OSMANLI ORDULARININ İAŞE VE İKMALİ: I. AHMED DEVRİ İRAN SEFERLERİ ÖRNEĞİ

OSMANLI ORDULARININ İAŞE VE İKMALİ: I. AHMED DEVRİ İRAN SEFERLERİ ÖRNEĞİ

Askeri operasyonların başarıya ulaşmalarına, muharib güçlerin teknik donanımı, talim ve disiplinlerinin yanı sıra sefer öncesi yapılan hazırlıklar da te’sir etmektedir. Hususiyle, asrımıza nisbetle nakil ve haberleşme vasıtalarının son derece ilkel ve tamamen insan ve hayvan gücüne dayalı olarak yürütüldüğü devirlerde bu tür hazırlıklar daha da ehemmiyet kazanmaktadırlar. Günümüz lisanında lojistik olarak adlandırılan, sefer öncesi ve sefer sırasında yürütülen bu faaliyetlere Osmanlı literatüründe iâşe, ikmal denilmektedir.

Osmanlı Devleti, tarih sahnesine çıktığından itibaren devamlı savaşması ve gaza ruhunu[1] her vakit canlı tutması münasebetiyle, asırların birikimi neticesinde iâşe, ikmal hususunda bir hayli tecrübe kazanmıştı. Nitekim idari ve mali yapılanması, reâyaya tarh ettiği özellikle fevkalade vergiler, yolların, köprülerin inşa ve tamiri vs. gibi faaliyetlerin toplum hayatının refahından başka harb gücünün idamesi ve müessir olması gibi hedefleri de vardı. Osmanlı Devleti’nde genel olarak üç başlık altında toplanabilecek olan lojistik faaliyetleri, ordudaki muharib güçlerin, nakil ve savaş aracı olarak kullanılan hayvanların beslenmesi için lüzumlu iâşe maddelerinin temin ve önceden belirlenen menzillere ulaştırılması, savaş için gerekli mali kaynağın bulunması ve savaşacak insan gücü ve yardımcı sınıfların toplanarak harb nizamına sokulması olarak sıralamak mümkündür.

I. Ordunun İâşesi

Sefer kararından sonra Osmanlı Devleti’ni en çok uğraştıran meselelerden birisi asker için erzak ve ağırlıkları taşıyan hayvanlar için yem temini olmaktaydı. Bu malzemelerin temini için değişik yollar ve usullere müracaat olunurdu. Savaş kıtlık vs. gibi olağanüstü durumlarda divanın aldığı kararla avarız-ı divaniye, tekalif-i fevkalade gibi ekstra vergiler salındığı gibi normal piyasa şartlarıyla da mübayaalar yapılmaktaydı. Başlangıçta ayni ve bedeni olarak alınan avarız vergisinin zamanla nakdi bir vergiye dönüşmesiyle, un ve arpadan ayni olarak tahsil edilen yeni bir vergi daha ortaya çıkmıştır.[2] Nüzül adındaki bu vergi, sefere yakın olan yerlerden aynî, uzak olan bölgelerde ise nakil güçlüğü dolayısıyla nakdî olarak toplanabilirdi. Toplanan arpa nispeti umumiyetle una göre daha fazladır. Bunda arpanın orduda bulunan hayvanların yemi olarak kullanılmasının tesiri vardır. Buğday yerine un toplanması, buğdayın öğütülmesi ve kalburlanması gibi seferi ordunun hantallaşmasına vesile olacak sebeplerin önüne geçmek fikrinden kaynaklanmaktadır.[3] Nüzül zahiresinin toplanması, çuvallanıp belirlenen menzillere götürülerek ordu nüzül eminine ya da miri zahire anbarlarına teslim edilmesi, zaman zaman merkezden görevlendirilen mübaşirler vasıtasıyla yürütülse de[4] umumiyetle kadıların uhdelerine tevdi edilen bir vazifeydi.[5] XVI. yüzyıl sonlarında yeni bir verginin daha ihdas edildiği görülmektedir. Avarızın ve nüzülün nakde dönüşmesi sonucu ortaya çıkan bu vergiye sürsat adı verilmektedir.

Kendilerine sürsat vergisi salınan kazaların bu vergiye iştiraklerinde her zaman olmamakla beraber avarız ve nüzül hanelerinin sayıları da etkili olmaktaydı.[6] Ancak nüzülden farklı olmak sürsat vergisine tabi olan zahireye, devletin tayin ettiği piyasanın hayli altında olan bir fiyatla da olsa ücret ödenmektedir. Avarız, nüzül ve sürsat vergisine tabi olan haneler, başlangıçta, Osmanlı idaresi altına alınan bölgelerin gelir kaynaklarını tespit etmek maksadıyla fetih, padişah değişikliği ya da 10, 20, 30 senelik fasılalarla yapılan tahrirlere göre tayin edilirken daha sonraları müstakil avarız hanesi sayımları yapılmaya başlanmıştır.[7] Sürsat zahiresi olarak istenen maddeler, nüzüle göre, un ve arpadan başka yağ, bal, koyun, ekmek, saman, ot ve odun gibi malzemeleri de ihtiva etmesi bakımından daha çeşitlidir. XVII. asrın başlarında zaman zaman nakit olarak da tahsil edilebilen sürsat[8] asrın sonlarına gelindiğinde devletin içine düştüğü mali sıkıntıdan dolayı hemen hemen tamamı nakit tahsil olunmaya başlanmıştır.[9] Nüzül ve sürsat toplamanın mümkün olmadığı ya da bu yolla toplanan zahirenin ihtiyaca kafi gelmediği durumlarda ise iştirâ denilen serbest piyasa şartları ile zahire alımına gidilmektedir.[10]

Nüzül, sürsat veya iştira yoluyla toplanan zahire seferin istikametine göre belli menzillerde orduya teslim edilir yahut miri zahire ambarlarına depo edilirdi. Osmanlı Devleti gerek Anadolu’da gerekse Rumeli’de sağkol, ortakol ve solkol olmak üzere üç koldan ilerlemekte, fütuhatını ve yol teşkilatını buna göre tayin etmekteydi. Bu ana kollar daha tali ve küçük olan yollarla birbirine bağlanmaktaydı.[11] Bütün bu yollarda belli menziller tayin edilmekte ve bu menzillerde askeri maksatlı zahire anbarları bulunmaktaydı. Anadolu yakasındaki miri zahire anbarları yol güzergahında bulunan çok küçük yerleşim birimlerine varıncaya kadar bir çok mahalde bulunmakla beraber önemlileri Trabzon, Erzurum, Bayburt, Batum, Karahisar-ı Şarki, Van, Diyarbekir, Haleb, Payas, Erzincan, Sivas, Samsun, Penek, Niğde, Çorum, Karahisar-ı Sahip, Konya ve Tokat şehirlerindeydi.

Bunların içinde iskelelerinden dolayı başta, Trabzon ve İskenderun-Payas, şark seferlerinde adeta merkez üs konumunda olan Erzurum ayrıca Bayburt, Diyarbekir ve Van anbarları öne çıkmaktadır.[12] Erzurum anbarı en büyük anbar olarak bilinmektedir.[13]

Osmanlı Devleti, savaş olsun olmasın bu anbarları her zaman dolu bulundurmaya gayret etmekteydi. Böylece ani bir savaş durumunda ordusunu sevk etmekte gecikmeyecek ve bu sistem sayesinde istikamet değiştirmesi her zaman kolayca mümkün olacağından hareket ve savaş kabiliyeti en üst noktaya ulaşacaktır. Osmanlı Devleti’nin zahire temin ve tedariki hususundaki organizasyonunu Avusturya ile karşılaştıran Majer, Osmanlıların çok daha güçlü olduklarını ifade etmektedir.[14] Anbarlara depolanan zahire için emin ve katibler tayin edilir ve gelen zahirenin muntazam defterleri tutulurdu.[15] Bundan başka hububatın rutubetlenmemesi için anbarların damının ve duvarlarının muntazam olmasına, tamire muhtaç yerlerinin tamirine ihtimam edilirdi.[16] Bazen miri mahzenlerin kifayet etmemesi veya daha başka sebeplerle ücretiyle depo kiralandığı da olurdu.[17]

Anbarlarda bulunan zahireler, kullanılmayarak uzun süre durdurulursa bozulmaya, çürümeye ve böceklenmeye başlardı. Böyle durumlarda ilgili yerlerin idarecilerine eski zahirenin satılması parasıyla yeni mahsul zahire alınıp depolanması emredilirdi. Zahirenin değiştirilmesi işlemi değişik usullerle gerçekleştirilirdi. Bazen devlet satılacak zahirenin birim fiyatını belirleyip o fiyattan satılmasını[18] bazen fiyat hususuna temas etmeden satılarak parasıyla yenisinin alınmasını[19] bazen de “narh-ı rûzî” ile satılarak hububatın tebdilini isteyebiliyordu.[20] Bir değişik şekil ise zahireyle değiştirilmesi usulüydü. Bu da vesikalarda “bir kilesini iki kileye”, “iki kilesini üç kileye” gibi cümlelerle ifade edilmektedir.[21] Askeri gayelerle mühimmat doldurulan bu zahirelerin maksatları haricinde kullanılmasına müsamaha edilmiyordu.[22]

Merkezi kuvvetlerin erzak ihtiyacı devlet tarafından karşılanmakta, yeniçeri ve kapıkulu askerlerine belli bir fiyat mukabilinde tevzi edilmektedir. Ancak bu oldukça düşük bir ücrettir. Sefer esnasında ordu hazinesinin varidat ve masarifini gösteren ruznamçe defterleri ve diğer zahire muhasebesine mahsus defterler incelendiğinde, zahire için harcanan meblâğ ile askere tevzi edilmesinden elde edilen gelir arasında bir hayli fark olduğu görülür. Aradaki bu fark devlet tarafından sübvanse edilmektedir. Eyalet askerleri ise lüzumlu zahireyi kendileri temin etmek zorundaydılar. Ancak zaruret durumunda ücret mukabili miri anbarlardaki zahirelerden de istifade edebiliyorlardı.[23]

Burada incelenen dönemde un, bulgur ve pirinç gibi hububat ürünlerinin askere hangi miktarlarda dağıtıldığı hususunda tam bir açıklık bulunmamaktadır. Uzunçarşılı, sefer esnasında yeniçerilere un verildiğini ve peksimet pişirilerek dağıtıldığını söylerse de miktarlarını göstermez.[24] Marsigli ise her bir nefere günde 100 dirhem ekmek, 50 dirhem peksimet, 60 dirhem koyun ve sığır eti, 25 dirhem yağ ve 50 dirhem pirinç verildiğini ve haftada iki defa pilav yapılmak üzere bulgur dağıtıldığını yazar.[25] Ancak burada verilen rakamlar sıhhatli değildir. Mesela IV. Murad’ın Bağdad seferi esnasında her bir nefere günde 700 gr. peksimet tevzi edildiği tespit edilmiştir.[26]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ