OSMANLI TÜRKLERİNDE ÇEVRE BİLİNCİ

OSMANLI TÜRKLERİNDE ÇEVRE BİLİNCİ

Çevre, canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşimlerinin bütünü olarak tanımlanabilir. Çevrenin canlı öğeleri, insanlar, bitki örtüsü, hayvan topluluğu ve mikroorganizmalardan oluşmaktadır. Cansız öğeler ise, iklim, hava, su ve yeryüzünün yapısıdır. Cansız öğeler canlıları etkileyip, onların eylemlerini güçlendirirken, canlılar da cansızların konumlarını, yapılarını belirleyen etkilere sahip olmaktadırlar.[1]

Evrendeki canlı ve cansız bütün varlıklar çevresiyle sürekli bir ilişki ve etkileşim halindedir. İnsanın ruhi ve ahlaki yapısının çevre üzerinde önemli etkileri vardır. Çevre, insan eliyle gelişebileceği gibi çorak hale de gelebilir.[2] İnsan, yaşadığı ve diğer canlılarla paylaştığı doğal çevreyi korumak ve yaptığı tahribatı gidermekle yükümlüdür. Buna göre, önce insanı doğaya karşı duyarlı hale getirmek, bilgilendirmek ve doğru davranışları kazandırmak zorunluluğu vardır. Çevrenin korunması için ilmi, teknolojik, hukuki ve politik tedbirlerin yanında tesirli ve kapsamlı bir çevre eğitimi politikası da tespit edilmeli ve uygulanmalıdır.[3] Dengeli ve sağlıklı bir hayat sürdürebilmek, bir insanın çevresindeki canlılar ve eşyadan nasıl yararlanacağını ve zararlarından nasıl korunacağını bilmesi ve sorumluluğunu hissetmesiyle yakından ilgilidir.

Çevrenin korunması ve güzelleştirilmesi, insanı sevmek, düşünmek ve ona değer vermekle yakından ilgilidir. İnsana değer vermeyen bir kültür ve medeniyetin, çevreye değer vermesi, korumaya ve güzelleştirmeye çalışması düşünülemez.[4] Bu açıdan bakıldığında, “Yaratılanı, Yaratandan ötürü hoş görmek” prensibiyle hareket eden Türklerde hayvanlara, kuşlara ve ağaçlara karşı beslenen sevgi dini bir vazife derecesine ulaşmıştır. Zira Türkler canlı cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler. Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler. Güzel manzaralara, parlak denizlere, gölgeliklere, membalara, karlı dağ tepeleriyle çevrelenmiş muazzam ufuklara karşı beslenen temayül, bu milletin en büyük meylidir.[5]

Osmanlı Türklerinin çevreye yönelik çalışmaları özellikle kudretli olduğu devirlerde diğer milletlere örnek olacak niteliktedir. Bu çalışmaları kanunnamelerden, çeşitli vilayetlere gönderilen hükümlerden, vakfiyelerden ve Türkiye’de görev yapmış ya da seyahat etmiş yabancıların hatıralarından öğrenmekteyiz. Çalışmamızın temelini bu tür kaynaklar oluşturmaktadır. Burada bütün Türk Tarihi’ni ve belgeleri ortaya koymaktan ziyade, bir fikir vermesi için XVI-XVII. yüzyıllar ağırlıklı olmak üzere bazı örnekler verilmekle iktifa edilecektir.

Türklerde Ağaç ve Yeşillik Sevgisi

Çevrenin en önemli bölümünü teşkil eden ağaç ve yeşillikler insanlığın varolması ve varlığını devam ettirebilmesi için gerekli olan doğal kaynakların başında yer alır. Çevrenin yeşil bir bitki örtüsü ile kaplanması, huzurlu bir ortamın bulunması ve temiz bir hava, insanın bir çok yönden sıkıntılarını ortadan kaldırıcı psikolojik faktörlerdir.[6]

Bahçeler düzenlemek, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmek, bir zamanlar şehirli Türk insanının en büyük zevklerinden biri ve yeni yeni çiçek ve meyve türleri elde ederek bu türlere şairâne isimler vermek köklü bir gelenek olmuştur.[7] Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey hatıralarında Eski Türklerin bahçe ve ağaç meraklısı olduğunu dile getirmektedir.[8] Türkler, dünyanın doğal güzelliklerinin korunması, daha da güzel hale getirilmesi ve adeta cennet gibi yapılması için bir çok tedbirler geliştirmişlerdir. Onlar bu amaçla vakıf eserlerinin finansman ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için bağlık, bahçelik ve ağaçlık yerler bırakmışlardır. Sözgelimi Kara Osman oğlu Mehmed Ağa tarafından Bergama’da yaptırılan vakıf eserlerinin yaşatılabilmesi için gereken harcamaların, gelirlerinden karşılanmak üzere toplam olarak 2133 adet ağaç bulunan on iki muhtelif bahçeyi vakfettiği görülmektedir.[9] III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan İstanbul’da bir bahçe, Kıbrıs’ta bir çiftlik, Filibe’de sekiz bin baş koyun vakfetmiştir.[10]

Mevcut ağaçların bakımı ve sulanmasına yönelik olarak da vakıfların kurulduğunu Pere Jehannot’un hatıralarında görmekteyiz.[11] Comte de Bonneval, verimsiz ağaçların sıcaktan kurumasına meydan vermemek üzere her gün sulanmaları için işçilere para vakfedecek kadar çılgın Türkler bile görüldüğünü dile getirmektedir.[12] Guer ise bu hatıraları teyit ederek bunu yapanları “biraz kaçık” olarak nitelendirir.[13] Ancak, Comte de Bonneval ve Guer’in çılgınlık ve kaçıklık olarak nitelendirmelerine konu olan ağaçların bu şekilde sulanmalarının temini, Türklerin, çağdaş uygarlığın bile ruhunu henüz kavrayamadığı bir çevre bilincinin parlak örneklerini sergilemeleri açısından büyük önem arz eder.

Bahçeler, bağlar ve ağaçlık alanlarla ilgili vakıfların varlığı Anadolu’da yeşil alanların ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Vakıfların dokunulmazlık özellikleri dikkate alındığında bu faaliyetlerin süreklilik arz ettiğini söyleyebiliriz.

Osmanlı döneminde, hayvanların otlatılması açısından önemli olması yanında, toprak üstü örtüsü olarak toprağı koruyan, suyu tutan, kaynak sularını toplayan ,ehlî ve vahşî hayvanlara barınak olan ve kirli havayı temizleyen yerler olarak hava kalitesinin korunmasına da katkıda bulunan yeşil kuşak olarak değerlendirebileceğimiz, koruma altına alınmış korular da söz konusudur. Osmanlı arşiv belgelerinde konu ile ilgili bir çok belge yer almaktadır. Bir hükümde İznikmid kadısına, Eşme, Dikme ve Sapanca dağlarında korudan gemiye yarar ağaç kesimi yasağının devam ettiği hatırlatılmaktadır.[14] Bir başka hükümde ise, sefer sırasında eskiden beri Otağ-ı Hümayun kurulan Ösek merkezinin şimdi halk tarafından tapulanıp bağ bahçe haline getirildiği, buraların zarar görmemesi için ordunun konaklamasına uygun başka bir yerin bulunması istenmektedir.[15] Diğer bir hükümde savaş için yola çıkıldığında halkın ekili tarlalarının ve çayırlarının çiğnetilmemesi ve kimseden karşılıksız bir şey aldırılmaması için askerlerin iyice zapt edilmesi öngörülmektedir.[16] Yine bazı kimselerin, ağaçların yaprak ve dallarını keserek hayvanlarına verdikleri, bu şekilde koruya zarar verenlerin yakalanarak cezalandırılmaları emri bulunmaktadır.[17] Ayrıca korulara davar sokulması, ağaçların kesilmesi ve bazı yerlerinin tarla haline getirilmesi yasaklanmakta, bu tür eylemlerin olmaması için tedbirlerin alınması ve halkın uyarılması emredilmekte, uyarıları dikkate almayanların cezalandırılmaları bildirilmektedir.[18] Bu ve benzeri hükümlerden çevreye zarar verenlerin cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır. Hasköy, Yanbolu, Kırkkilise, Ferecik ve Gümülcine kadılarına 24 Aralık 1565 tarihli hükümde, kazaları dahilinde bulunan Hâssa Şikâr korularında tüfek atılmasına, tazı ile av avlanmasına ve ağaç kesilmesine müsaade edilmemesi ve bunların yasaklanması istenmektedir.[19]

Bâzârcık kadısına 3 Ağustos 1571 tarihli hükümde, koruma altına alınmış dağlardan, defalarca uyarıldığı halde emre karşı gelerek odun kesen bir kimsenin cezalandırılmak üzere, yolda kaçmasını engelleyecek tedbirler alınarak İstanbul’a gönderilmesi emredilmektedir.[20] Ormanlardan ağaç kesilmesi devletçe yasaklanmıştır.[21]

Türklerde ağaçlara gösterilen sevgi ve alaka o dereceye çıkmıştır ki, aynı coğrafyada yaşayan Hıristiyan vatandaşlar, bu sevgi ve alakadan çekindikleri için kendi bahçelerindeki ağaçları bile kesemez olmuşlardır.[22] Raczynski “Türkler, evlerin temelini, etraftaki ağaçların durumuna göre atmaya alışık olduklarından, gölgeli ağaçlara çok değer veriyorlar”[23] demek suretiyle Türklerin çevrenin vazgeçilmez unsurlarından olan ağaç ve yeşilliğe nasıl bir bakış açısıyla yaklaştıklarını açıkça göstermektedir.

Bu tespitler, Türklerin düşüncesinde var olan bir başka hususu daha ortaya koymaktadır. O da, ağaçların kesilmesinin -yerlerine ev inşası için olsa bile- hoş görülmemesi, evlerin ağaçları kesmeye gerek kalmayacak yerlere yapılmasının öngörülmesidir. Brayer’in, Müslüman-Türklerin asırlardan beri gölgelerinde dinlendikleri çınar ağaçlarının Türkiye’de altı, sekiz ve hatta on adım çapına ulaştıkları[24] şeklindeki tespiti, bu geleneğin çok eskilere dayandığını göstermektedir.

Bağ ve bahçelerin en çok etkilendiği hususlardan birisi sanayi alanlarının bu bölgelere kurulmasıdır. Türklerin bu konuda da duyarlı olduklarını görüyoruz. Sözgelimi bir hükümde, imalat türü işler yapılırken halkın bağ ve bahçesine tecavüz edilip zarar verilmemesi, tecavüz edenlerin ise cezalandırılmaları için isimlerinin bildirilmesi istenmektedir.[25]

Bir başka hükümde de Uzunköprü’deki hassa çayırının ortasında bulunan değirmen arkının taşıp çayıra zarar verdiği bildirildiğinden, durumun araştırılması ve değirmenin zararının giderilmesi için ne yapılması gerektiğinin arz edilmesi emredilmektedir.[26] Yeşilliğin korunması için yaptırımlar yanında bir takım teşvikler de söz konusudur. Bu amaçla mevcut çayırların çevresinin hendekle çevrilip ağaçlandırılması ve bu hendeğin bakımının yapılması karşılığında bazı köylerin bir vergi türü olan avarızdan muaf tutulması ve bu konuda kimseye engel olunmamasına dair hükümler mevcuttur.[27] Yine hiç kimseye ait olmayan veya hazineye ait olan; önceden imar görmemiş, ziraat yapılmayan toprakları imar etmek; faydalı, kullanılabilir ve maksada uygun bir hale getirmek teşvik edilmiştir. Tarlasını işlemekten aciz kalarak terk etmiş olan kimsenin bu arazisine bir başkasının işlemek suretiyle sahip olabileceği bildirilmiştir. Klis Beyi Hüsrev Bey’e 13 Haziran 1566 tarihli hükümde, Klis’te Blay sahrası adıyla bilinen yerleri, vilayetin tahriri sırasında bazı şahısların kendi üzerlerine kaydettirdikleri ve otuz yıldır boş ve verimsiz bıraktıkları halde oraya gidip yerleşmek, etrafı imar ve ihya etmek isteyen kişilere engel oldukları, arazinin oralara gelip yerleşmek ve ziraat etmek isteyenlere tahsis edilmesi, üzerimizde kayıtlıdır diye engel olanların dikkate alınmaması istenmektedir.[28] Devlet kendi mülkü olan alanların korunmasına dikkat ettiği gibi, bazı devlet adamlarının özel mülk olan ağaçlara zarar verecek eylemlerde bulunmalarına da izin verilmemiştir. Örneğin Yusuf adlı bir şahsın, Nablus yakınlarında bulunan arazisindeki zeytin ve harnup (keçiboynuzu) ağaçlarının sancakbeyinin adamları tarafından kesildiği, yakıldığı ve arazisine ekin ekilerek zapt edildiği ve kendisine zulmedildiği yolundaki şikayeti dikkate alınmış, bu hususun teftiş edilmesi, durumun arz edildiği gibi ise kimsenin kendisine bu şekilde zulmetmesine izin verilmemesi emredilmiştir.[29]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al