OSMANLI’DA AYÂNLIK VE KIBRIS EYÂLETİ (XVIII. YÜZYIL)

OSMANLI’DA AYÂNLIK VE KIBRIS EYÂLETİ (XVIII. YÜZYIL)

Özellikle on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti’nin en son oluşturulan eyâletlerinden birisi olan Kıbrıs Eyâleti’nde müslim ve gayrimüslim reâyânın aleyhinde olmak üzere çalkantılı bir süreç yaşanmıştı. Bu süreçte, ada tarihi boyunca etkilerini hissettirmiş olan deprem, veba, kuraklık, kıtlık ve çekirge istilâları (kaht u galâ ve istilâ-i cerâd) gibi felâketlerle birlikte (KBM.: 1/23; Cobham, 1908: 355), önemli rol oynamış başka faktörler de bulunmaktaydı. Bu faktörlerin en önemlilerinden birisi ise, on altıncı yüzyıldan itibaren dahilî ve haricî siyasî, ekonomik ve sosyal şartların bir sonucu olarak ortaya çıkmış, on yedinci yüzyılda gelişmiş ve özellikle on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı ülkesinin genelinde yaygınlık kazanarak etkisini en ağır şekilde hissettirmiş olan “desantralizasyon” süreciydi. Bu süreçte bağlı olarak merkezî Osmanlı hükümeti, ayân[1] denilen bazı yeni bölgesel güçlere taşradaki otoritesini büyük ölçüde “kaptırmış” veya bilerek “paylaşmış”tı. Bu sürecin etkisi Kıbrıs Eyâleti’nde özellikle on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında güçlü bir şekilde hissedilecekti. Söz konusu dönüşümün Kıbrıs’taki yansımalarının bir tahlili bu araştırmanın esas konusunu oluşturmaktadır. Böyle bir tahlil sonucunda, hem Türkler dönemi Kıbrıs tarihinin en iyi şekilde anlaşılabilmesi için ilgili dönemde imparatorluk genelinde etkili olmuş olan “desantralizasyon süreci” gibi önemli dönüşümlerin ihmal edilmemesinin, hem de “desantralizasyon” gibi ülke genelinde şahit olunmuş bir hâdisenin tam anlaşılabilmesi için eyâletlerde bu olayın hangi ölçüde ve nasıl yaşandığının tespitinin önemi bir kez daha vurgulanmış olacaktır.

I. On Sekizinci Yüzyılda Osmanlı Devleti

Kıbrıs’ta Türkler dönemi hakkında yakın zamanlara kadar ortaya konulan çalışmalar hakkında karşılaşılan sıkıntılı noktalardan birisi de şudur ki; Hill (1952/IV) de dahil olmak üzere, bu çalışmalarda, Kıbrıs tarihinin ana konuları incelenirken, bölgesel gelişmelere, yani aynı zaman diliminde Osmanlı İmparatorluğu’nda meydana gelen olaylara ve onlarla, eğer varsa -ki, her zaman olmuştur- bir Osmanlı eyâleti olan Kıbrıs’ta meydana gelenler arasındaki ilişkilere çoğu zaman dikkat edilememiştir. Hâdiselere, adadaki yansımalarına göre, daha doğrusu ada zâviyesinden, yani dar bir açıdan bakılmış gözükmektedir. Oysa ki, özellikle Kıbrıs Türk tarihinin esaslı bir şekilde ve daha anlamlı bir tarzda tasviri, en başta Osmanlı’yı, bununla birlikte de bütün Akdeniz dünyasını ve dünyayı etkilemiş olan zamanın siyâsî, sosyal ve ekonomik gelişme ve şartlarının iyi analiz edilmesine bağlı gözükmektedir. Bu nokta, söz konusu analiz meselesinde büyük çaba göstererek önemli sonuçlar elde etmiş olan Faroqhi (1994) tarafından ısrarla vurgulanan bir gerçektir.

Faroqhi’nin (1994: 10) tespit ve tavzih ettiği önemli bir husus da; on sekizinci yüzyılın, Osmanlı tarihinin bir “unutulmuş dönemi”ni oluşturmasıdır. Çünkü bu dönemle daha çok Balkanlı tarihçiler ilgilenmişlerdir. Ona göre bu durumun sebebi, Yunan, Sırp ve Bulgar millî hareketlerinin toplumsal zemininin bu dönemde oluşmuş olmasıydı. Anadolu ve Rumeli’nin Türkçe konuşulan vilâyetleri için böyle bir durum söz konusu olmadığından bu dönem ilgili araştırmacılara pek câzip gelmemiştir. Dolayısı ile on sekizinci yüzyıl, Osmanlı tarihi açısından tatmin edici ölçüde araştırılmamış bir dönem teşkil etmektedir.

Bu genel değerlendirmeden sonra on sekizinci yüzyıl Osmanlı tarihine bakıldığında, bu yüzyılın siyasî açıdan Osmanlı için ana hatlarıyla inişli çıkışlı bir dönem olduğunu söylemek mümkündür. Osmanlı 1711 ve 1739 yllarında toparlanmış ve Avrupalılara karşı zannedildiği gibi tükenmediğini göstermişken, 1717-18 ve 1768-1774 yıllarında ise tekrar bir bocalama içine girmişti.

Devletin on sekizinci yüzyılda göstermiş olduğu söz konusu istikrarsız gelişim günümüz tarihçilerini çeşitli tezler oluşturmaya bile itmiştir. Gibb ve Bowen’ın (1957/I) temsil ettiği bir gruba göre, Osmanlı’nın bu yüzyıldaki gerilemesi, “devşirme” bürokratların geçen yüzyıldan beri idârî mekanizmadan dışlanmasından dolayı idi. Hourani[2] ve Itzkowitz’in (1962) oluşturduğu karşı gruba göre de, doğuştan Müslüman olan bürokratlar, onsekizinci yüzyılda devlet idaresini ele geçirmekle “İmparatorluğa, on yedinci yüzyılın keşmekeşliği içinde kaybolmuş gözüken bir yön ve kuvvet vermişler, fakat meydana gelen bu canlanma, hükümetin bütün imparatorluk topraklarını eski devirlerdeki gibi kontrol edebilmesini sağlama noktasında çok geç kalmıştı (Issawi 1966: 25).

On sekizinci yüzyıl Osmanlı tarihinde meydana gelen gelişmeler gerçekten her iki teze de destek verecek nitelikteydi. Anlaşıldığı kadarıyla her ikisinin de ortak yönü, bu yüzyılda Osmanlı Devleti’nin durumunun daha da kötüye gitmiş olmasıdır. Bu olumsuz gidişatı durdurmak için en baştan beri, gerek devşirme ve doğuştan Müslüman idarecilerin, gerekse Osmanlı toplumunu temsil eden zamanın düşünürleri gelenekçi bir tavır takınacaklardı. Yani, sapıldığına veya bozulduğuna inanılan klâsik dönem düzenini yeniden restore etmek tek çare olarak düşünülecekti (Öz 1997). Çünkü, ortaya çıkan ortak kanaate göre, on sekizinci yüzyıla gelindiğinde, artık idarî, ekonomik, askerî ve içtimaî bütün müesseselerde belli birtakım normlar veya sabitelere ulaşılmış, yapılabilecek en mükemmel şeyler başarılmış ve ulaşılan çizginin ötesinde daha yapılabilecek bir iş kalmamış gibiydi. Yani İnalcık’ın (1993: 469) ifâdesi ile “kendi klâsik şekilleri içinde kalıplaşmış”lık söz konusu idi. Elbette böyle bir anlayış ve vaziyetin sonucu olarak, bütün Osmanlı kurumlarında zamanla bir “gevşeklik” (Ünal 1998: 67) ve yine aynı anlayışa bağlı olarak, “Lâle Devri” (1703-1730) ve sonrasında sergilendiği gibi, devlet ve toplum hayatında bir taklitçilik havası (Yediyıldız 1982: 44) hâkim olacaktı. Halbuki, Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’da birçok âyetlerle körü körüne taklitçilik yasaklanmıştı (Yediyıldız 1982: 44).[3]

Sosyal ve ekonomik yönden bakıldığında da, en azından onaltıncı yüzyılın sonlarına kadar Türklerin kurduğu kendine özgü devlet ve toplum düzeni sayesinde, Osmanlı Devleti Yakın Doğu’yu ve Balkanlar bölgesini hâkimiyeti altına almış gözükmekteydi (Ünal 1998: 3). Yücel’in (1988: IX) ifâdesiyle bu gelişme; “toprak mülkiyeti, iktisadî-malî hayat, kişilerin devlet ile ve kendi aralarındaki hukukî ilişkilerini ayrıntılı şekilde düzenlemiş…” kurumların iyi işlemesi veya işletilmesinin sonucuydu.

Bununla birlikte, on altıncı yüzyılın son çeyreğinde başlayıp, on yedinci yüzyılda yaygınlaşıp, menfî yönde etkisini iyice hissetttirmeye başlamış olan idarî, sosyal ve ekonomik krizler[4] on sekizinci yüzyılda neredeyse İmparatorluk genelini hükmü altına almıştı (Barkan 1970: 574-590; İnalcık 1973: 139; Yücel 1988: IX; Faroqhi 1994: 2).

“Fiyât Devrimi”, para ilişkilerinin genişlemesi, malî kapitalizmden endüstriyel kapitalizme dönüşüm, profesyonel ordular gerektiren yeni savaş teknolojileri ve benzeri gibi dünya ekonomisinde meydana gelen değişimler, özellikle Avrupalı devletlerle yapılan milletlerarası ticaretin hacim ve karakterinde meydana gelen yenilikler, çoğunlukla yenilgi ile sonuçlanan sonu gelmiyen savaşlar ve nüfusta ve buna bağlı olarak işsizlikte meydana gelen hızlı yükseliş (Tabakoğlu 1985: 235-246), yukarıda bahsedilen ve daha çok, insanın etik yönüyle ilgili denilebilecek unsurlarla birlikte, klâsik Türk devlet ve toplum düzenini (Ergenç 1995: 13) temelden sarsıntıya uğratan en önemli faktörler olacaktı.

Ülkede hüküm süren mevcut çok yönlü şartların etkisiyle ve savaş teknolojisinde meydana gelen yeni gelişmeler karşısında Osmanlı’nın klâsik tımar düzeni hızla önemini kaybetmişti. Buna bağlı olarak da tımarlı sipâhi sayısının giderek azalmasıyla, sonunda faydasız bir hâle gelmişti (Ünal 1998: 195-202). Türk-Müslüman unsurlardan ehliyetsiz kimselerin katılımı ile, bir zamanlar devletin en etkili vurucu gücü olan Yeniçeri birliklerinin kalitesi azalırken, sadece mensuplarının sayısı artmıştı. Bu genişleme de, şüphesiz merkezî hazinenin düzenli giderlerinin artması demekti.

Ekonomik ve askerî sistemlerdeki kötüleşmenin yanında, on altıncı yüzyılın ikinci yarısından itibaren İç Anadolu’da baş gösterdikten daha sonraki dönemlerde etkisini ülkenin daha geniş kesimlerinde hissettirecek olan toplumsal karışıklıklar karşısında Osmanlı toplumsal birliği de tehdit altında kalmıştı.

Orta Anadolu’da ortaya çıktıktan sonra hızlıca genişlemiş, zamanla bir eşkiyâlık mâhiyetine bürünmüş veya o şekilde algılanmış olan ve tarihlerde genel olarak “Celâlî hareketleri veya isyânları” şeklinde isimlendirilen söz konusu karışıklıklara katılan “Celâlî” zümreleri daha çok “levend” veya “gurbed tâifesi” ve “suhte” denilen topraksız ve işsiz gençlerden oluşmuştu. Ayrıca, devlet ve eşkiyâların empoze ettiği giderek artan vergi yükü altında iyice sıkışmış olan ve bu yüzden toprağını, “çift”, terketmek zorunda kalan[5] vergi mükellefi tebaa da, bahsi geçen “Celâlî hareketleri”nde önemli rol oynayacaktı. Zirâ, bunlardan bir kısmı dağlık arazilerde hayvancılığa başlayacak ve önemli bir miktarı da şehirlerde öğrenci olarak medreseleri veya taşra vâlilerinin başta, devletin izniyle, eşkiyâlık hareketlerine son vermekte ve sosyal düzeni korumakta kullanılmak üzere maaş karşılığında oluşturduğu ve silahlandırdığı “sekban bölükleri”ni[6] dolduracaklardı. Fakat, bunlar savaşta kullanılıp, savaştan sonra işsiz güçsüz ortada kalacaklardı. Medreseyi bitirenler istihdam edilemeyecekti. Mâiyetlerine paralı asker olarak girdikleri bazı vâliler onlara güvenerek on yedinci yüzyıl boyunca merkezî hükümete karşı isyân edecekti (Pamuk 1990: 121-122; Faroqhi 1994a: 586; Ünal 1998: 107- 110).[7]

Dolayısı ile, Osmanlı devlet adamları, giderek genişleyen, fakat etkinliğini yitirmeye başlamış olan devlet mekanizmasının işletilmesi için gereken harcamalarını karşılayabilmek üzere mevcut gelir kaynaklarının kapasitesini artırmanın yanında, bunlara yenilerini ilâve etmenin yollarını da bulmak zorundaydılar.

Bu hedeflere ulaşabilmek için zamanın Osmanlı yöneticileri birçok çare veya metot geliştirmişlerdi. Bunlardan birincisi, zengin devlet memurlarının ölümlerinden sonra mal varlıklarına el koyma, yani müsâdere ve Osmanlı madenî parasının ihtivâ ettiği kıymetli maden oranını azaltma ve paraları bir köşesinden kırpma yoluyla yapılan tağşîş, yani devalüasyondu (Yücel 1992: 8-11). Zamanın Osmanlı yöneticileri ikinci çare olarak, eskiden yalnızca savaş gibi fevkalâde durumlarda toplanan avârız, imdâdiye ve tekâlif vergilerini artık neredeyse düzenli olarak toplamaya başlayacaktı (Pamuk 1990: 127). Üçüncü metot, tımar sisteminin aleyhinde olmak üzere iltizâm usûlünün tatbik sahasını genişletmek, yani büyük oranda tımar sistemi çerçevesinde işletilen devlete ait gelir kaynaklarının mukataalara[8] dönüştürülmesi olacaktı. Bu, devletin gelir kaynaklarının bir veya üç yıl için yeterli sermaye sahibi olanlara satılması demekti (Öz 1997: 45).

Devletin gerekli olan yeterli nakit parayı temin etmek için tatbik ettiği dördüncü uygulama, iltizâm[9] usûlüne çok benzeyen mâlikâne sistemiydi (Genç 1973: 231-283). Bu sisteme göre, mukata’alar bir veya üç yıllığına değil, “mu’accele” denilen bir peşin ödeme ve “mâl” denilen yıllık bir meblağ karşılığında ömür boyu (kayd-ı hayat) olmak üzere satılacaktı. Bu uygulama ile mâlikâne sahiplerinin, bir veya birkaç yıl sonra mukata’alarını devlete devretmeyecekleri için hem Müslim ve gayrimüslim reâyâyı korumaya, hem de mukataalarını geliştirmeye istekli olacaklarına inanılıyordu. Nakit para ihtiyacı Osmanlı devlet adamlarını beşinci bir mâlî tekniği uygulamaya zorlamıştı. “Eshâm sistemi” denen bu tekniğe göre mukataalar çok küçük parçalara veya hisselere taksîm edilecek ve herbirisinin yıllık vergi gelirleri toplam bir peşin ödeme karşılığında ömür boyu olmak üzere tâlip olanlara satılacaktı. Bu uygulama hisse sahipleri öldüğü zaman ölenin hissesinin devlete geri iâdesini öngörüyordu (Pamuk 1990: 131).

Doğrusu bu mâlî metotlardan hiçbirisi, giderek daha problemli bir duruma düşen Osmanlı ekonomisini sıkıntıdan kurtarmaya yeterli olmayacaktı. Sonu gelmeyen siyâsî ve sosyo-ekonomik krizler İmparatorluğu tedricen çöküşe götürecekti.

Ayrıca, yukarıda değinilen ve on altıncı yüzyıldan itibaren etkisini hissettirmeye başlayan şartlar altında, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Osmanlı’da ekonomik düzenin ve toplumsal yapının daha da bozulması ve sarsılmasında, yani Müslim ve gayrimüslim reâyânın dağılmasında (perâkende), bazı beylerbeyi, sancakbeyi, kadı ve nâibi, mütesellim veya voyvoda, mültezim ve diğer “ehl-i ‘örf”e mensup kimseler gibi suiistimalci devlet memurları en çok sorumlu kesim olmuştu (Tabakoğlu 1985: 223-227). Devlet otoritesinin mümessilleri olmalarına rağmen, Osmanlı sultanlarının yayınlamış olduğu “‘adâletnâme”[10] fermanlarını dikkate almayarak ellerindeki yetkilerini, birçok suiistimalleri, haksızlıkları işlemekte kullanmışlardı. Örneğin “iltizâm”la kendi tımarlarını başkalarına satmak, “salma” yoluyla “il üzerine devre çıktıklarında” halktan kanunsuz yiyecek, koyun veya başka şeyler talep etmek, “yem ve yiyecek”/”koyun ve kuzu taleb etme”, “tekâlif-i şakka” denilen fevkalâde vergiler yüklemek veya halkın zorunlu vergi veya hizmet yüklerinin ve cürümlerine karşılık kesilen cezalarının oranlarını yükseltmek, “ziyâde taleb”, gibi (Yücel 1988: XIII; Ünal 1998: 162). Bu durumun bir sonucu olarak da, devlet taşrada otoritesini büyük ölçüde kaybedecekti.

II. Osmanlı’da Ayânlık

On altıncı yüzyılın ikinci yarısından itibâren ortaya çıkan ve yukarıda değinilen siyâsî, ekonomik, sosyal, askerî ve demografik şartlar klâsik Osmanlı rejiminin temelden aksamasına ve tedrîcen inkisârına sebebiyet verecekti (İnalcık 1973: 47). Sonra, on yedinci yüzyıl boyunca, yine yukarıda değinilen şartlar altında, merkezî hükümet basamak basamak hem İstanbul’da, hem de taşrada otoritesinden önemli ölçüde kaybedecekti. On sekizinci yüzyıla kadar, ortaya çıkmış olan otorite boşluğunu dolduracak toplumsal siyâsî bir güç zuhur etmemişken (Pamuk 1990: 121-122), bu yüzyılda, yeni bir toplumsal güç, yani ayânlar ortaya çıkıp, özellikle devletin taşra teşkilâtını kontrol edecekti. Yeni bir toplumsal güç olarak ortaya çıkmış olan bu sınıf, ağırlıklı olarak askerî ve ulemâ emeklileri, zengin tüccâr veya büyük ve köklü âilelerin başları tarafından doldurulacaktı (Özkaya 1994: 113-124; Genç 1973: 251). On sekizinci yüzyılda Osmanlı’da ayânlık olayı, devlet tarafından belirli bir düzene göre tayin ve azilleri yapılan ve yetkileri ve yetki alanları belirlenmiş kişilerin temsil ettiği bir kurum hâline dönüşecekti (KŞS 21: 8/1, 9/1).

Ayânlar zaman içerisinde özellikle, devletin desteği altında eşkiyalığın önlenmesi için halkın oluşturduğu milis kuvvetlerin kontrolünü ve devletin, yaşanan ekonomik buhranı atlatmak, daha doğrusu giderek artan devlet giderlerini karşılayabilmek için gerekli olan nakit gelirleri artırmak ve yenilerini ihdâs etmek hususunda, geleneksel timâr sisteminin aleyhinde olmak üzere “iltizâm usulünü yaygınlaştırması”, “mâlikâne” ve “eshâm” gibi sistemlerini uygulamaya koyması sürecinde, vergi toplama yetkisi sağlayan mültezimlik, muhassıllık, mütesellimlik ve voyvodalık görevlerini elde etmekle, devletin temsilcileri ve taşra halkının gerçek vekilleri durumuna geleceklerdi (Tabakoğlu 1985: 224).

Kendisine karşı birçok yararlılıkları dokunmuş olmasına rağmen devlet, kendi otoritesinden önemli bir kısmını kaptırmış olduğu bu toplumsal güçle on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibâren mücâdele etmek zorunda kalacaktı. Çünkü, bu sınıf mensuplarının büyük çoğunluğu hem kendilerini, mutlak olarak her zaman devletin menfaâtini kendi menfaâtlerine tercih etmek zorunda hissetmeyecek, hem de temsil ettikleri halka karşı birçok zulümlerde bulunmaktan kaçınmayacaktı. Devlete ve halka karşı irtikap ettikeri en yaygın “zorbalıkları”na, mütesellim, yani vergi toplayıcıları olarak “salyâne defterine fazla akçe eklemek”[11] ve toplanılan vergi veya gelirleri ilgili makama göndermemeleri ve mültezim olarak da, iltizâmen zaptettikleri yörede yaşayan halkı, “mürâbahâcılar”la anlaşarak farklı şekillerde soymaları örnek gösterilebilir (Özkaya 1994: 179-209).

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al