OSMANLI MISIRI’NDA YERLİ VE ASKERÎ UNSURLAR VE YENİÇERİLER

OSMANLI MISIRI’NDA YERLİ VE ASKERÎ UNSURLAR VE YENİÇERİLER

Bu makale, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı Mısır’ının Arap ve Osmanlı tarihlerinde kullanıldığı şekliyle, esrarlı evlâd-i cArab/awlad al-cArab (sözlük anlamı “Arap çocukları”) terimini çıkış noktası olarak almaktadır. Osmanlı Mısır’ı çalışan akademisyenler bu ifadeyi genellikle zahiri anlamında ve hatta Arap kelimesinin modern anlamına uygun bir şekilde yorumlayagelmişlerdir. Örneğin, Michael Winter, Egyptian Society under Ottoman Rule, 1517-1798’da iddia eder ki: “17. yüzyılda,… Araplar alayları doldurdular.” O, bu gelişmeyi, sonradan al-Faqari olarak bilinen Rıdvan Bey’in ve onun müttefiki, Yukarı Mısır’daki Circe hakimi olan Ali Bey’in “Anti-Arap” seferine yol açan neden olarak değerlendirir.[1]

Winter’in bu iddiasının kaynağı Mehmed b. Yusuf al-Hallaq’ın (Yusufoğlu Berber Mehmed) (1127/1715’e kadar)[2] Tarih-i Mısr-i Kahire isimli eserinde bulunan bir pasajdır. Bu pasaj, 10 Eylül 1647 Miladi tarihli, Mısır valisinden bölgede yerleştirilmiş yedi bölük halkı ağalarına giden, evlad-i Arab’ın bölüklerden atılması hakkındaki bir buyruldu’nun tasvirini içerir. Hallaq bu buyruldudan aynıyla alıntı yapar:

“Yedi bölügün içinde ne kadar evlâd-i cArab varsa, eğer Mısırlı ve eğer Samlı ve eğer Halepli, eğer Bağdadi, eğer cAcem, eğer Özbek, cümlesi bayram-i mevacibine değin culufelerin feragat idüp, satan satsun, varsa satmiyup kalursa, bi’l-kulliye refc olunsun” (varak: 109a-b, vurgular benim).

Hallaq’ın anlatımı şöyle devam eder:

“Yeniçeri taifesi ekseri evlâd-i cArab olmagin, haber gönderdiler ki “Evlâd-i cArab çıkarsak, lâzım gelen hidmet-i Padisahî’ye kim gider? ” dinledikde, cAli Bey eyitdi, “Bende Rum oğlanı sekban çoktur; onların yerine çırağ iderim.”

Winter, bu olayı Mısır’ın askeri liderliğinde bulunan anti-Arap duygunun bir kanıtı olarak ileri sürebilmektedir. Çünkü “evlad-i Arab”ı modern anlamda etnik Araplara işaret eden bir ifade olarak anlamaktadır. Bu yorumun problemli tarafı; alıntılanan ifadede zikredilen son iki grupta ortaya çıkmaktadır: Acem ve Özbek hiçbir şekilde bizim bugün etnik Arap olarak adlandırdığımız grup içinde yorumlanamaz. Acem, Osmanlı döneminde tipik olarak İranlılar ya da daha geniş anlamıyla yabancılar için kullanılırdı. Acemi Oğlan ifadesinde olduğu gibi “yabancıların çocukları” ya da “yabancı çocuklar” -ki çoğunluğu, ironik bir şekilde, Anadolu ve Balkan Hıristiyanlarıdır- devşirme olarak ailelerinden alınmış ve Osmanlı devleti hizmetine sokulmuş çocuklar kastedilir.[3] Bundan başka, Osmanlıların Irakeyn (iki Irak) olarak adlandırdıkları bölgeyi ifade ederken bu kelimeyi doğudaki Farsça konuşan Irak-ı Acem (Günümüz İran’ı) ile batıdaki Arapça konuşan Irak-ı Arab’ı ifade için kullandıklarını görürüz. Özbek ise İngilizce’de Uzbeks olarak bilinen Orta Asya’daki Türkî halkdır. Orta Asya tarih yazımında ve etnografyasında, Özbekler kırsal kesim nüfusunu oluşturan ve göçebe Türklükleri, kent sakini olan ve İrani kültürlü Taciklerle, ya da yerleşik hayata geçen Türkçe konuşan Sart’larla karşıtlık içinde olan halktır.[4] Bundan dolayı, bahsi geçen ifadede, evlad-ı Arab etnik Araplara işaret ediyor olamaz, ya da en azından, sadece onlara işaret ediyor olamaz.

Evlad-ı Arab ifadesinin daha doğru bir anlamını bulmak için üç hususu belirtmemiz lazım: (1) Hallaq tarafından alıntılanan buyruldu’da bulunan sıfatları birbirine bağlayan ortak özellik, (2) Hallaq’ın tarihinde ve diğer çağdaş tarihlerde bu pasajın yer aldığı metinin örgüsü (context), (3) evlad kelimesinin imaları.

Mısırlı, Şamlı, Halepli, Bağdadi, Acem, Özbek

Buyruldu’da sıralanan sıfatlar önce Osmanlı Arap eyaletlerinin büyük şehirlerine, daha sonra ise, apaçık bir şekilde, Arap olmayan iki etnik gruba işaret ediyor. Bu sıfatların hepsi birden kimi tasvir edebilir, ya da daha doğrusu, hangi grubu tasvir eder? Buyruldu’nun örgüsünden anlaşıldığı üzere, böyle bir grup, askerlerden ya da en azından potansiyel askerlerden oluşmaktadır. Kahire, Şam, Halep ve Bağdat durumunda işaret edilenler yeniçeriler olabilir, milliyet ya da kökeni ne olursa olsun, bu şehirlerde yerleştirilmiş ve bağımsız (free agent) olarak Kahire’de faaliyet gösteren ya da göstermek isteyen yeniçeriler. Paralı asker olan ve en azından Osmanlı Mısır’ında kolluk gücü ya da bekçi hizmeti gören sarraj (sözlük anlamı, saraç, eyer ustası) örneğinde olduğu gibi bu şekilde bir bağımsız faaliyetin 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı eyaletlerinde oldukça sık rastlanan bir durum olduğu söylenebilir. 17. ve 18. yüzyıl Mısır’ında bir saraç, açıkça, ekabirden herhangi birine hizmetini sunabilmekteydi.[5] Bu ihtimal düşünüldüğünde, Acem ve Özbek, belki de Safevi (Acem) ve Şeybani (Özbek) ordularından ayrılıp bağımsız olarak hizmet eden askerlere işaret ediyor olabilir. Gerçekten de, Safevi Şah Abbas I’in, Safevileri iktidara getiren ve ordularının belkemiğini oluşturan Kızılbaşları, Türkmen kabilelerini yerlerinden etmeye dönük çabaları düşünülecek olursa, özellikle Safevi unsuru oldukça güçlüdür. Benzer şekilde, 17. yüzyıl başlarında Orta Asya’da Türki ve Moğol halkları arasındaki hareketler ve karışıklıklar bu grupların üyelerini Osmanlı hizmetinde yeralmaya itmiş olabilir.[6]

Tarih Kitaplarında Evlâd-i Arab

Fakat, eğer al-Hallaq’taki pasajı tarihinin içindeki yerine göre değerlendirirsek, evlâd-i ‘Arab ve Rum oğlanı ifadelerinin arasındaki gizli karşıtlığı dikkate almamız gerekir. Çünkü ne zaman evlâd-i ‘Arab’dan bahsedilse, bunların açıkça ya da zımnen, Rum oğlanı ile karşıtlık içinde olduğu görülür. Yukarıda alıntılanan pasajda Rıdvan Bey al-Faqari’nin müttefiki ve Circe hakimi olan Ali Bey evlâd-i ‘Arab’ı Rum oğlanı sekbanlarla, yani paralı askerlerle, değiştirmeyi teklif etmektedir. Anlatımın devamından da anlaşılıyor ki, evlâd-i ‘Arab’ın atılması ve yerine (Rumi) sekbanların alınması Rıdvan ve Ali Beylerin düşmanları olan Qansuh ve Memi (Mamay) Beylere karşı zaferlerinin zaten bir kısmını oluşturuyor. Zira evvelkiler Rumi sekbanları desteklerken diğerleri evlâd-i ‘Arab’ı istihdam etmektedirler.[7]

On yaprak kadar ve on yıl kadar sonra, Hallaq Kapudan Mustafa Paşa’nın valiliğinde (1655-1656) kırk Kahireli ve kırk Şamlı evlâd-i ‘Arab’ın bölüklerden atıldığının ve ulufelerinin kesildiğinin haberini verir (“evlâd-i cArab kismi kirk Misirli ve kirk Samli bölüklerden çikarup, culufelerin satdirdilar”).[8] Bu olay basitçe, Mustafa Paşa’nın vazifesi döneminde meydana gelen olaylardan biri olarak sunulmaktadır. Fakat Hallaq’ın eserinden daha önce yazıldığı belli olan Kitab Tevarih-i Misr-i Kahire [Hatt-i Hasan Pasa] başlıklı bir anonim tarih eserinde olay daha geniş bir örgü içinde açıklanır:

1066 mah-i Zilkacde zuhur iden zorba-i Mustahfizandan Bayram nam kimesne basbug ve kendüye bir alay adam uyarup, alet-i harbiyle pur-silah divane çikup, “Elbet evlâd-i cArab culufeleri katc, yerlerine yarak adamlar tahrir olunsun” (fo. 67v).

Böylece onlar Yeniçeri ağasının azledilmesinde başarılı olurlar, daha sonra ise:

“Ve zümre-i evlâd-i cArabin culufelerin katc olunup, zümre-i zorbadan çok kimesne culufe sahibi oldu. Ol gün Çavuslar arzuhal idüp, “-Aramizda olan evlâd ve Kıptı ve Sami ve Halabi olanların culufelerin refc oluna” (fos. 67v-68r).

Zorba (âsi) olarak ya da bunun benzeri bir şekilde adlandırılan askerler birden fazla Mısır tarihi eserinde, imparatorluk merkezinden gelip 1660’larda Kahire’de karışıklık çıkaran askerler olarak zikredilirler.[9] Bu tarih eserlerinden birkaç tanesinde, yukarıda alıntılanan anonim tarihte olduğu gibi, bu zorbaların en önde gelen hamisi Ali Bey’in memlûkü olan ve onun ölümüyle Circe hakimi olan Mehmed Bey’dir. Mehmed Bey Circe’yi kendi hakimiyet alanına dönüştürmek konusunda hamisinden daha ileri gitti ve sonuç olarak Mısır’ın Osmanlı Valisi ona karşı bir sefer emri verdi, bu sefer 1659’da onun yenilgisi ve öldürülmesiyle sonuçlandı.[10]

Bu kayıtlarda görünen şey bölüklerdeki kadrolar ve bunların ulufeleri için yapılan yoğun mücadeledir ve bu mücadele bir tarafta Anadolulu ve Balkanlı paralı askerler ile diğer tarafta bulunan evlâd-i cArab arasında geçmektedir. Buna paralel bir mücadele de bu farklı grupları destekleyen ekabir, tipik olarak beyler, arasında sahnelenmektedir. Bu evlâd-i cArabin kimliği tarih eserlerinde oldukça dağınık bir şekilde görünür: bir pasajda, bu terim Acemleri ve Özbekleri kapsar, diğer bir pasajda ise Kıpti Hıristiyanları içeren bir şekilde görülür. Genelde, bu terimin belli Arap eyaletlerinin başkentleriyle ortak bir şekilde ilişkilendirildiği görülür. Bütün durumlarda, evlâd-i cArab, Anadolulu ve Balkanlı nüfusun karşısında bir ayrım olarak durur.

Evlâd-i cArab teriminin Mustafa cAli’nin meşhur eseri Halatu’l-Kahire (Description of Cairo of 1599) kadar eski bir kaynakta kullanıldığı görülür. Burada, bu topluluk ile Rum topluluğu arasındaki karşıtlık sadece zımnidir, ama Mustafa cAli eserinde sürekli Kahire’deki durumla Rum’u karşılaştırdığı için ve bunu nerdeyse hep Rum lehine yaptığından, burada yapılmakta olan ima şüphe götürmez. Mısır’ın askeri sınıflarını anlatırken Mustafa cAli evlâd-i cArab adında çok çirkin (evlâd-i cArab namında ki çirkin-i sama) il) bir asker topluluğundan bahseder.[11] İfadenin verdiği izlenim Mustafa cAli’nin bu insanların kim oldukları hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadığı, basitçe, onların evlâd-i cArab olarak isimlendirildiklerini bildiğidir. Bedevi kabileler içinse cAli, tipik olarak curban çoğulunu kullanır.[12] Diğer yandan, tekil olan cArab terimi ise Güney Sahra’daki Afrikalılar için kullanılmaktadır.[13] Yine de, ifadesinden anlaşılan evlâd-i cArab’ın oldukça yerel olduğudur: Yani, onlar yerli Kahire halkındandır ve bu nedenle beledi olarak tanımlanır.[14]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ