OSMANLI MÛSİKÎSİ VE KADIN

OSMANLI MÛSİKÎSİ VE KADIN

Dünya müziklerini kültürel ve disiplinlerarası bir anlayışla değerlendirmek, Etnomüzikolojinin yaygınlaşmaya başlaması ile birlikte gelişti. Müziğin farklı alanlarını ilgilendiren çalışmaların yaygınlaşması ile de dünya müzik kültürleri içinde yeni bir başlık olarak ele alınan “müzikte cinsiyet” ve özellikle de “müzik ve kadın” konusu, popüler bir hale geldi. Osmanlı dönemi mûsîki hayatı içinde kadının rolünü belirleyen çalışmalar da bu çerçevede, yeni bir araştırma alanı olarak önem kazandı.

Osmanlı dönemi mûsikî hayatı içinde, kadının rolünü belirleyen ve araştırmacılara ışık tutan kaynakların başında yazılı ve tasviri belgeler gelir. Bu belgeler arasında görsel malzeme sağlayan başlıca tasviri kaynaklar: Osmanlı’nın ilk döneminden 19. yy.’a kadar – “minyatürler”, “litografiler”, “gravürler” ile 17. yy. Çarşı ressamlarının tasvirleri- ve bilhassa son döneme ait “resim”, “fotoğraf” ve “kartpostallar”, olarak zikr edilebilir.

Osmanlı Beyliği’nin kuruluşuna kadar Türk tarihi içinde kadının yeri ve kültürel ve sosyal hayat içindeki konumuna baktığımızda, Orta Asya Türk geleneklerinin ön planda olduğu bir yaşam şekli gözlenmektedir. Tanrı ve tanrıçalara inanılan bu dönemde en güçlü tanrı “Ana Tanrıça”dır. Türklerde kadının temel kimliği “Ana”lık ve “Kahramanlık”tır. Ata binip silah kullanabilen kadınlar savaşlara katılmışlardır. Devlet yönetiminde “Hakan” kadar “Hatun” da söz sahibi olmuştur. Eski Türklerde göçebe hayatının sürdüğü bozkır topluluklarında kadın-erkek bir arada sosyal ve kültürel hayatlarını yaşamışlar, paylaşmışlardır. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten ve yerleşik bir düzene geçtikten sonra hem İslamiyet’in etkisi hem de yaşadıkları bölgelerdeki diğer kültürlerin etkisiyle bir çok alanda değişime uğrarlarken temellerini teşkil eden Orta Asya Türk geleneklerini kaybetmemek için özen gösterip büyük ölçüde İslamiyet’i de kendi gelenekleri içinde yoğurmuşlardır. Türklerin Orta Asya’dan başlayan göçleri İran bölgesini de içine alarak Anadolu’ya kadar sürmüştür. Bu süre içinde Türkler sanat, gelenek, sosyal yaşam, devlet yönetimi, askeri yönetim gibi bir çok konuda geçtikleri bölgelerdeki kültürlerle etkileşim içinde olmuşlardır. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sürecinde Türk kültürünün yerleşip yaygınlaşmasında en önemli etkiyi Ahiyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bâcıyan-ı Rûmlar gerçekleştirmişlerdir. Bâcıyan-ı Rumlar Türkmen kadınlarının kurduğu bir teşkilat olup Anadolu Selçukluları devrinden itibaren beylikler döneminde ve Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda çok önemli çalışmalar yapmışlardır. Ülke yönetiminde ve kültürel hayatta çok önemli görevler alan bu kadınlar hem ev hayatlarında hem de sosyal ve dini hayatta erkeklerle birlikte yan yana aynı meclislerde bulunmuşlardır.

Elimizde bulunan tasviri kaynakları değerlendirdiğimizde 14. yy. öncesine ait olanlar kap, sürahi, tabak, silah kını gibi işlevsel malzeme üzerine yapılan resimlendirmelerdir. Örnek olarak verilen resimde de gördüğümüz gibi bakır bir kap üzerindeki resimlemede çeng çalan bir hanım görülmektedir. İlk olarak M. S. 1341 de Şiraz’da yazılmış bir Şahname’nin minyatürleri arasında Sultanın huzurunda düzenlenen bir eğlence sahnesinde kadın ve erkek müzisyenlerin bir arada olması dikkat çekicidir. Bu üzisyenler arasında bulunan iki kadın müzisyen çeng ve def çalmaktadır. Yine 14. yy. Türkmen sarayı haremindeki bir düğün sahnesinde ney ve def çalan hanım müzisyenler raks eden diğer bir hanıma eşlik etmektedirler. 15. yy. da Timur sarayında ki bir eğlence sahnesinde ise Timur için düzenlenen eğlencede çarpara Çalan bir rakkaseye kadın ve erkek müzisyenler eşlik etmekte ve bu kadın müzisyenler kanun ve def çalmaktadır.

Osmanlı sarayında kadınlar, harem denilen bölümde yaşamaktaydılar. Harem’in asıl adı Osmanlı’da Dâr-ü’s’ saade olup doğu saraylarından Hindistan’da Perde veya Lenane, İran’da Enderun, Arabistan’da Harem olarak adlandırılmıştır. Haremde yaşayan kadınların günlük yaşamlarının en önemli parçası olan eğlence meclisleri özellikle serbest bir şekilde bahçelerde, mesire yerlerinde yapıldığında Halvet olarak adlandırılırdı. Bu halvetlerde, düğünlerde, nişanlarda, mûsikî ve raksın yeri çok önemliydi. Bu önemi anlamamıza yardımcı olan tasviri kaynaklardan minyatür sanatını incelediğimizde, gözlediğimiz; 17. yy.’a kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun çevre kültürlerle olan beraberliğinden dolayı, sanatçıların gezgin bir nitelik taşıdığı ve bu gezici niteliğin özellikle Osmanlı, İran, Kuzey Hint ve Türkistan saraylarında ve haremlerinde birbirine çok yakın kültür anlayışları yarattığıdır. Bu kültürlerin birbirlerinden etkilendiği göz önünde tutulursa; Bağdat, Herat, Isfahan, Şiraz, Tebriz, Semerkant, Buhara, Horasan, Delhi gibi kültür merkezlerinde yapılmış minyatürler, özellikle müzik kültürünü, kadınların müzik icrasını tespitte çok önem taşıyan tasviri belgelerdir.

Bu minyatürlerde sıkça rastlanan sahne anlayışında genelde kadınlar şarkı söylemekte, çeng, kanun, bendir, daire, def, kopuz, Horasan tanburu, rebab, kemençe, ney gibi çalgılar çalmakta ve ellerindeki çarpara ile dans etmektedir. Saray veya hane içindeki kadınların özel dersler ile bu çalgıları çalmayı, şarkı söylemeyi veya dans etmeyi öğrendikleri ve öğrendiklerini eğlence meclislerinde yine saray veya hane içinde uygulamaya geçirdikleri bu sahnelerden tahmin edebilmek mümkündür. Bunların haricinde saraya ya da bir haneye mensup olmayan gezgin çalgıcılara ve dans eden çengilere rastlanmaktadır.

16. yy.’a ait minyatürlerde de bu tür sahnelere rastlamak mümkündür. Yukarıda saydığımız önemli kültür merkezlerinde yapılmış minyatürlerden vereceğimiz örnekler arasında Nizami’nin Hamsa adlı eseri dikkat çekicidir. Bu eser 1543 yılında Şiraz’da yazılmış ve resimlendirilmiştir. Minyatürlerinden birinin sahne düzeninde Behram beyaz odada sevgilisi ile oturmuş, kanun ve def çalan iki hanım müzisyeni dinlemektedir.

1544’de yapılan diğer bir kopyada ise Leyla ile Mecnun hikayesinin minyatürleri arasında Leyla arkadaşları ile birLikteyken resimlenmiş bir sahnede arkadaşları çeng ve daire çalmaktadırlar.

1578 yılında Buhara’da yazılmış ve resimlendirilmiş Nizami’nin Hamsa’sında İskender’in düğün sahnesi resimlendirilmiştir. Bu sahnede çeng ve daire çalan iki kadın müzisyen dikkat çekicidir.

Osmanlı sarayı hareminde müzik, halkın içinde ve geleneklerinde önemsendiği kadar değer görmüştür. Osmanlı mûsikîsi geleneği kadınların da katılması ile kurulup geliştiğinden özellikle Osmanlı sarayı hareminde kabiliyetli cariyelerin müzik eğitimi görmesi ve bu eğitimden sonra da hanende veya sazende olarak fasıllara katılıp icrada bulunmaları sarayın en önemli, güzel ve etkili eğlence unsurlarındandır. Haremde Osmanlı müziğine hizmetleri geçmiş çok ünlü bestekâr, hanende ve sazendeler hocalık yapmışlar ve öğrencilerini çok nitelikli bir şekilde yetiştirmişlerdir. Osmanlı kadınları sarayda ve şehirde, şehir mûsikîsinde eğitimli olmanın verdiği rahatlık içerisinde daha etkili bir biçimde mûsikî ile uğraşmışlardır. 1556 yılının harc-ı hassa defterlerinde Kemani Hüma adlı bir kadın sazendeye rastlanır. Müzik eğitimi aldıkları saray meşkanesi onlara bir konservatuar ortamı sağlamış ve eğitimli mûsikîşinaslar olarak Osmanlı şehir mûsikîsine etkin bir şekilde hizmet vermişlerdir. Osmanlı sarayında mûsikî eğitimi erkekler için Enderun’da devam ederken Harem-i Hûmayun’un kadınlar kısmındaki cariyeler mûsikî hocalarının kendilerine hem saray meşkanesi’nde hem de sarayın dışındaki kendi evlerinde ders vermeleriyle devam ederdi. 17. yy’da yaşamış Ali Ufki sarayın Harem dairesindeki mûsikî faaliyetlerinden bir Sultan düğününü anlatarak şöyle bahseder:

“Bir saat kadar bir zaman geçtikten sonra gelinin arkadaşları ile diğer yakınları çeşitli türden müzikler çalmaya başladılar. Bu gelinin erkeklerin de bulunduğu salondan ayrılacağının işareti idi ve odalarından çıkan kadınlar Sultanın odasına giderek onu tebrik ettiler ve sonra müzik ile tan yeri ağarana kadar eğlendiler.”

Mûsikî dersleri için hocalar belirli günlerde saraya gelerek ders verdikleri cariyelere çalgı dersleri yanında sözlü formdaki eserleri usul vurarak meşk sistemine göre öğretirlerdi. Örneğin Kantemiroğlu’nun tanbur hocası Rum Angeli saraydaki cariyelere tanbur dersi veriyor ve 1678 yılında bu hizmeti karşılığında hazineden 7080 akçe maaş alıyordu. 1679’da sarayda başhanende olarak görev yapan besteci Recep Çelebi’nin evine dört cariye mûsikî derslerine gidiyordu. 1679 yılında Neyzen Mehmed Çelebi kendi evine gelen bir cariyeye ney, Osman Çelebi ise çöğür dersleri veriyordu. Yine aynı yıl miskal çalan İbrahim Çelebi Neveser adlı bir cariyeye mıskâl dersi veriyordu. Yine 1682 yılında Buhurizade Mustafa Çelebi cariyelere sözlü eser meşkinde bulunuyordu. Bu yetişen talebeler sadece gündelik hayatın bir parçası olarak mûsikîyi devam ettirmekle kalmamış, sazende ve bestekâr olarak haremde çalışmalarını devam ettirip hocalık düzeyine de çıkmışlardır. Sazendeler genellikle Kalfalık payesine yükselirler, sarayın öbür hizmetlerinde de çalışırlardı. Bunlara Sazende Kalfalar ve bunların başlarına da Baş sazende veya Sazende başı denilirdi.

Osmanlı mûsikîsinde kadın sanatkârların yerini tespit etmekte kullanabileceğimiz kaynakların çok az olmasına rağmen, ulaşılabilen kaynaklardan yaptığımız tespitler bu kadın sanatkârların bu mûsikî geleneği içinde oldukça önemli yerleri olduğunu göstermektedir. Orta Doğu toplumlarının kültür ve sosyal yaşantısını tespitte, yazılı ve görsel kaynakları bulabileceğimiz yabancıların yazdıkları ve resimledikleri Seyahatnameler ve bu kaynaklardaki litografiler ve gravürler çok önemlidir. Bu kaynakların çoğunun Osmanlı mûsikîsinin şehirlerde icra edilen tarzını anlatmakta olduğu bilinmektedir. Bu mûsikî içinde kadının yerinin ne kadar önemli olduğu bu kaynaklarca da desteklenmektedir.

1537 yılında Fransız Kralı I. François tarafından elçi yardımcısı olarak İstanbul’a gelen Guillaume Postel 1560 da basılan Republique des Turcs adlı eserinde İstanbul’da seyrettiği bir çengi takımını anlatmış ve bu takımda bulunan kadın icracılardan şöyle bahsetmiştir:

“Öteki eğlence çalgısı, tatlı sesi dolayısıyla pek yaygın olan harptır. (Çeng) Çalgı, altında tellerin bağlandığı, daha güzel ses vermesi için üstüne denton takılmayan yatay çubuğu ile büyükçe bir balık sırtını andırmaktadır. Çeng Singuin (Çingene) denilen kızlarca, gündelik ücret karşılığı çalınır, tıpkı saz şairleri için olduğu gibi. Kızlardan biri Çeng çalarken, öbürü yalnız bir yüzüne deri gerilmiş olan ve kenarından pirinçten ziller bulunan küçük bir def çalar. İki, üç kız kelimelerle anlatılamayacak güzellikteki kıvraklık hünerlerini gösterir, bu arada hepsi çeng eşliğinde şarkı söyler. Sonra havayı değiştirmek için yavaşça en büyük ve en güzel olanları ayağa kalkar, örtüsüyle sırmalı başlığını atarak, erkeklerin şapka gibi giydiği sarığını başına geçirerek aşk duygusunu hiçbir şey söylemeden sözsüz bir oyunla güçlü bir şekilde canlandırır. Arkadaşı iki bacağı arasında dik tuttuğu çengi çalarken, bir yandan da dizlerini yere vurarak ve benzeri hareketlerle ritim tutar.”

Yine 16. yy. seyyahlarından Cane seyahatnamesinde Türk kadınlarından ve yaşayışlarından bahsederken şöyle söylemektedir:

“Türk kadını siyah gözlüdür. Kaşlarını boya ile birleştirir. Saçları siyahtır, değilse bile siyaha boyar. İnce, zevkli ve becerikli Türk kadınları, şarkı söyler, çalgı çalarlar. Şarkı söylerken öyle içten görünürler ki onları dinleyenler aşktan sarhoş olabilir.”

16. yy.’da özellikle seyyahların gözlemlerinden kadınların dans ve müzik ile ilgili gösterilerde bulundukları anlaşılır. Bunlardan en önemlilerinden bir tanesi 1586 yılında tarihçi Johannes Lewenklau’nun Osmanlı toplumunda yaşayan kişileri mesleklerine göre resimlediği kitaptır. Bu kitapta o dönemdeki müzisyenler de yer almaktadır. Erkek müzisyenler ile birlikte kadınlar müzisyenleri de resimleyen yazar o dönemde var olan çalgılar ile ilgili olarak da günümüze ışık tutmuştur. Kadın müzisyenler çeng, santur, kanun, ney, daire, tanbur gibi çalgıları çalmaktadırlar. Bu yüzyılda gözlenen en dikkat çekici özellik ise hem anlatım, hem de görsel malzemeden anlaşıldığı üzere Çenk çalgısını çalan kişilerin genellikle bayan olduğudur. Yine 16. yy’da yaşamış ünlü tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli Mevâ’idü’n Nefais fi Kavâ’idi’l Mecalis (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları) adlı Osmanlı gelenek ve göreneklerinden de bahsettiği eserinde çalgıları tanımlarken kimi çalgıları erkek çalgısı kimi çalgıları da dişi çalgılar olarak tanımlamıştır. Dişi çalgılar arasında Çeng, Kemençe, Def yer almaktadır. Buradan Çengin 16. yy.’da bir hanım çalgısı bir defa daha kanıtlanmış olmaktadır. Diğer bir konu ise çengin ebatları ile ilgilidir. Bu da minyatürlerde değişiklik gösterdiğinden çengin standart bir ebadı olmadığı anlaşılmaktadır.

1639’da Fransız elçisi Jean de la Haye ile birlikte İstanbul’a gelip on yedi ay Türkiye’de kalan Fransız tüccar Du Loir Türklerin yemek yerken mûsikî dinlediklerini kaydetmiş ve davetli olduğu bir yemeğin ardından, kadınların önce erkeklerce, sonrada sadece kadınlarca icra edilen mûsikîyi perde arkasından dinlediklerini anlatmıştır:

“Çengi denilen kadınlar Çeng çalarken, öteki kadınlar teknesi yuvarlak, sapı uzun bir çalgı olan “Rebab” ile bir vurmalı saz olan daireyi çalıp şarkı söylerler. Ortada da çalpara çalan rakkaseler dans ederler.”

18. yy.’da Osmanlı da bulunmuş D’ohssan ise şöyle söylemekte:

“Kadınların mesire yerlerindeki eğlencelere katıldıkları kaynaklarda en çok bahsedilen konulardır. Bu mesire yerleri Kağıthane ve Küçüksu’dur. Çengiler çeng, daire, zil gibi çalgılar eşliğinde şarkı söyleyip dans edebilirler.”

Julia Pardoe kadınların gittikleri mesire yerlerinin başında gelen Küçüksu’yu aynı şekilde anlatmaktadır. 1717-1718 yıllarında İstanbul ve Edirne’de bulunmuş olan Lady Montogu ise “Kethuda’nın eşi Fatma Hanım’ı ziyareti sırasında tanık olduğu eğlencede kızlarının lavta ve tanbur gibi çalgılar çalıp şarkılar söyleyerek dans ettiklerini yazar. Bu anlatımları görsel olarak destekleyen kitaplar da bulunmaktadır. 18. yy. da İstanbul’da kısa bir süre kalmış olan Castellan da:

“Haremde kadınlar zamanlarının bir bölümünü raks ve mûsikî dersleri alarak geçirirler. Bu dersler ya piyano forte ya da gitar eşliğinde verilir.”

Yine bu yüzyılda İstanbul’da bulunan Venedikli seyyah Toderini kanun çalgısından da hanımların çaldığı bir çalgı olarak bahsetmektedir.

Osmanlı’daki yazılı kaynaklara geldiğimizde ise 15.yy’da Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşayan Tursun Bey, Fatih’in çocuklarının sünnet düğününden bahsederken cariye muganniyelerden ve çaldıkları sazlardan da şöyle bahsetmiştir:

“Ud u şeştâr ve tanbur u barbut u nây, kanun-ı padişahî üzre taraf taraf efgane başladı ve bölük bölük muganniye cariyeler çenge çeng urdılar”

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ