OSMANLI MİMARİSİNDE TARİKAT YAPILARI / TEKKELER

OSMANLI MİMARİSİNDE TARİKAT YAPILARI / TEKKELER

Osmanlı mimarisi tarihinde tarikat yapılarının diğer yapı türlerine oranla az incelenmiş olduğu dikkati çeker. Bu çalışmamızda tarikat yapılarının, terminolojiye ve mimari tanımlanmaya ilişkin bazı sorunları, içerdikleri fonksiyonlar ve bunun doğurduğu mimari program ele alınmış, ayrıca yerleşim düzenlerine bağlı bir tipoloji teklifi getirilmiş; ancak yazının sınırları dikkate alınarak, söz konusu yapıların barındırdığı çeşitli birimlerin tasarım ve bezeme özelliklerine değinilmemiştir.

1. Terminoloji Sorunu

Osmanlı dönemi tarikat yapıları çeşitli terimlerle ifade edile gelmiştir. Bunlardan “gülşenîhane, kadirîhane, kalenderhane ve mevlevîhane” yapının belirli bir tarikata ya da zümreye aidiyeti, “âsitâne” ve “zâviye” ise yapıların, bağlı bulundukları tarikat içindeki statülerini belirler. Belirli bir tarikatın/tarikat kolunun merkezi olan âsitâneler, genellikle tarikat kurucularının türbelerini barındırdığından “pîr evi/pîr makamı/huzur-u pîr” sıfatını da taşırlar. Zâviyeler ise âsitânelere bağımlı tarikat tesisleridir.[1] “Dergâh”, “hankah” ve “tekke” ise ne belirli bir tarikata, ne kuruluş amacını yansıtan bir fonksiyon şemasına, ne de bunların doğurduğu bir mimari tipe tekabül eder.[2] Erken dönemde “buk’a” ve “imaret” gibi muğlak terimlerin de devreye girmesiyle ortaya çıkan bu terminoloji karmaşası içinde yalnızca “tekke” terimi diğerlerinden çok daha yaygın ve “kapsayıcı” biçimde kullanılmakta, tam teşekküllü âsitânelerden en mütevazı zâviyelere kadar her türlü tarikat yapısını ifade edebilmektedir.[3]

2. Mimari Tanıma İlişkin Sorunlar

“Osmanlı tekkesini” tanımlarken karşılaşılan bir başka sorun da, bu tanımın, devletin siyasî kimliğiyle birlikte mimarinin geçirmiş olduğu evrelere bağlı olarak değişmesidir. Örneğin, devletin henüz Türkmen beyliği kimliğini koruduğu, erken döneme (1300-1453) ait kimi tekkelerle, siyasî ve sosyo-ekonomik şartların güçlendirdiği fütüvvet kurumuyla bağlantılı tabhaneli/zâviyeli camiler arasında belirgin bir yakınlık gözlenir. Selçuklu Dönemi’nin kapalı avlulu medreseleri ve hankahlarına[4] bağlanan bu yapıların yanı sıra, aynı dönemden kaynaklanan iki birimli türbe-zâviye yapıları da varlığını korumuştur. İstanbul’un fethinden 1740’lara kadar uzayan klasik üslup döneminde, erken dönemin tekke tipleri ortadan kalkmakta; buna karşılık, fonksiyon şeması bakımından, dönemin simgesi olan “cami merkezli” külliyelere yaklaşan mescit-tekke veya cami-tekke türünde kuruluşlar yaygınlaşmakta; bazı tekkelerde de, yine klasik dönemde olgunlaşan açık avlulu medrese şemasının türevleri kullanılmaktadır. Lâle Devri’yle başlayan batılılaşma (ıslahat) döneminde-cephe düzenlerinde, mimari ayrıntılarda ve süsleme programında gözlenen Batı etkilerine rağmen-klasik dönemde geçerli olan şemalar sürdürülmüş; ayrıca, geç dönem sivil mimarisiyle kaynaşan, diğerlerinden farklı bir tekke tipi ortaya çıkmıştır.

Diğer bir sorun da, Osmanlı kültür kimliğini benimsemiş olan Anadolu-İstanbul-Rumeli kuşağında, başkentten uzaklaştıkça keskinleşen yerel üsluplara rağmen, tekkeler için de geçerli olan ortak bir “mimari dilden” söz edilebilmesi; buna karşılık, Osmanlı-öncesi gelenekleri sürdüren bölge üsluplarının egemen olduğu Arap eyaletlerinde, çoğunlukla Osmanlı mimarisinin kapsamına girmeyen sûfî tesislerinin gözlenmesidir.

Başka amaçlarla tasarlandığı halde sonradan, eski kaynaklarda “vaz’-ı meşihat” (şeyhlik konulması) olarak anılan usulle tekkeye dönüştürülmüş yapıların varlığı da göz ardı edilmemesi gereken diğer bir husustur. İstanbul’da, özgün tekkelerin yanında önemli bir yekûn tutan bu “dönme tekkelerin” bir kısmı fetihten sonra cami-tekkeye dönüştürülmüş olan Bizans manastırları ve kiliseleridir.[5] Meşihat konulan yapılar arasında camilere, mescitlere, konutlara, dârülhadis türünden eğitim yapılarına, hatta İstanbul-Sultanahmet’teki Düğümlü Baba Tekkesi[6] gibi, bazen bir sarayın (İbrahim Paşa Sarayı) altyapısına rastlanabilmektedir. Sonuçta, dönem, bölge ve yapının özgün işlevi gibi etkenler dikkate alınmaksızın, tek ve değişmez bir “Osmanlı tekkesi” tanımı yapabilmenin pek mümkün olmadığı söylenebilir.

3. Fonksiyon Şeması ve Mimari Program

Osmanlı dönemi tekkelerinde teşhis edilen mimari programın temelinde söz konusu tesislerde ihtiyaç duyulan fonksiyonlar yatmaktadır. Bunlar önem sırasına göre, ibadet, eğitim, ziyaret, barınma, beslenme, temizlenme ve ulaşım olarak sıralanabilir. Bunların (özellikle ilk ikisinin) iç içe geçerek bir bütün oluşturduğu ve çoğunlukla aynı mekânlarda cereyan ettiği, önemle vurgulanması gereken bir husustur. Fonksiyon şemasındaki bu özellik tekkelerdeki eğitim sisteminin, gerek geleneksel medrese eğitiminden gerekse de Batı kökenli laik eğitimden farklı, ağırlığın kuramdan ziyade uygulamaya verildiği, talibe “birtakım şeyler öğretmekten” çok onu “değiştirerek kemâle erdirmeyi” amaçlayan, dolayısıyla “tahsil edilerek” değil ancak “yaşanarak” elde edilebilen ve dervişle şeyhi arasında “sır” olan initiatique bir eğitim türü olmasından kaynaklanır. Sûfîlerce “seyr ü sülûk” olarak anılan bu eğitim, muhabbet, ibadet, hizmet, sohbet, tefekkür, halvet, cezbe gibi, birbirleriyle bağlantılı unsurlardan oluşur.

Bektaşî tekkeleri ve bağımsız mescitleri olan mevlevîhaneler dışında, tekkelerde vakit namazlarının kılındığı, “âyin, âyin-i şerif, âyin-i evliyaullah, mukabele” olarak anılan tarikat ritüelinin icra edildiği, mevlevîhanelerdeki Mesnevî şerhleri gibi, ders türünden faaliyetlerin yürütüldüğü, çeşitli “cemiyetlerin”[7] düzenlendiği, ibadeti ve eğitimi kaynaştıran âyin birimleri Bektaşîlerce meydan/meydan evi (Res. 1), Mevlevîlerce semahane (Res. 2), diğer tarikatların mensuplarınca tevhidhane (Res. 3) olarak adlandırılmıştır.[8] Yalnız mevlevîhanelere özgü olan, sabahları “murakabe”nin gerçekleştirildiği meydan-ı şerif; Bektaşî tekkelerinde, tarikat eşyasının saklandığı kiler evi, ayrıca halvet uygulamasının gözlendiği tarikatların yapılarındaki halvethane de[9] bu meyanda sayılabilir. Tarikat pîrlerinin, postnişinlerinin, bunların aile bireylerinin ve bazı ileri gelen mensupların gömülü oldukları türbe; ayrıca dervişlerin ve muhiplerin kabirlerini barındıran hazire tekkelerde karşılaşılan ziyaret birimleridir.

Barınma birimleri, sivil mimaride olduğu gibi, harem (Res. 4) ve selâmlık olarak adlandırılan iki ana kesimde toplanır. Harem, şeyhin ailesiyle birlikte yaşadığı, ayrıca tekkeye gelen hanımların ağırlandığı bölümdür. Şeyhlerin, gelenek veya vakfiye şartı gereği evlenmediği tekkelerde[10] harem dairesine “şeyh ikametgâhı” adını vermek daha doğrudur. Kapsamı bir iki odalı mütevazı konuttan mükellef konağa kadar gidebilen tekke haremleri salt barınma bölümleri olarak değerlendirilmemelidir. Zira “valide bacı, bacı sultan, şeyh ana” gibi lakaplarla anılan ve erkek kadın bütün dervişlerin “manevî annesi” konumunda olduğu için tekke hayatında -ilk bakışta görülmeyen- büyük bir ağırlığı bulunan şeyh hanımları, sohbet ve zikir gibi faaliyetlerini harem bölümünde yoğunlaştırmaktadır. Tekkeye bağlı olan veya misafir olarak gelen hanımların tekke teşrifatını (hurde-i tariki) ve tarikat hayatının kolektif yönünü uygulamalı olarak öğrendiği yer burasıdır. Harem bölümlerinde, sofalar, odalar ve helâ-abdestlik birimlerinin yanı sıra, tekkenin büyük mutfağından ayrı küçük bir harem mutfağı, küçük bir hamam ya da gusülhane de bulunur.

Şeyh odası, meydan odası, zâkirbaşı odası, kahve ocağı gibi bölümlerden oluşan selâmlık ise birçok fonksiyonu bünyesinde toplar. Şeyh odası postnişin tarafından erkek misafirlerin ağırlandığı, tasavvuf? eğitimde önemli bir yeri olan sohbet ve meşk toplantılarının gerçekleştirildiği; meydan odası ise, dervişlerin kendi aralarında oturup sohbet edebildikleri mekânlardır. Mevleviyye dışındaki tarikatların âyinlerinde musikiyi idare eden zâkirbaşının dinlendiği, misafir kabul ettiği ve musiki meşklerinin yapıldığı, bu arada âyinlerde kullanılan musiki aletlerinin saklandığı birim zâkirbaşı odası olarak adlandırılmıştır. Kahve ocağı selâmlıkta sunulan kahvelerin kahve nakibi denetiminde hazırlandığı yerdir. Bunların yanı sıra, tekkede ikamet eden dervişler, birçok örnekte, selâmlığın içinde yer alan derviş hücrelerinde barınırlar. Geniş programlı tekkelerde, Bektaşîlerce mihman evi (mihman=misafir), diğer tarikat ehlince misafirhane veya mihmanhane denilen, seyyah dervişler başta olmak üzere, erkek misafirlerin ağırlandığı birimler de genellikle selâmlığın bünyesinde ele alınabilir. Mabeyin odası da selâmlık-harem bağlantısını kaçgöçün gereğine uygun biçimde sağlar. Dökümü yapılmış olan bu birimlerin tamamı, ancak tam teşekküllü büyük tekkelerin selâmlıklarında görülebilir. Boyutları ve mimari programı sınırlı olan tekkelerin selâmlıklarında çeşitli faaliyetler çok amaçlı bir iki mekânda karşılanmaktadır.

Mevlevîhanelerde matbah-ı şerif, Bektaşî tekkelerinde aş evi (Res. 5) olarak adlandırılan ve erkeklerin denetiminde olduğu için, örneklerin büyük çoğunluğunda, selâmlığın bünyesinde ya da onunla bağlantılı olarak tasarlanan mutfak/matbah (büyük mutfak), tekkede barınanların yanı sıra çeşitli vesilelerle (haftalık âyinler, kandil geceleri, Ramazan iftarları, aşûre cemiyetleri vb. ) tekkede yemek yiyenler ve çevredeki yoksullar için yemek pişirilen mekândır. Mevlevîhanelerin matbah-ı şeriflerinde, ayrıca tarikata giren “nevniyazların” ilk eğitimleri ve sema meşkleri yapılır.

Öte yandan, harem halkının ihtiyacına cevap verecek ölçekte tutulan harem mutfağı, büyük mutfaktan dönme dolaplar aracılığıyla hareme aktarılan yemeklerin ısıtıldığı, hanımlar tarafından reçel, şurup, muhallebi türünden yiyeceklerin hazırlanabildiği küçük kapsamlı bir mutfaktı. Büyük mutfağın tamamlayıcısı olan, erzağın saklandığı, Bektaşî tekkelerinde erzak evi denilen kiler; ekmeğin pişirildiği fırın (Bektaşî tekkelerinde ekmek evi); topluca yemek yenilen, mevlevîhanelerde somathane adını alan taamhane/yemekhane; şerbetlerin hazırlandığı şerbethane; şehir dışındaki bazı tekkelerde görülen inek/koyun ahırı, kümes ve arı kovanı (Bektaşî tekkelerinde zenbûr evi) beslenmeye ilişkin diğer birimlerdir.

Selâmlık ve harem bölümlerinde yer alan hamam veya gusülhane; çeşitli abdest alma mahalleri (musluk dizisi, abdest teknesi, şadırvan); helâlar; çamaşırhane; su ihtiyacını karşılayan su haznesi, sarnıç ve kuyu temizliğe ilişkin birimleridir. Ulaşım çoğu zaman atla, merkeple veya atlı taşıtlarla sağlandığından, özellikle kırsal kesimlerde yer alan tekkelerde at ahırı (Bektaşî tekkelerinde at evi), varlığına ihtiyaç duyulan önemli bir birimdir. Ayrıca deniz kıyısında yer alan tekkelerde iskele ve kayıkhane bulunmaktadır. Tarikat faaliyetlerinin yanı sıra toplumun başka ihtiyaçlarına da cevap veren, “tarikat külliyesi” ölçeğindeki kimi tekkelerde, tekke hayatı ve tarikat mimarisiyle doğrudan ilişkisi olmayan muvakkithane, kütüphane, sıbyan mektebi, dârülkurra, çeşme, sebil türünden, talî fonksiyonların gerektirdiği birimlere yer verilmiştir.

4. Yerleşim Düzeni

Yerleşim düzenlerini yönlendiren etkenlerin başında tekkelerin fonksiyon şeması gelmektedir. Bu meyanda mescit-tekke veya cami-tekke niteliğindeki kuruluşlarda, aynı zamanda çevre halkının namaz kılmak için kullandığı âyin birimleri (mescit-tevhidhane/cami-tevhidhane) diğerlerinden kopartılarak “herkesin malı” olan bölüm, belirli bir mahremiyet gerektiren tekke hayatından soyutlanmaktadır. Aynı şekilde şeyhlerin, harem halkının, kadın ve erkek ziyaretçilerin, dervişlerin meydana getirdiği yoğun ve çok yönlü insan trafiğini olabildiğince kolaylaştırmak amacıyla âyin mekânı, selâmlık ve harem bölümlerine yaklaştırılmakta, çoğu zaman aralarında doğrudan bağlantı kurulmaktadır. Bu arada, kadın ve erkek trafiğinin çakışmaması, dönemin deyişiyle “kaçgöçe halel gelmemesi” için bağımsız bir kadınlar girişi ve mabeyin odası gibi tasarım öğeleri devreye sokulmakta, İstanbul’daki geniş kapsamlı tekkelerde bulunan hünkâr mahfilleri de bağımsız bir girişle donatılmaktadır. Öte yandan, şerbethanenin âyin birimleriyle bağlantılı olarak yerleştirilmesi; Bektaşî tekkelerinde kiler eviyle meydan evi arasında irtibat kurulması; saraylarda ve konaklarda olduğu gibi, erkek aşçıların denetiminde bulunan ve genellikle selâmlık kanadında yer alan mutfağın taamhane, selâmlık, harem ve meydan-ı şerif gibi, içinde yemek eyleminin gerçekleştirildiği bölümlere yaklaştırılması; tesisatı kolaylaştırmak amacıyla, su haznesinin, birlikte tasarlanan ıslak mekânların yakınına kondurulması ve buna benzer nice husus tekkelerin fonksiyon şemasını doğuran girift ilişkilerden, kısmen dinî, kısmen yerel adetlerden (örf-ü beldeden), ayrıca belirli bir rahatlık ve kullanışlılık (konfor) arzusundan kaynaklanmaktadır.

Tekkelerde mekânlar-arası ilişkileri biçimlendiren diğer bir önemli husus da tarikatların bünyesinden kaynaklanan bazı telakkiler ve bunların zaman içinde doğurmuş olduğu geleneklerdir. Örneğin, âyin mekânlarıyla türbeler arasında gözlenen ve Osmanlı dönemi tekkelerinin önemli bir kısmını diğer dinî yapılardan ayıran yakınlık, Sûfîlerin ölüme ve velîlere (Allah dostlarına) ilişkin telakkilerinden kaynaklamaktadır.[11]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ