OSMANLI’DA ÇEVREYİ KİRLETME SUÇU VE SALB CEZASI

OSMANLI’DA ÇEVREYİ KİRLETME SUÇU VE SALB CEZASI

Çevrenin kirlenmesi ve ardından temizlenmesi kavramları modern çağın bizi yüz yüze getirdiği kavramlardandır. Doğayı alabildiğine sömürmeye dayanan ve sanayi devrimiyle birlikte gelişip artık dünya çapında hakim hale gelen Batı tarzı kalkınma, tevlit ettiği bir dizi sorunla beraber doğal hayatı da tehdit eder bir vaziyet almıştır. Bu yeni mahiyetiyle çevre kirliliği özellikle çağımızda korkunç bir felaket halini almış olmakla beraber, çevrenin temiz tutulması meselesinin her devirde insanlar arasında önemli bir konu olduğu anlaşılmaktadır. Biz burada çevrenin temiz tutulması hususunda günümüz çalışma ve durumundan değil eski devirlerden Osmanlı Devleti devrindeki uygulamalardan bahsedeceğiz. Bunu da kapsamlı bir surette değil, aşağıda metnini verdiğimiz bir buyuruldu vesilesiyle daha çok ceza hukuku çerçevesinde yapmayı deneyeceğiz.[1]

Bugün şehirlerin ve kasabaların cadde ve sokaklarının temiz tutulması, suların temizliği ve sağlığa uygun olması, hava kirliliğinin önlenmesi, çevrenin ağaçlandırılarak yeşil tutulması, bahçe ve parkların tanzimi ve bakılması belediyelerin görevleri arasındadır. Osmanlı Devleti’nde bu görevler genellikle kadı, sübaşı, voyvoda, çöplükbaşı vs. gibi görevlilerin uhdesine bırakılmıştı. Meselâ, Ahmed Refik’e göre, At Meydanı’nı yılda bir, Bayezit Meydanı’nı ayda iki kere çöplükbaşısı marifetiyle gayrimüslimlere süpürtmek İstanbul kadısının görevleri arasındaydı. Bu süpürme işini görenler genellikle vergiden muaf tutulurdu.[2]

Söz konusu ettiğimiz belge 18 Cemaziyelevvel 1055/12 Temmuz 1645 (bkz. dn. 18) tarihli bir buyuruldudur. Buyuruldu Osmanlı resmi belge dilinde sadrazam, vezir, kapdan-ı derya, beylerbeyi gibi devlet adamlarının kendi altlarına verdikleri yazılı buyruklarını ifade eder. Belge, Balkan dillerinde kelime anlamı ordu öncüsü olan ve Osmanlı idari yapısında genellikle sübaşı ile aynı anlama gelerek kanun ve düzenin sağlanmasından mesul bir tür polis şefini ifade eden Galata voyvodasına hitaben yazılmıştır. Bizim 190 numaralı Galata Şer’iyye Sicili’nden aldığımız buyrulduda Galata voyvodasına “İstanbul iskelelerinden yukarı Boğaz hisarlarına varınca iki tarafta olan yalıların sahiplerine, bugünden gayrı evleri önünde ve yalıları kenarında ve kapıları karşısında beygir ve köpek ve kedi leşleri var ise derhal kaldırıp herkesin semtlerini pâk ve tathir eylemesi yolunda muhkem tenbih ve sipariş eylemesi”, emredilmişti.

Buyurulduya göre eğer bu günden sonra yalı etrafında hayvan ölüleri ile karşılaşılacak olunursa sorumlusu her kim olur ise olsun “kapusı öninde salb olınur”, açıkçası evi civarında kazara böyle bir hayvan ölüsü bulunan her kim ise kapısı önünde asılacaktır. Bu emri voyvoda yürütecek; eğer “hardal tanesi kadar bir leş” bulunur ise sadece evin veya yalının sahibi değil, uygulamadaki ihmali sebebiyle voyvoda dahi sorumlu olacaktır. Emrin icrası hususunda voyvodadan evvelâ ilgililere sağlam bir biçimde tenbih etmesi ve bundan başka Boğaz’da devriye görevi görecek kol kayıkları tayiniyle gece ve gündüz bu hususun üstüne düşmesi ve ihtimam eyleyip asla ihmal ve gaflet göstermemesi istenmektedir.

Bu küçük konuda böyle katı ve sert bir emir verilmesine bakılırsa, o devirde Boğaziçi ev ve yalılarının etrafında hayvan ölülerine çok sık tesadüf edildiği ve bu halin bölgenin sakinleri arasında büyük rahatsızlık doğurduğu söylenebilir ki bunun biraz şaşırtıcı olduğu belirtilmelidir. İkinci bir husus, muhkem tenbih ve siparişe rağmen evleri önünde leş bulunacak kimselerin, gerçekten hiç de ağır olmayan böyle bir hâl için (suç? için) salb yani asılma cezasına çarptırılacaklarının bildirilmesidir. Bu sebepten dolayı salb cezasının uygulanıp uygulanmadığı belli olmamakla beraber, çok muhtemeldir ki bu ceza, salt caydırma amaçlı olarak düşünülmüştür. Öyle de olsa üzerinde ciddiyetle durulmayı hak etmektedir.

Salb ve Siyaset Cezası

Eski hukukumuza göre salb cezası, yol kesme (hırâbe) suçuna verilecek cezalardan biridir.[3] Ancak bahse konu buyuruldu yol kesmeyle ilgili olmamasına rağmen, onda da salb cezasının verileceğinin öngörülmesi, salbın taziren de uygulanan bir ceza olduğunu göstermektedir.[4] Had ve kısas suçları dışında kalan tazir suçu ve cezası ise devlet başkanı veya hakimin takdir ve tarifine bırakılmış İslâm ceza hukukunun üçüncü ve geniş bir suç ve ceza grubudur.[5]

Bu salb kelimesinden ne anlaşılmalıdır? Bununla kasdedilen asılarak idam mıdır yoksa teşhir ve başkasına ibret için suçlunun canlı halde ve ölümüne sebebiyet vermeyecek şekilde belirli bir süre bir yerde asılı bırakılması mıdır? Dede Efendi diye tanınan Osmanlı hukukçusu Kemalüddin İbrahim bin Bahşi (veya Yahşi)[6] (öl. 1567) bu hususta şunları kaydeder: “Kaynaklarda tazir hususunda üç günden ziyade olmamak şartıyla salb eylemenin caiz olduğu yazılıdır. Bezzâziyye ve Bidâye adlı meşhur hukuk kitaplarında bu durum açıklanmıştır. Peygamberimiz’in Cebel’de sakin Ebu Nâb namındaki bir kimseyi öldürmeden (hayyen) salb etmesine binaen caiz görmüşlerdir. Asılıya yemek ve su verilir”.[7] Akgündüz’e göre, bu izahtan Fatih Kanunnamelerinde görülen “boğazından asmak” veya sadece “asmak” cezalarının ölümle neticelenmesinin şart olmadığı, başkalarına ibret olsun diye suçlunun herhangi bir uzvundan asılmasının murad edildiği istidlal olunabilir. Gaye suçluyu suç işlemekten caydırmaktır.[8]

Uriel Heyd (öl. 1968) ise Osmanlı ceza hukuku hakkındaki abidevî eserinde idamın sıklıkla salb diye adlandırıldığını,[9] bu kelimenin anlamının “kollarından germe” olmasına rağmen, Osmanlı kanununda salbın ekseriyetle asma ile anlamdaş göründüğünü, ölüm cezası ya da hem ölüm, hem de ciddi bedenî ceza (bilhassa elin kesilmesi) manasında yaygın olarak “salb ve siyâset”, nadiren de “siyâset ve salb” terimleriyle birlikte kullanıldığını belirtmektedir.

Kanuna veya padişahın emirlerine olduğu gibi şeriata uygun olarak verilen cezaya da “siyaset” denebilir. Yine Heyd’in tabirleriyle şeriata uygun olmayan ve seküler yetkililerce (ehl-i örf) verilen cezaların sıklıkla siyaseten, yani ‘idarî bir ceza’ diye icra edildikleri söylenmiştir. Ancak Osmanlı’da devlet görevlileri dışında kalan sıradan halkın işlediği suçların mahdut bir kısmı ölüm cezasıyla karşılanmıştır. Bunlar arasında kundaklama; at, esir, köle ve çocuk çalma gibi özel hırsızlıklar; çalma kastıyla kapı vs.’yi kırarak dükkana ve eve girme veya devamlı surette hırsızlık yapma gibi fiiller sayılabilir. Ayrıca kamu düzeni ve asayişine karşı işlenen suçlar, kalpazanlık, pazar (gıda) nizamının ciddi şekilde ihlali, padişahın emirlerine itaatsizlik, hukuk dışı yollardan yabancı memleketlere hububat ve silah satışı da Osmanlı Devleti’nde siyasetle yani ölümle cezalandırılan cürümler arasındadır.[10]

Pazar düzenini bozmayla ilgili verilen cezalardan birkaçı gerçekten ilgi çekicidir. Sadrazam, kıyafet değiştirerek yaptığı pazar denetimleri sırasında noksan gramlı ekmek imal eden ve ekmeği iyice pişirmeyen bir fırıncının asılmasını, bir başkasının ise kulağından dükkan önüne çakılmasını emretmişti. Ayrıca kendisine tahsis edilen un oranında ekmek pişirmesi gereken fakat buna aykırı davranıp unun bir kısmını satan fırın sahibi de diğer esnafa ibret olması için asılmıştı.[11]

Şimdi salb ve siyaset, başka bir deyişle ölümle cezalandırılan bu suçlar arasına, yukarıda bahsettiğimiz buyuruldu gereği, yapılan uyarıya rağmen, çevreyi hayvan ölülerinden temizlememe suçu da ilave edilmelidir. Ancak gıda nizamına aykırı davranışlar ile çevreyi temiz tutmama suçlarına verilen salb/asma cezası, yukarıda anlatıldığı gibi bir had cezası değil, tazir cezası niteliğindedir. Her ne kadar, İslâm hukukunda devlet başkanının tazir cezası olarak idam cezası verebileceği kabul edilmişse de,[12] örneklerimizdeki suça temel sayılan fiiller ile tayin edilen ceza arasında, öğretideki görüşlerin aksine, açık bir ölçüsüzlük ve oransızlığın bulunduğunu kabul etmek gerekir.[13]

Osmanlı’da Çevreyi Korumak Amacıyla Verilen Cezalar

Acaba Osmanlılar çevreyi korumak için aldıkları tedbirlere uyulmaması ile oluşan “çevreye zarar verme suçları” için ne gibi cezalar tatbik etmişlerdi? İlgili belgelere bakıldığında verilen cezaların çok değişiklik arzettiği anlaşılıyor. Mesela, 946 Safer/1539 Haziran-Temmuzu’nda, Edirne sübaşılığına tayin edilen Ömer’e verilen nişan-ı hümayunda Edirne’nin mahalle, sokak ve çarşılarını kirletenlere uygulanacak yaptırımın kirletenin kirlettiği yerleri temizlemesi (pâk etmesi) olduğu yazılıydı. Ancak nişanın 9. maddesi açık mezarları kapattırmayı emrettikten sonra “ve at ve it ve kedi ve anın emsali cîfe (leş) ve mekruh olan nesneleri makâbir arasına bırakmadan men ede”rek edenlerin hakkından gelinmesini emretmişti. 11. maddede ise kirli çamaşır suyunu yol üstüne saçanların “hakkından gelme”den söz edilmişti.

Bu nişanın 12. maddesi “Dahi onat vechile görüp gözedüp cîfeden ve sâir mezbeleden pâk etdüre. Ve at ölüsin ve sâir davar cîfesin halk incidiği yerde kodurtmaya. Gereği gibi yasak edüp men’ eyleye. Her kim ki, eslemeyüp temerrüd ederlerse, ol cîfenin başun kesüp bırakan kimesnenin boynuna takup şehri teşhîr edüp men edeler. Eslemeyenü yazup bildire” diye emretmişti.[14]

Limanların ve körfezin temiz tutulmasına dair 11 Rebiyülevvel 967/9 Aralık 1559’da Ağriboz sancağı beyine yazılan bir hükümde ise ister özele veya isterse kamuya ait olsun safralarını limana veya denize döken gemi reislerinin adlarının yazılıp merkeze gönderilmesi suretiyle haklarından geline denilmişti.[15]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ