kazandırmıştır. Kurduğu mesleğin ismine de “el-İtilâf” adlı eserinin ismini vermiştir.

Müellif bu eserinin mukaddimesinde şöyle diyor: “Bizim mesleğimizde, (kırâatın) ruhsat ciheti değil, ‘azimet ciheti ihtiyar edilmiştir”.[8]

İtilâf Mesleği’nde İbn Cezerî’nin “Tayyibetü’n-Neşr” isimli eserinin muhteviyatı göz önünde tutulmuştur.[9] Mesleğin kurucusu tarafından ifade edilen ‘azimet cihetinden kasıt da, budur. Bazı müellifler eserlerinde, sadece kırâat imamından ve onun râvîsinden gelen rivâyetlere yer vermişlerdir. Bazıları ise, imam ve râvîlerden sonra gelen rivâyetlere, başka bir deyişle tarîklere de yer vermişlerdir. İbn Cezerî’nin de, “Tayyibetü’n-Neşr’i” tarîklere büyük ölçüde yer veren eserlerdendir.

Tarîklere yer veren eserlerde, ihtilâflar daha çok olduğundan, tedrîsâtı güçlendirmekte, kırâat okutan ve okuyan kimseyi daha fazla mesâiye sevketmektedir. Dolayısıyla bu usûle ‘azimet yolu denilmektedir.

Abdullah b. Muhammed “el-İtilâf” adlı eserini te’lif ederken, diğer bazı kitaplarda olduğu gibi, usûl bahsini müstakil olarak ele almamış, doğrudan Kur’an’ın vücûhâtına geçmiş, her bir kelimedeki ihtilâfı ayrı ayrı anlatmıştır. İzah etmeğe çalıştığı konulara, İbn Mücahid’in, Mekkî b. Ebî Talib’in, İbn Ğalbûn’un, Kalânisî’nin, ed-Dânî’nin, Şâtibî’nin, İbn Cezerî’nin ve daha bir çok kurrânın eserlerinden deliller getirmektedir.

Diğer mesleklerle ihtilâf ettiği konular arasında şu husûslar yer almaktadır:

  1. “Tâ-i te’nis”te Kisâî’nin yaptığı imâlede,[10]
  2. “en-Nâs” kelimesinde Dûrî’nin yaptığı imâlede,[11]
  3. “Yünezzil” kelimesinde,[12]
  4. “Nahlukküm” kelimesinde,[13]
  5. “Hüve” zamirinden sonra gelen, “fetha”lı “vav” harfinde, Sûsî’nin yaptığı idğamda,[14]
  6. “Sâkin nûn” ve “sakin lâm” harflerinden sonra gelen “ta” harfini, “şedde”li okuyan Bezzî’nin kırâatında,[15]
  7. “Yü ‘azzib men…” kelimesinde İbn Kesîr’in yaptığı idğamda,[16]
  8. “Medd-i ta’zîm” ve “ta-i tavîle”de,[17]
  9. “Hâ entüm hâ ülâi” kelimelerindeki hemzelerin terki ve teshîl’i husûsunda,[18]
  10. “Ââl-âne” kelimesinde vakfedildiğinde.

Bunlardan başka, diğer mesleklerle ihtilaf ettiği husûslarda bulunmaktadır. Onları diğer meslekleri anlattıktan sonra, Mısır ve İstanbul Tarîkleri arasındaki farklılıklar kısmında vereceğiz. Verilen bu vecihlerdeki ihtilaflar, takdim, te’hir ve terk mahiyetindedir.

İtilâf mesleği zamanımızda pratikte varlığını sürdürmemektedir.

  1. Sofî Mesleği

Bu mesleğin kurucusu, Kastamonulu Ahmed es-Sofî’dir.[19] Ahmed el-Mısrî’nin talebelerinden olan Evliyâ Efendiden sonra, reîsü’l-kurrâ’lık iki yoldan devam etmiştir. Bunlardan birisini, diğer mesleği anlatırken söylemiştik. Mevzuu bahs ettiğimiz bu mesleğin şeceresinede Evliyâ Efendi’den sonra, reîsü’l-kurrâ olarak Şa’bân isminde bir zatı görüyoruz. Bundan sonra da, Muhammed isminde, Çelebî İmam diye meşhur olan birisi yer almaktadır. Çelebî İmamdan sonra şecere üç yolda devam ediyor ki, bunlardan birisi de, bu mesleğin kurucusu olan Ahmed es-Sofî’dir.[20]

Ahmed es-Sofî’nin bu mesleğe dair te’lif edilmiş bir eseri yoktur. Ahmed Hilmi’nin “Sırat-ı Müstakîm” Mecmuasındaki makalesinden ve Muhammed Emîn’in, “Zübdetü’l-‘İrfân” isimli esere yazdığı şerhde, bu zata ait rivâyetlerinden, kırâatta, ruhsat cihetini ihtiyar ettiğini anlıyoruz. Esâsen Evliyâ Efendi’den sonra reîsü’l-kurrâ’lık makamının ikiye ayrılması da, bunun bir delili olmaktadır. Çünkü bilhassa İbn Cezerî’nin “Tayyibetü’n-Neşr” eserini te’lifinden sonra, râvîlerden sonra gelen tarîklerin, kırâat-ı ‘aşere ile birlikte ayrıca tedrîs edildiği göze çarpmaktadır. Ahmed es-Sofî’nin mesleğinde bu tarîkler yer almamaktadır.

Bu meslek, İtilâf Mesleği’ne nazaran daha çok yaygınlaşmış olup, halen tedrîsteki yerini korumaktadır. Günümüzde Haseki Kurslarında, İstanbul Tarîki bu meslekle yürütülmektedir.

Sofî mesleği de, İtilâf Mesleği’nde zikrettiğimiz husûlarda öteki mesleklerle ihtilaf halindedir. Diğer ihtilaflar ayrıca, Mısır ve İstanbul Tarîkleri arasındaki farklılıklar kısmında zikredilecektir.

B. Mısır Tarîki

Ahmed el-Mısrî’nin, İstanbul’da kırâat okuttuğu yıllarda (onuncu hicrî asrın ikinci yarısı), Nasıru’d-Dîn et-Tablâvî’nin (ö. 966/1559) diğer talebesi, Şehazetü’l-Yemenî, Mısır’da Şatibî’nin, “Hırzü’l-Emânî” isimli eserini esas alarak, kırâat okutmağa başlamıştır. Bu vesileyle de, bu tarîke Mısır Tarîki denmeğe başlanmıştır.[21]

Ahmed Hilmi: “İstanbul Tarîki’ne mensup kurrâdan bir kısmı, hacca gittiklerinde Mısır’a da uğrayıp, Mısır Tarîkî’ni de tedrîs etmişlerse de, İmparatorlukta bu tarîkin şüyûu, hicrî 1088 tarihinden sonra olmuştur”, diyor.[22] Bu tarihte İstanbul’a reîsü’l-kurrâ Ali el-Mansûrî getirilmiş, bu zat, İstanbul’da kıâatını infirâd usûlüyle okutmağa başlamıştır.[23]

Mısır Tarîki’nde on kırâatın tedrîsi, Şatîbî’nin “Hırzü’l-Emânî” isimli eseriyle, İbn Cezerî’nin “ed- Dürre” isimli eserleri esas alınarak yürütülmüştür.

İstanbul Tarîki’nde olduğu gibi, Mısır Tarîki’nde de iki meslek zuhur etmiştir:

  1. Mutkin Mesleği

Bu mesleğin kurucusu, Muhammed en-Neîmî’dir. Kırâat ilmine dair “el- Mutkin” isminde bir eser te’lif etmiştir. Mısır’dan İstanbul’a getirilen Ali el-Mansûrî’den sonra reîsü’l-kurrâ’lık iki yoldan devam edegelmiş, Hüseyin Erzurûmî yoluyla bu mesleğin sahibine ulaşmıştır.[24]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ