OSMANLI SARAY TEŞRİFÂTI VE TÖRENLERİ

OSMANLI SARAY TEŞRİFÂTI VE TÖRENLERİ

Osmanlı saray teşrifât ve törenleri, tarih ilminin olduğu kadar sanat ve kültür tarihinin de önemli parçalarından biri olup, biçimleri ve nitelikleri açısından kendi çağlarına ışık tutan önemli olaylardır. Bu tür resmî devlet törenleri devletlerin kültürel kimliklerini yansıtan iktidar anlayışlarının en belirgin özelliği olarak ortaya çıkmaktadır. Türk devletleri zincirinin en güçlüsü olan Osmanlı İmparatorluğu’nun saray teşkilâtı ve teşrifâtı, diğer Türk devletleri geleneğinin devamıdır. Harezmşahlar, Gazneli ve Selçuklu Devletlerinin saray geleneği ve müesseseleri Osmanlı Devleti’ne ulaşmış ve bu gelenekler devlet bünyesinde yaşatılmıştır. Hatta Türklerin İslâm uygarlığı çerçevesine girmeden önceki kurum ve geleneklerin bir kısmının da Osmanlı devrinde bir takım yansımalarını tespit etmek mümkündür.

Her medeni topluluğun maziye ait kendine has bir takım merasim, teşrifât ve teşkilât idaresi olduğu gibi, Osmanlıların da bu hususta pek parlak ve geleneksel bir tarihi, bir mazisi vardır. Hatta denilebilir ki medeniyet tarihi, Osmanlılar kadar teşrifât ve teşkilâta ehemmiyet vermiş, bunu yüzyıllarca muhafaza ve devam ettirebilmiş hiçbir millete şahit olmamıştır. Bu yüzdendir ki Osmanlı Devleti, teşrifât uygulamalarında devrinin en üstün seviyesine ulaşmıştır.

Osmanlı Devleti’nde resmi iş ve münasebetlerde teşrifât adı verilen incelik ve kurallara riayet edildiği gibi, padişah başta olmak üzere bütün saray halkı da özel hayatında aynı şekilde teşrifâta dikkat ederlerdi.

Teşrifât, Küberâ ve ricâl-i devletin resmi günlerde, alay ve muayedelerde ve huzura çıkacakları vakit sıra ve sınıflarına, suferanın suret-i kabulüne, rütbe ve nişanların teveccihatına nezaret etmedir.[1]

Türk devletleri yapısında hakimiyetin sembolü olarak gördüğümüz saray, aynı zamanda hükümdarın yaşantısını sürdürdüğü ve saray geleneklerinin varlığının devam ettiği mahaldir. Şu halde saray, hükümdarın resmî ve hususi hayatının cereyan ettiği ve bu hayatın icap ettirdiği teşrifâtı yerine getirmekle muvazzaf kimselerin bulunduğu binadır.[2]

İnsan hayatında zaruri olan muaşeret, bir takım adap, kaide ve nihayet kanunları icap ettirirken, bu hususta Osmanlı Devleti gibi bir devletin sarayındaki durumun ne olacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.[3] Zira daha ilk Osmanlı padişahı zamanından itibaren çeşitli teşrifât usûllerinin konulduğunu görmekteyiz.

Osmanlılarda merasimlerde teşrifât işlerini yapan memura “Teşrifâtî Efendi” veya “Teşrifâtî-i Divân-ı Humâyûn” denirdi. Kendisi saray ve devlete ait seremoniyi iyi bilir, sarayda ve diğer yerlerde yapılacak merasimlerde elindeki defterlere göre protokolü idare ederdi.

Osmanlı Devleti’nin zirvede olduğu çağlarda Osmanlı devlet teşkilâtındaki usuller ve kaideler daha da gelişmiş, neredeyse protokolsüz hiçbirşey yapılmaz hale gelmişti. Ortaçağ’ı tarihe gömen Türkler, harplerde olduğu gibi, sulh devresinde de teşrifâtları ile göz kamaştırmışlardır. Başarı nasıl kuvvetli bir teşkilât ile mümkünse, teşrifât da kuvvetli ve kudretli bir teşkilâtın ifadesidir.[4] Bu yüzdendir ki Osmanlılar teşrifât ve teşkilâtta devirlerinin en üstün seviyesine ulaşmışlardır.

Teşrifât usûl ve kaidelerinin vaz, usûl ve kanunları ilk defa Fatih Sultan Mehmed tarafından konmuştur.[5] Fatih’in koymuş olduğu bu saltanat usûlleri sonraki tarihlerde daha da ziyadeleşmiş ve teşrifât

kaideleri daha da artmıştır.[6] Teşrifâtın tarihi Osmanlı Devleti’nin tarihi kadar eski olmakla birlikte bir birim olarak Kanunî Sultan Süleyman zamanında müesseseleştiği bilinmektedir. İçte ve dışta devletin büyüklüğünü göstermek ve onu en iyi şekilde temsil etmek için kurulmuş olan teşrifâtçılık, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar da görevini sürdürmüştür.

Teşrifât gerektiren olaylar pek çok ve pek görkemli olup bu törenlerden hepsine devletin her biriminden temsilciler katılır, en büyük törenlerde ise devletin en üst üyeleri hazır bulunurdu.[7] Bu törenleri devlet işlerine ait törenler, dini törenler ve sarayda günlük hayatı içeren Harem törenleri şeklinde gruplandırabiliriz.

A. Devlet İşlerine Ait Törenler

1. Cülûs-u Humâyûn

Osmanlı Devlet törenleri içerisinde en önemlisi devletin yapısına ve iktidar anlayışına işaret eden cülûs törenleridir. Tahta çıkış törenleri olan cülûs törenleri, en eski Türk devletlerinden itibaren her devirde yapıldığı gibi, Osmanlı Devleti’nde de kuruluşundan başlayarak her devirde çeşitli şekillerde kutlanmıştır.[8] Ölüm veya hall gibi sebeplerle boşalan tahtın en kısa zamanda doldurulması yani herhangi bir iktidar boşluğunun yaşanmaması için cülûs töreninin mümkün olan en kısa zamanda yapılması esastı. Normal şartlar içinde sarayda ölen bir padişahın yerine geçecek olan veliahd- şehzade en kısa zamanda hazırlanır; ölen padişahın cenazesi hazırlanmadan önce devlet erkanı, ordu temsilcileri ve ulemanın katılımıyla derhal cülûs merasimi yapılırdı. Padişah, sefer veya göç nedeniyle başka bir yerde ölmüşse payitahtta veya ölen padişahın olduğu yerde yapılırdı.[9]

Osmanlı Devleti’nde İstanbul’un fethinden sonra cülûs merasimlerinin çoğu Topkapı Sarayı’nda yapılmıştır. Tahta geçecek olan şehzâde Şimşirlik’teki dairesinde iken Kızlarağası ve Silahdarağa kendisinin yanına gidip padişahın vefat ettiğini ve saltanat nöbetinin kendisine geldiğini söyleyerek tebrik ederler. Ardından yeni padişah önce Hırka-i Saâdet Dairesi’ne gidip orada bir şükür namazı kıldıktan sonra Has Oda’da yakın hizmetindeki vazifelilerin biatlerini kabul ederdi. Biat, cülûsun tamamlayıcı unsuru olup, hükümdara yapılan sadakat ve itaat şeklidir. [10]

Yeni padişah selefinin ölüsünü gördükten sonra bir koltuğuna kızlarağası, diğer koltuğuna silahdarağa girdiği halde Bâbüssaâde önüne kurulan tahta oturarak padişahlığını ilan ederdi. Resmi cülûs törenlerinin en önemli kısımlarından biri cülûs törenine katılanlardır. Osmanlı Devleti’nde merasimlerin icrası için padişahın emri gerekirdi.[11] Ayrıca âdet üzere teşrifât defterindeki kaidelere de riayet edilirdi.

Cülûs merasiminde davet edilenler teşrifâttaki sıralarına göre yerleşirlerdi. Cülûs töreninde sadrazam, vezirler, şeyhülislâm, beylerbeyleri, kazaskerler, defterdarlar, nişancı, yeniçeri ağası, kısaca devlet erkânı denilen bütün üst düzey devlet görevlileri ve ilim adamları, medrese hocaları ve ayrıca yeniçeri bölüklerinin kıdemli ve itibarlı olanları bulunurlardı.[12] Merasim, alay meydanı denilen ikinci avluda herkesin yerini almasından sonra padişahın teşrifiyle başlardı. Padişah, Bâbüssâde’den çıktığında meydanda bulunan Divân-ı Humâyûn çavuşları hep bir ağızdan ve ritmik bir sesle iyi dilek ve dua cümleleri söylerlerdi ki buna alkış tutmak denirdi. Padişahın tahta oturup, Nakib-ül Eşraf’ın dua etmesiyle tören başlardı.

Cülûs törenlerinde sadrazam ve şeyhülislâm dahil olmak üzere bütün devlet erkanının padişahın elini öpmesi kanun olduğu, hatta bazı devlet erkanına padişahın ayağa kalkmasının da bir tören kuralı olduğu belirtilir.[13] Ve hükümdarlığa geçen bir şehzade cülûsunu müteakip traş olur ve sakal salıverirdi.[14] Sokaklara çıkarılan münadilerle ve atılan toplarla culûs halka duyurulur, komşu devletlere haber gönderilirdi. Ayrıca yeni padişah adına hutbe okunur, para bastırılırdı ve devlet görevlilerine culûs ikramı verilirdi.[15]

2. Cenaze Merasimi

Tahta çıkış tebriklerinin tamamlanmasından sonra ölen padişahın naaşının sabah erkenden Hırka-i Saadet civarına nakledilmesi ve orada yıkanma ve tekfin işlerinin yapılmasından sonra yine aynı daire önünde bekletilmesi âdetti. Yeni padişahın cülûsundan hemen önce padişahın ölümü ilan edildiğinden matem elbiseleri giyinip üzüntü belirtilirdi. İslâm geleneğine göre son derece sade olan cenaze işlemleri saray hayatı içinde de bu kurala bağlı olarak yapılırdı.

Osmanlı sultanlarının eskiden beri izinleri gereğince, gerek şehzadelerden biri olduğu halde teneşir hazırlandığında, yeniçeri ağası, sekbanbaşı ve kol kethüda ağasının gidip, ölen padişahı görüp haklarını helal etme ve dua etmeleri öteden beri saray geleneğiydi.

Bu merasimden sonra cenaze, Bâbüssaâde’de kurulan musallaya götürülür, bu esnada sadrazam, Kubbe-i Humâyûn’dan, ulema-yi âlâm, divanhane-i atikten, diğerleri yerlerinden hareket ederler ve saygıyla karşılanırlardı. Ardından musallaya yerleştirilen cenazenin namazı şeyhülislâm tarafından kıldırılırdı. Üzerinde birkaç parça Kâbe örtüsü ve yusufî tabir olunan küçük selimi ve bir kıt’a siyah sorguç yer alan tabut kaldırılır, herkes divanî elbiseleriyle ata biner ve alay ile mimar ağanın hazırladığı türbeye götürülürdü.[16]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ