OSMANLI ÖNCESİ İSTANBUL TARİHİ

OSMANLI ÖNCESİ İSTANBUL TARİHİ

Tarih boyunca Byzantion, Antonina, Konstantinopolis gibi değişik isimlerle anılan ve kaynaklarda “şehirler kraliçesi” olarak adlandırı­lan İstanbul, Roma, Bizans ve Osmanlı olmak üzere üç imparatorluğa başkentlik yapmış bir kenttir. Bütün zamanlar süresince Doğu’nun ve Batı’nın hayran kaldığı bu şehrin en eski yerleşim yerlerinden biri ol­duğu bilinmektedir. Rivayete göre şehir milâttan önce 660-659 yılında Yunanistan’daki Megara’dan gelen ve bundan dolayı Megaralılar olarak adlandırılan kolonistler tarafından kumandanları Byzas’ın öncülüğün­de Sarayburnu ve Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölgede kurulmuş ve Byzas’tan dolayı bu isimle anılmıştır.[1]

Belirtildiğine göre Megaralılar yola çıkmadan önce Delphi kâhinine giderek bir şehir kurmak istediklerini, bunu nerede kurabileceklerini sormuşlar, kâhin de onlara “körler ülkesinin” karşısında kurabilecekle­rini söylemişti. Kâhinin “körler ülkesi” olarak ifade ettiği yer Khalkedon (Kadıköy) bölgesiydi ve buraya daha önce gelerek yerleşen halkın, kar­şılarındaki bu güzelliği göremedikleri için körlükle itham edilmeleri se­bebiyle bölge bu şekilde anılmaktaydı.[2] Şehir, 35 stadion, takriben 6300 m. uzunluğunda olduğu söylenen sağlam bir sur ile çevrilmiş ve surlar Byzas’a veya eşi olduğu söylenen Pheidalia’ya ithaf edilmişti. Son dere­ce büyük taşlardan yapılmış ve birbirlerine madenî kenetlerle bağlanan surlar Eskiçağ’ın en güçlü yapılarından biri olarak kabul edilmekteydi.[3] Bu tarihten sonra şehir kısa zamanda gelişme kaydederek zenginleşmeye başladı. Bunda hiç şüphesiz ticaret yolları üzerinde bulunmasının, limana ve verimli topraklara sahip olmasının payı çok büyüktü. Bu re­fah doğal olarak dış güçleri hareketlendirdi ve şehir zamanla Traklar’ın, ardından da Perslerin saldırı ve işgaline uğradı. Milâttan önce 512 veya 513’de Pers Kralı I. Darius’un egemenliğine giren Byzantion, milâttan önce 500 yılında muhtemelen Pers hâkimiyetine karşı başlayan Ionia ayaklanması sırasında Ionialılar tarafından, milâttan önce 478’de Atinalılar tarafından zaptedildi. Milâttan önce 411’de Atina’dan ayrılan şehir, zorlukla da olsa tekrar toparlanabildi. Milâttan önce 340-339 yılında Makedonya Kralı II. Philippos tarafından hem denizden hem de karadan kuşatılsa da kurtulmayı başarabildi.[4]

Byzantion, muhtemelen milâttan sonra I. yüzyılda Roma İmparatoru Vespasianus (69-79) döneminde Roma’ya bağlandı. 123 yılında burayı ziyaret eden İmparator Hadrianus şehrin su ihtiyacının temin edilmesi ve bu amaçla tesisler yapılması emrini verdi. Şehir ilerleyen yıllarda İm­parator Septimus Severus ile rakibi Pescenius Niger arasındaki müca­delede Niger’in yanında yer aldı. Ancak bu zorlu mücadeleyi Septimus Severus kazanınca Niger’i desteklediği için şehri cezalandırarak yakıp yıktı; hatta bununla da kalmayarak muhtemelen köy olarak Perinthos’a (Marmara Ereğlisi) bağladı. Fakat daha sonra şehrin stratejik önemini dikkate alarak yeniden imar edilmesini istedi. Herhalde imparatorun fikrinin değişmesinde oğlu Antoninus Bassianus’un (Caracalla) Byzan­tion lehinde gösterdiği tavrında etkisi vardı. Bundan dolayı Septimus Severus, Byzantion’un tam teşekküllü şehir olması için uğraş veren ve bunu ilk başlatan kişi kabul edilir. İmparator oğlunun görüşleri doğ­rultusunda bu kararı verdiği için şehre onun adını Augusta Antonina olarak vermeyi uygun görmüştür.[5]

İmparator Severus önce yıktırdığı surların yerine yenisini inşa ettir­mek için çalışmalar başlattı ve şehrin surlarını Topkapı Sarayı’nın bu­lunduğu yerden 300 veya 400 m. kadar daha batıya doğru inşa ettirdi. Bu surlar muhtemelen Galata Köprüsü’nün olduğu yerden başlayarak Çemberlitaş’a kadar gelmekte ve buradan Kadırga’ya doğru inmekteydi. İmparator daha sonra bugün Sultanahmet olarak isimlendirilen bölgeye Hipodromu yani Sirkus Maximus’u ve yine aşağı yukarı aynı bölgeye Zeuksippos Hamamı’nı inşa ettirdi. 203 yılında yapımına başlanan Hi­podrom 20.000 kişilik olarak düşünülmüştü. Ancak her ikisi de impara­torun ölümü ile tamamlanamadan yarım kaldı. İmparator bundan baş­ka adı daha sonra Mese adını alan iki tarafı sütunlu bir cadde yaptırdı. Günümüzdeki Divanyolu caddesi buraya tekabül etmektedir. Bundan başka bugünkü Ayasofya Kilisesi’nin önünde bulunan meydanın etrafı­nın revaklarla çevrilmesini emretti ve şehre ayrıca bir tiyatro ile kynegion yaptırdı.[6]

Roma İmparatorluğu’nu 324-337 yılları arasında tek başına ida­re eden ve imparatorluk başkentini İstanbul olarak belirleyen Büyük Konstantinos’tu. Konstantinos, Roma’nın, başkent olma özelliğini yitir­diğini anladığından yeni bir başkent arayışına girişti. Burası hem doğu­dan Fırat boylarından hem de batıdan Tuna sınırından gelecek saldırı­lara karşı iki tarafa da cevap verebilecek bir yer olmalıydı. İmparator ilk başta selefi olan imparator Dioclatianus gibi İzmit’i seçmeyi düşündü ancak ana yoldan uzak olduğu için vazgeçti. Daha sonra doğduğu şehir Niş’i (Naissos) ardından Sofya’yı (Sardike) ve Selânik’i (Thessalonike) düşündü fakat olmadı. Bir ara aklından Truva geçti ve burada güzel ve muhteşem bir şehir planladı. Rivayete göre şehrin sınırlarını bizzat ken­disi çizdi. Ancak gördüğü bir rüya üzerine burayı da bırakmak zorunda kaldı. Tarih yazarı Sozemenos’a göre imparator rüyasında Tanrı’yı gör­müş ve Tanrı ona başka bir şehir aramasını söylemişti. Oysa imparato­run inşa emrini verdiği bu yerde şehrin kapıları bile tamamlanmış, hatta denizden görünür hale gelmişti. Bu rüya üzerine imparator buradan da vazgeçti ve en sonunda yine Tanrı’nın yol göstermesiyle coğrafî konu­mu kadar siyasî, askerî ve ticarî bakımdan merkez olma özelliğine sahip Asya ile Avrupa’nın birleştiği yerde bulunan Byzantion’da karar kıldı.[7]

Konstantinos’un göz koyduğu bu şehir o zamanlarda büyük bir ihti­malle 20.000 kişinin yaşayacağı büyüklükte bir yerleşim yeriydi. Şeh­rin inşasına muhtemelen 324 yılında başlandı ve alanı öncekinden dört kat daha genişletildi. İmparator kuracağı başkent için bütün imkânları kullanmaktan çekinmedi. Karadeniz kıyılarından kereste, Marmara adasından mermer getirtildi. Pek çok işçi, usta, kalfa ve mimar şehrin imarı için çalıştı. Hatta imparatorun 40.000 Got askerini işçi olarak ça­lıştırdığından bahsedilmekte ve şehri süslemek için Roma, İskenderiye, Efes, Atina ve Antakya’dan değerli sanat eserlerinin gelmesini sağladığı ifade edilmektedir. Rivayete göre imparator şehrin sınırlarını kendisi belirledi, hatta bazı güçler tarafından yönlendirildi. Elinde mızrak (veya asâ) olduğu halde maiyetiyle yürürken sanki önü sıra yol gösteren biri varmış gibi hareket etmekteydi. Etrafında bulunanlar bu kadar geniş bir alanın seçilmesi karşısında şaşkınlığa düşmüş ve imparatora, “Efendim, ne zaman duracaksınız” diye sormuşlardı. İmparator ise “önümde yürü­yen durduğu zaman” şeklinde onlara cevap vermişti.[8]

Konstantinos, şehri düşmanlara karşı korumak için kara tarafını Marmara’dan Haliç’e kadar uzanan bir surla çevirtti. Bu surlar büyük bir olasılıkla Samatya’dan (Rabdos) başlamakta, Cerrahpaşa’dan geçe­rek Çukurbostan’dan (Makios) Bayrampaşa deresine (Lykos) yani Va­tan caddesine inmekte ve Cibali yakınında son bulmaktaydı. Bu surlar eski surlardan aşağı yukarı 3 km. kadar daha batıda yapılmıştı. Yeni başkente saray, senato binası, Hipodrom ve Forum yapıldı. Birbirinden hoş pek çok sanat eseriyle süslenen şehir 11 Mayıs 330’da kırk gün sü­ren eğlenceler sonunda resmen açıldı. Başkent, Yeni Roma (Nea Roma), İkinci Roma (Secunda Roma) veya kurucusuna izâfeten Konstantinopolis olarak adlandırıldı.[9] İmparator şehri Roma’ya benzetmek için elin­den geleni yaptı. İstanbul, Roma belediye teşkilâtına göre düzenlendi ve ikisi sur dışında olmak üzere on dört bölgeye ayrıldı. Blakhernai ve Galata (Sykai) bölgeleri sur dışında bırakıldı. On dördüncü bölge olan Blakhernai sonradan V. yüzyılda Theodosios surları içine alındı.[10]

İmparator az olan nüfusu artırmak için çok uğraş verdi. Özellikle se­natör ailelerin Roma’dan İstanbul’a gelmesini sağlarken, başka şehir­lerden insanların da buraya gelmesini emretti. Şehirde bulunanlara ve gelenlere yiyecek tedarikinde bulundu.[11] Konstantinopolis’in yönetim biçimi de Roma’ya benzetildi. Şehir aynen Roma’da olduğu gibi “prae-fectus” (vali) tarafından idare edildi. Bu valiler yani Konstantinopolis ve Roma valileri, imparatorluk valileri olan “praefectus praetorio”lardan sonra bütün devlet memurları içindeki en yüksek dereceli görevliler­di. Vali aynı zamanda senatonun da en yüksek temsilcisi kabul edilirdi. Askerî kıyafet giymeyen sıradan bir Roma vatandaşı gibi toga giyen vali, bu haliyle toga taşıyan tek devlet memuru olma özelliğine sahipti. Yeni başkentin valisi sonraları eparkhos adını alarak şehrin hayatında önem­li rol oynayacaktı. Konstantinopolis’in adalet mekanizması ona teslim edilmiş; asayişin temini de onun emrine verilmişti. Ayrıca şehre ait eko­nomik ve ticari hayat da valinin kontrolü altında bulunuyordu.[12]

İmparator tarafından yaptırılan ve Palatium Magnum olarak adlan­dırılan Büyük Saray I. bölgede inşa edilmiş olup, bugün Sultan Ahmed Camii’nin bulunduğu yerden Marmara kıyısına kadar yaklaşık 100.000 m2’lik bir alanı içine almaktaydı. Etrafı duvarlarla çevrili bu alanın için­de çeşitli binalar, bahçeler, hamamlar, kütüphaneler, kiliseler, yönetim mekânları, hapishane ve sütunlu revaklar bulunduğundan başlı başına bir şehir görünümü vermekteydi. Bu kompleksin ilk binaları olan Daph­ne, Magnaura ve Khalke ile on dokuz divanlı Triklinos, Büyük Konstantinos tarafından yaptırılmıştı ve her gelen imparatorun ilâve binalarıyla büyümeye devam etti.[13] Tören salonlarının da bulunduğu bu komplekste yabancı devlet adamları ve elçiler kabul edilir ve onlara imparatorluğun haşmetinin gösterilmesine çalışılırdı.[14] Saray en büyük hasarı İmparator Iustinianos zamanında 532 yılında meydana gelen Nika isyanı sırasında aldı ve bu ilk binalar kullanılamaz derecede zarar gördü. Bunun üzerine İmparator Iustinianos bunların tekrar yapılmasını emretti. Büyük Saray imparatorluğun debdebesini ve görkemini gösteren en büyük yapılar­dan biri olarak varlığını XI. yüzyılın sonlarına kadar devam ettirdi. Bu tarihten sonra önemini kaybeden Büyük Saray’ın yerine genelde Komnenos hanedanı zamanında Blakhernai Sarayı tercih edildi.[15]

Septimus Severus zamanında yapımına başlanan ancak bitirileme­yen Hipodrom ise Büyük Konstantinos tarafından yeniden ele alındı ve daha da genişletilerek kapasitesi 20.000’den 80.000’e çıkarıldı. Büyük Saray’ın kuzeybatısında inşa edilen Hipodromun uzunluğu takriben 500, genişliği ise 117 m. olup, basamak basamak yükselen sıralara sa­hipti. İlk başlarda ahşap olarak yapılan oturma sıraları daha sonra mer­merden inşa edildi. Hipodrom’un kuzey taraflarında atların ahırları ile gösteriler için malzemelerin saklandığı yerler bulunmakta, altında ise özel olarak yapılmış bölümler yer almaktaydı. Buralarda görevliler ile başka yerlerden getirilen hayvanlar kalmaktaydı. İstanbul’daki hipod­romda Roma’da uygulanan vahşet görülmemekteydi. Hipodrom’un or­tasında uzunlamasına duran duvar Spina olarak adlandırılmaktaydı ve bu spina dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş sanat eserleri ile süslen­mişti. Meselâ Yılanlı Sütun ile Dikilitaş (Obelisk) bunlardan bir kaçıydı. Yılanlı Sütun’un şehri akrep ve yılanlardan koruduğuna inanılırdı. İm­parator Büyük Konstantinos tarafından hipodromda Kathisma denilen imparatorluk locası yaptırıldı ve bu loca spiral bir merdivenle Büyük Saray’a çıkabilmekteydi. Hipodrom çok yönlü kullanılabilen bir alan ol­makla beraber en çok atlı araba yarışları ile tiyatro gösterileri için kul­lanılmaktaydı. Girişin serbest olduğu hipodromda oyunlar, imparato­run elinde tuttuğu beyaz bir mendili yere atması ile başlamaktaydı. Atlı araba yarışları Mavi, Yeşil, Kırmızı ve Beyaz denen gruplar tarafından gerçekleştirilmekteydi; ancak zaman içinde bu gruplardan sadece Mavi ve Yeşiller kaldı. Bu iki grup ilerleyen dönemlerde siyasi bir hüviyet ka­zanarak halkın dinî, siyasî ve sosyal anlamda duygularının tercümanı oldu. Maviler, İstanbul’un zengin ve soylu kesimini, Yeşiller ise toplu­mun daha alt gruplarının tüccar ve zanaatkârları temsil etmekteydi.[16] Bu iki grubun kavgaları yüzünden başkent kimi zaman büyük sıkıntılar yaşamıştı. Nitekim İmparator Anastasios zamanında 498 yılında mey­dana gelen yangın Hipodrom’da yarışları izleyen imparatora tutuklu ar­kadaşlarının serbest kalmasını isteyen Yeşiller’in taş atması yüzünden başlamış ve Konstantinos Forumu’na kadar her şeyin yanıp kül olma­sıyla sonuçlanmıştı.[17] Hipodrom bu yarışlar dışında zamanla törenlerin tertip edildiği ve siyasi olayların yaşandığı bir yer olmaya başladı. Halk yönetime karşı tavrını en fazla hipodromda gösterebilmekte, yeni impa­ratorun tahta çıkışını burada toplanarak onaylamakta veya imparato­run tavrına buradan itiraz edebilmekteydi. Hipodrom en şiddetli vah­şeti İmparator Iustinianos zamanında Nika isyanı sırasında gördü. 532 yılındaki bu isyanda kaynaklara göre 30.000-40.000 arasındaki isyancı hipodroma kapatılarak katledildi.

İmparator Konstantinos tarafından yaptırılan ve Mese caddesinin sonunda bulunan Konstantinos Forumu gerek kendi dönemi gerekse sonraki dönemler için en orijinal yapılardan biri oldu. İmparatorun bu­günkü Çemberlitaş’ta inşasını emrettiği Forum, zemini mermerle kap­lanmış iki sıra sütunlu revaklar ve doğu-batı yönlerinde iki mermer ke­merle biçimlendirilmişti. Forum’da Helana’nın heykelinden başka fil, as­lan ve domuz heykelleri bulunmaktaydı. Büyük Konstantinos Forum’un orta yerine Roma Apollon Tapınağı’ndan 50 m. yüksekliğindeki porfir sütunu getirtmiş ve bunun üzerine heykelini koydurmuştu. İmparator burada Helios (güneş tanrısı) olarak tasvir edilmiş ve imparatorun başı yedi ışından bir hale ile çevrelenmişti. Sağ elinde bir mızrak sol elinde ise küre bulunmaktaydı.[18]

İmparator Büyük Konstantinos Ayasofya’nın önünde bulunan mey­danı yeniden düzenlemiş ve annesi Helena adına buraya bir heykel diktirmişti. Bundan dolayı burası Augusteion Meydanı olarak anılmaya başlandı. VI. yüzyılda başkentin en önemli yerlerinden biri kabul edilen Augusteion, insanların buluşma yeri ve aynı zamanda çarşı ve pazarlara yakınlığı ile dikkat çekmekteydi.[19] Sonraki dönemde buraya İmparator Iustinianos’un yaldızlanmış bronzdan yapılmış atlı bir heykeli dikildi. Bu heykelde imparator Romalı başkumandan giysileri içinde, başında miğferi ile zırhlı olarak durmakta, sağ eliyle doğuyu, dönemin rakip imparatorluğu olan Sâsânîleri işaret etmekte, sol elinde ise bir küre tutmaktaydı.[20] Augusteion Meydanı’nın güney tarafında bulunan ve İmparator Septimus Severus tarafından yapımına başlanan ancak tamamlanamayan Zeuksippos Hamamı Konstantinos tarafından bitiri­lerek heykellerle süslendi. Hamamın yapımında çok değişik renkli ve güzel mermerler kullanıldı. Ancak bu hamam 532 yılındaki Nika isyanı sırasında büyük zarar gördü.[21]

Başkentin kuruluşu sırasında İmparator Konstantinos şehir halkının su ihtiyacını karşılamak için, Istranca dağlarından, Byzantion’a kadar uzanan takriben 250 km. uzunluğunda bir su kemeri yaptırmaya başla­mıştı. Ancak bu su kemerinin tamamlanışı onun ölümünden otuz altı yıl sonra, İmparator Valens (364-378) döneminde 373 yılında gerçekleşti. Günümüzde Bozdoğan Kemeri olarak bilinen bu su kemeri o dönemde Valens Kemeri (Valens Aqueduct) olarak adlandırılmıştı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ