OSMANLI SONRASI BULGARİSTAN TOPLULUĞUNUN DİNİ HAYATI

OSMANLI SONRASI BULGARİSTAN TOPLULUĞUNUN DİNİ HAYATI

Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğine kadar yaklaşık beş asır boyunca Osmanlı hakimiyetinde kalan Bulgaristan, 1887-88 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Osmanlı’ya vergi veren özerk bir Prenslik haline gelmiş, 1908 yılında da tam bağımsızlığını kazanmıştır. Asırlarca bu toprakların sahibi ve hakimi olarak yaşayan Müslüman Türk vatandaşlarından, savaşlar, katliamlar, göçler, soğuk ve açlıktan geri kalanlar da artık yabancı bir ülkenin azınlıkları olarak yeni ve çok farklı bir hayat sürmeye mahkum edilmişlerdir. Ancak ilk günlerin acı şokundan ve bozgun havasından yavaş yavaş sıyrılıp kendine gelen bu insanlar, Osmanlı Devleti’nin, ondan sonra da yeni Türkiye’nin yakın ilgi ve desteği ile kısa zamanda toparlanıp bu beklenmedik duruma ayak uydurmaya ve hayatlarını yeni statülerine göre silbaştan tanzim etmeye çalışmışlar, her türlü olumsuz şartlara rağmen bunda bir hayli de başarılı olmuşlardır. Bu açıdan yirminci yüzyılın başlarında Bulgaristan’da mektepleri, medreseleri, müftülükleri, cemaat-i İslamiyeleri, vakıfları, hayır müesseseleri, basını, kısaca bütün kurumlarıyla yepyeni ve örgütlü bir Müslüman Türk topluluğunun vücuda geldiğini söylemek çok abartılı olmasa gerektir.

Kuşkusuz, Bulgaristan Müslüman Türk azınlığının sözü edilen noktaya gelmesi çok da kolay olmamıştır. Özellikle Prenslik dönemi, Bulgaristan Türkleri için hiçbir şeyin tam olarak yerli yerine oturmadığı karışık ve istikrarsız bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Müslüman azınlığın örgüt yapısına bakıldığında, bu yapının genel olarak dini müesseseler etrafında şekillendiği görülmektedir. Bununla birlikte bilhassa 1895 yılına kadar bu müesseseleri düzenleyen kurallar birbiri ardına sürekli değişikliğe uğramış, hiçbir zaman uzun vadeli ve kalıcı bir sistem kurulamamıştır. Ancak 1895’ten sonradır ki, Bulgaristan Türkleri’nin dini idaresini ve müesseselerini düzenleyen kurallarda az çok istikrar sağlanabilmiş, 1910’lu yıllarda ise bu topluluğun dini ve milli kurumları büyük ölçüde şekillenip yerli yerine oturabilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonlarına kadar Çarlıkla (Krallıkla) yönetilen Bulgaristan, bundan sonra Sovyetler Birliğinin nüfuz alanına girmiş ve ülkede komünist bir sistem kurulmuştur. Bulgaristan Türk topluluğunun dini hayatını kökünden değiştiren, daha doğrusu büyük ölçüde yok eden bu sistem, 1989’da halk ayaklanması sonucu yıkılmış ve şimdiye kadar kayda değer bir aşama katettiği görülen demokratik bir yönetim sistemine geçilmiştir.

Bu çalışmada, Osmanlı sonrasında, Bulgar Prensliği’nin kurulmasından günümüze kadar Bulgaristan Türk topluluğunun dini hayatı tetkik edilecektir. Ancak takdir edileceği üzere, ele alınan konu hem niteliği hem de kapsadığı tarihi dönem itibariyle oldukça geniştir. Buna karşılık bu çalışmanın bir parçasını oluşturduğu genel projede bu konuya sınırlı bir yer ayrılmaktadır. Bu itibarla bu çalışmada ele alınan hususlara ancak ana hatlarıyla ve projenin öngördüğü şekilde tanımlayıcı bir bakışla değinmek mümkün olabilecektir. Bununla birlikte burada hiç değilse, Osmanlı sonrasında Bulgaristan Türklerini ilgilendiren önemli tarihi, siyasi ve hukuki gelişmeler ile bunların Bulgaristan Türkleri’nin dini hayatı ve örgüt yapısı üzerindeki etkilerini kuşbakışı ortaya koymak, bu konuda özet ve derlitoplu bilgi edinmek isteyenler için kayda değer bir fayda sağlayacaktır.

Bu çerçevede, Osmanlı sonrası Bulgaristan Türk topluluğunun dini hayatını Prenslik dönemi, Krallık dönemi, Komünist dönem ve Demokrasi dönemi olmak üzere dört aşamada ele almak yerinde olacaktır.

I. Prenslik Döneminde Bulgaristan Türklerinin Dini Hayatı (1878-1908)

Bulgaristan Prensliği’nin ilk yılları, özellikle de 1877-1886 arası, Tuna Vilayeti ve Doğu Rumeli Türkleri’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopuş ve Bulgar idaresine geçiş dönemidir.[1] Bu dönem Bulgaristan Türkleri için “Büyük Bozgun” yılları olarak tarihe geçmiştir. Bu yıllar başta Bulgaristan Müslümanlarının en önemli dini kurumu olan Müftülük örgütü olmak üzere dini kurumların da şiddetli bir şekilde darbe yediği ve gerilediği bir dönemdir. Türklerin, müftü, müderris, öğretmen, hoca ve diğer aydınlarının kitle halinde Anavatan’a göç edip geride yalnız yoksul ve eğitimsiz halk tabakasının kalması, eğitim ve din kurumlarının yegane finansman kaynağı olan vakıflar başta olmak üzere Müslümanlara ait mal-mülkün yağma edilmesi veya Bulgar hükümeti tarafından zorla alınması ve çok sayıda mektep-medrese ile diğer dini kurumların yakılıp yıkılması bu çöküşün başlıca sebepleri arasında sayılabilir.

Esasen, Bulgar Prensliği kurulurken imzalanan Berlin Antlaşması[2] Bulgaristan’daki genel ve dini hak ve özgürlükleri hukuken garanti altına almıştır. Gerçekten de adı geçen antlaşmada, Bulgaristan’da din ve mezhep ayrılığı yapılmayacağı, ayrı din ve mezhepten olan azınlıkların tıpkı Bulgarlar gibi bütün medenî ve siyasî haklardan ve kamu hizmetlerinden yararlanacağı, kamu görevlisi olabileceği, istediği meslek ve sanatı seçip icra edebileceği, ayrı din ve mezhepten olmaları gerekçesiyle bu hakları kullanmaktan yoksun bırakılamayacağı belirtilmiş, azınlıklara, din ve ayin özgürlüğü ile kendi dini örgütlerini kurma hakkı tanınmış ve onların kendi dinî liderleriyle ilişkilerine engel olunamayacağı garanti edilmiştir.

Öte yandan 1879’da yürürlüğe giren Tırnovo Anayasası[3] da Berlin Antlaşması’na paralel bir şekilde Bulgaristan’da yaşayan herkesin din ve mezhep hürriyetine sahip olduğu, dini inancı sebebiyle vatandaşlar arasında ayırım gözetilmeyeceği ve onların dini işlerinin kendi ruhani makamları tarafından yönetileceği öngörülmüştür. Böylece başta müftülükler örgütü olmak üzere Bulgaristan Müslümanlarının dini kurumları hukuken ayakta kalmıştır.

Berlin Antlaşması ve Tırnovo Anayasası’nın anılan hükümlerinin gereği gibi yerine getirildiğini söylemek güç ise de özellikle Osmanlı Devleti’nin yakın ilgi ve baskısı ile şeklî de olsa bazı hükümlerinin uygulandığı da bir gerçektir. Her şeyden önce Bulgar Prensliği kurulduktan biraz sonra Hıristiyan, Müslüman ve Yahudilerin dini idarelerine dair geçici bir tüzük hazırlanıp yürürlüğe konulduğu görülmektedir[4] ki, bunun 25-39 maddeleri Müslümanların dini idarelerini düzenlemektedir. Bu düzenlemede esas itibariyle Müslümanların dini kurumları olarak camiler ve müftülükler olmak üzere iki merkez öngörülmekte ve bu çerçevede ibadete açık her caminin gelir ve giderlerini idare etmek için cami cemaatı Müslümanlar tarafından seçilecek bir cami encümeni kurulacağı, bunların görevleri, sorumlulukları, gelir ve giderleri ile müftülüklerin bulunacağı yerler, yetki bölgeleri, müftülerin görevleri, maaşları ve dairelerine ilişkin önemli hükümler yer almaktadır. Tüzükte, kurulan 10 sancak müftülüğü ile onlara bağlanan diğer sancaklar tek tek sayılmıştır. O dönemde Doğu Rumeli eyaleti Bulgaristan Prensliği’ne bağlı olmadığı için kurulan müftülükler arasında Filibe, Burgas gibi Doğu Rumeli sancakları yer almamaktadır. Kaynaklar bu dönemde Doğu Rumeli eyaletinde de dört müftülük bulunduğunu bildirmektedir.[5]

Tüzükte her müftünün kendi bölgesindeki görevleri, “camilere ve cami görevlilerine nezaret etmek ve Bulgaristan Geçici Mahkemeler Teşkilatı Tüzüğü’nün 930-938. maddeleri gereğince Müslümanlarla ilgili davalara bakmak” şeklinde belirlenmiştir ki, bu hükümle, Bulgaristan’da Osmanlı’dan kalan ve o zamana kadar müstakil bir kurum olarak faaliyet gösteren kadılıklar kaldırılmış ve görevleri müftülüklere devredilmiştir. Böylece müftülerin görev ve yetkileri genişlemiş, yalnız din işleriyle değil, hukuk işleriyle de görevli hale gelmişlerdir. Bir başka ifade ile müftüler aynı zamanda şer’iye hakimliği sıfatını kazanmışlardır. Tüzükte atıfta bulunulan Bulgaristan Geçici Mahkemeler Teşkilatı Tüzüğü’nün anılan maddeleri ise bakılıp karara bağlanması şer’iye mahkemelerinin görev ve yetkisine bırakılan dava konuları ve ilgili diğer meseleleri düzenlemektedir. Bunlar evlat ve ebeveyn arasında ve karı koca arasındaki şahsi ve mali ihtilaflar, talak, nikah, nesep, miras ve vasiyetle ilgili anlaşmazlıklar olup daha çok dini yönü ağır basan ve İslam hukuk sistematiği içinde “ahval-i şahsiye” genel başlığı altında incelenen aile, şahıs ve miras hukuku konularını kapsamaktadır.[6]

Geçici tüzüğün yayımlanmasının hemen ardından Bulgaristan Prensliği’nde tüzükte belirlenen on sancak müftülüğü için seçimler yapılmış ve Müslüman ahali tarafından seçilen müftüler Prens tarafından onaylanarak göreve başlamışlardır.[7]

1885-1895 yılları arasında gerek Bulgaristan yöneticileri gerekse Müslümanlar tarafından Müslümanların dini idarelerine ilişkin pekçok tasarı hazırlanmış ise de bunların, çok azı müstesna kanunlaşıp yürürlüğe konulması mümkün olmamıştır.[8] Bu dönemde Müslümanların dini hayatını ilgilendiren en önemli düzenleme 1892 tarihinde Bulgaristan Millet Meclisinde kabul edilen Bulgar Usûl-i Muhâkemât-ı Hukukiye Kanunu’dur.[9] Bu kanunun 1221-1225. maddeleri şer’iye mahkemelerinin görev ve yetkilerini düzenlemektedir. Kanunun getirdiği hükümler, 1885’te düzeltilmiş geçici Mahkemeler Teşkilatı Nizamnâmesi’ndeki hükümlerin-birkaç küçük değişiklik dışında-aynısıdır.

1895 yılında ise Bulgar Hükümeti, Müslümanlara ilişkin “Müslümanların Dinî İdârelerine Dâir Muvakkat Tâlimatnâme” adıyla geçici bir düzenleme yapıp yürürlüğe koymuştur.[10] Kısaca “Muvakkat Tâlimatnâme” olarak tanınan bu düzenleme, Prenslik kurulduğundan beri Bulgaristan’da yaşayan Müslümanların dini yönetimleri konusunda uygulamaya konulan düzenlemeler içinde belki de en önemli ve en kapsamlısı, ayrıca-hukuken 1919 yılına kadar yürürlükte kaldığı için de-en uzun ömürlüsü olmuştur.

Bulgaristan Müslümanlarının dini yönetiminde önemli bir dönüm noktası sayılan bu talimatname esas itibariyle üç bölüm ve 33 maddeden meydana gelmektedir. Birinci bölümde, başmüftü, sancak müftüleri ve müftü vekillerinin seçimi, tayinleri, nitelikleri, maaşları ve idari makamlarla iletişimleri, ikinci bölümde, müftülerin aldığı harçlar, gelir gider listeleri ve bunların denetimleri, üçüncü bölümde ise, cemaat-ı İslâmiyeler, bunların görevleri, sorumlulukları, üyeleri, seçim yöntemi, azilleri, gelir ve giderleri ile denetimlerini düzenlenmiştir.

Bu talimatnâmenin getirdiği birçok yenilik arasında ilk göze çarpan, merkezi Sofya’da bulunan ve Bulgaristan sınırları içindeki bütün Müslümanların dini önderi olan bir “Başmüftülük” kurumunun tesis edilmesidir. Gerçi 1880 geçici tüzüğünde de Sofya müftüsünün diğer müftülere oranla fazla maaş alacağı öngörülmüş ise de Soyfa müftülüğü dahil bütün müftülerin görev ve yetki alanının ancak belirlenen bölge ile sınırlı olduğu belirtilmiştir. Müftülerle ilgili bir yenilik de bir önceki tüzükte zikredilmeyen müftü vekilleri ile ilgili hükümlerin burada açık bir şekilde yer almış olmasıdır. Tüzükte müftülerin, Meşihat tarafından verilmiş “icâzetnâme” ve “menşûr (ferman) ” sahibi kişiler arasından seçme hakkı olan Müslümanlar tarafından seçilip Prens tarafından atanması ilkesi korunurken, müftü vekillerinin mahalli müftülerin önerisi ve Hariciye ve Mezahip (Dışişleri ve Diyanet) Bakanlığı’nın onayıyla atanacağı öngörülmüştür.

İkinci bir yenilik Müslüman topluluğunun organizasyonu ile ilgilidir. 1880 tüzüğünde her cami için öngörülen “cami encümenleri”nin bu talimatnamede yer almamasına karşılık, burada Müslümanların cami, medrese, diğer hayır kurumları ve ibadethaneleri ile bunların mal varlıklarının idaresinden sorumlu, üye sayısı yerleşim biriminin niteliğine göre değişen ve daha geniş görev ve yetkileri olan yeni bir organizasyonun, cemaat-i İslamiyelerin oluşturulması gündeme getirilmiştir.

Talimatnâme, vakıfların idaresine ilişkin de yeni bir düzenleme getirmektedir. Bu da vakıfların yönetiminin cemaat-i İslâmiyelere devredilmesidir. Esasen bu, çok daha önce Doğu Rumeli’de tesis edilen ve öteden beri uygulanan bir modelin Bulgaristan’ın tümüne teşmil edilmesinden başka bir şey değildir.[11]

Bu arada Talimatnâme’nin, Müslüman azınlığın, dini açıdan bağlı bulundukları Şeyhülislamlık ile ilişkilerini bir hayli kısıtlarken, Bulgar idaresine ve siyasetçilerine daha bir bağımlı hale getirdiği de bir gerçektir. Nitekim tüzükte, Müslümanların, bu düzenlemede öngörülen her türlü eylem ve işlemlerinin Bulgar makamlarının denetimine alınmasından başka, hemen her hususta Hariciye ve Mezahip Bakanlığı’nın son merci olarak devrede olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Bu durumu kabul edilemez bulan Osmanlı Hükümeti, tanımadığı bu talimatnamenin uygulamaya konulmaması ve yeni bir düzenleme yapılması yönünde yoğun çaba harcamasına rağmen, bunda başarılı olamamış ve talimatname Bulgar Hükümeti tarafından yürürlüğe konulmuştur. Bu tarihten sonra anılan talimatname hükümlerine dayanılarak pekçok müftü ve müftü vekilinin keyfi olarak atanması ve azledilmesi sıradan bir olay haline gelmiştir. Bununla birlikte, talimatnamenin Başmüftüye ilişkin hükümlerinin hemen hayata geçirilemediği de bir gerçektir. Nitekim, elimizdeki bilgiler, hukuken 1895’te kurulan Başmüftülüğün, ancak 1909’dan sonra fiilen vücut bulduğu ve işlerlik kazandığını göstermektedir.[12]

Bulgaristan’da 1908’e kadar süren Prenslik döneminde anılan geçici talimatnâmeden sonra Bulgaristan Millet Meclisi’nde, Müslüman milletvekilleri tarafından Müslüman ahalinin dini idaresine ilişkin birkaç tasarı daha gündeme getirilmiş ise de bunların kanunlaşması mümkün olmamıştır.[13]

Buraya kadar anlatılanları gözönüne alarak kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse, otuz yıllık Prenslik döneminde Müslüman azınlığın dini hayatı ana hatlarıyla şöyle bir görüntü arzetmektedir: Hemen her bölgede topluluğun başında müftülükler ve müftü vekaletleri vardır. Mevcut bilgilerimize göre, Prensliğin Doğu Rumeli’yi kendi sınırlarına kattığı 1885 yılına kadar Prenslikte ve Doğu Rumeli’de 14 müftü ve 25 müftü vekili bulunmaktadır.[14] Prenslik döneminin sonlarında müftü ve müftü vekillerinin toplam sayısı 30-40 arasındadır.[15] Bulgar Prensliği döneminde Müftü ve müftü vekilleri 1895 Geçici Tüzüğü’nden sonra devlet memuru sayılmış ve maaşları Bulgar Hükümeti tarafından ödenmeye başlanmıştır. Ancak çoğu zaman ekonomik darlık gerekçesiyle müftü maaşları büyük oranda düşürülmüş, hatta kimi zaman tamamen kesilmiştir. Dahası yine aynı gerekçeyle yukarda belirtildiği üzere bazı teşkilatlar tamamen iptal edilmiştir. Bulgar makamları ekonomik silahı, müftü ve müftü vekilleri üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmışlar, onları kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye zorlamışlardır.[16]

Müftü ve müftü vekilleri Müslüman topluluğun hemen her türlü meselesiyle ilgilenmişlerdir. Osmanlı zamanında ayrı birer müessese olan kadılıklar da 1880 yılında kaldırılarak görev ve yetkileri müftülüklere devredilmiş, şer’iye mahkemeleri de müftülüklerin bünyesine alınmıştır.

Bulgaristan şer’iye mahkemeleri bu dönemde tek dereceli ve tek hakimli olup ayrıca istinaf ve şer’iye mahkemeleri bulunmamıştır. Kural olarak şer’iye mahkemelerince verilen ilâm ve hüccetlerin İstanbul’da Meşihat’a temyiz edilebileceği kabul edilmekle birlikte, bu mekanizmanın çok sağlıklı olarak işlediğini söylemek güçtür. Çünkü, antlaşmalar ve Bulgar iç düzenlemeleri Müslüman ahaliye kendi dini yöneticilerini seçme ve dini otoriteleriyle organik bağını sürdürme hakkını vermesine rağmen, Bulgar yöneticileri bu hakları kullandırmamak için ellerinden geleni yapmışlardır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al