OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN EFLAK VE BOĞDAN’IN YAŞAMINA ETKİSİ

OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN EFLAK VE BOĞDAN’IN YAŞAMINA ETKİSİ

Bir Boğdan voyvodası ayine katılmak üzere kiliseye giderken nasıl bir tören düzenlenirdi? Alaya yaya muhafızlar öncülük eder, ikinci sırada, sancakları taşıyan süvari müfrezesi yer alırdı. Süvarilere yüzbaşılar eşlik eder, onları kalaraş denilen atlı ulaklar ve imrahorlar izlerdi. Sonra Osmanlı İmparatorluğu tarafından voyvodaya hükûmet alametleri olarak verilmiş bulunan iki tuğ, atlar üzerinde taşınır, tuğların arkasından voyvodanın oğulları ve her iki yanında peykleriyle voyvodanın kendisi geçerdi. Voyvodanın biraz gerisinde sağda komisler (prenslik harasından sorumlu olan ve Babıâli’ye vergiyi götüren görevli), solunda ise velpostelnik (saray mareşali) bulunur, bunların ardında diğer postelnikler ve bölükbaşılar yer alırdı. Bölükbaşıların rütbesi ne kadar yüksekse voyvodaya o kadar yakın dururlardı. Spatar, voyvodanın kılıcını taşıyarak geçerdi. Alayı her iki yandan maaşlı yabancı askerler olan sekbanlar (seymenler) ve çavuşlar korurdu.

Çuhadar, paharnik (sarayın şaraphanesi ile görevli boyar) ve stolnik (sarayın iaşesi ve sofrası ile görevli boyar) gibi voyvodalık sarayının iç hizmetleriyle görevli boyarların arkasından, Osmanlı Sultanı tarafından verilen alem ve büyük sancak taşınır, sancağı ise mehterhane izlerdi. Mehterhane, her iki taraftan armaş adı verilen, silahların muhafazası ve cezaların infazı ile görevli bulunan boyarlar tarafından korunurdu. Sonra mertebelerine göre boyarlar geçerlerdi.

Alay, kiliseye vardığında, süvariler kilisenin avlusunun dışında saf tutarlar, piyadeler ise avludan içeri girerek hilal biçiminde dizilirlerdi. Metropolit tarafından karşılanan voyvoda, çavuşların geleneksel naraları eşliğinde atından inerek kiliseye girerdi.

Bu tören, Dimitri Kantemir tarafından aktarıldığına göre, Fenerliler rejiminin başladığı 1711 tarihinden önceye ait olmalıdır.[1] Osmanlılar 1391’de Eflak’ı, 1456’da Boğdan’ı egemenlikleri altına alarak vergiye bağlamışlar, ancak memleketeyn adını verdikleri bu iki prensliğin yerel kurumlarına müdahale etmemişlerdi. Eflak ve Boğdan, Temeşvar, Budin, Ege takımadaları, Rumeli ve Bosna gibi paşalık olmamış, özel statülerini muhafaza etmelerine izin verilmişti. İki prenslikte Osmanlılar sikke bastırmamışlar, devşirme sistemini uygulamamışlardır. Statüleri gereğince her iki prenslik, Babıâli tarafından onaylanmak koşuluyla voyvodalarını seçme hakkını da muhafaza etmişlerdi.

Bu iki prenslik, özgürlüklerinin karşılığında Osmanlı Devleti’ne düzenli olarak vergi ödeme, ticarette ayrıcalık tanıma, temel tarım ürünleri sağlama ve politikalarını Osmanlı Devleti’yle uyum içinde sürdürme yükümlülüklerini taşıyorlardı. Ayrıca Eflak ve Boğdan prenslerinin sefere çıkan Osmanlı sultanlarına eşlik etmek, Osmanlı ordusuna yiyecek yardımı yapmak, cephane, asker ve zahire yüklü Türk gemilerinin geçeceği zaman Tuna nehrinin güvenliğini sağlamak gibi görevleri de vardı. Örneğin Eflak Voyvodası Şerban Kantakuzino ve Boğdan Voyvodası Georghe Duca 1683 yılında İkinci Viyana seferine katılmışlardır.

Eflak ve Boğdan tarihçileri, voyvodaların Osmanlı ve Kırım müfrezelerini eşkıyalara karşı koruduklarını, cepheye at, yük arabası, öküz gönderdiklerini, taş topaç getirtip sefer yolları üzerindeki kaleleri onarttıklarını, dağ geçitlerine muhafızlar diktiklerini aktarırlar. Evliya Çelebi, beylerin yükümlülüklerini şöyle özetlemektedir:

“İki sancak, yani Eflak ve Boğdan iltizam ile beylerine verilir. Buraları kafiristan sayılmakla beyleri her yıl devlete biner kese Rumi altın öderler ve böylece her yıl görevleri yenilenmiş olur. Başkaldırırlarsa illeri, ülkeleri yağmalanıp halkı telef olur. Bu iki sancak iltizam ile verildiğinden timar ve zeametleri yoktur. Fakat seferlerde Eflak ve Boğdan beyleri Silistre paşasıyla sefere eşerek üç bin asker getirip, kale onarımlarında, hendeklerin temizlenmesinde, toprak sürüp, top çekeri yapmakla yükümlüdürler. Kırk bin de bucak tatarı derler cebe ve çevşenli yiğit de buna katılmalıdır. Her ne zaman sefer olsa hazır ve emre uymaktadırlar.”[2]

Osmanlı İmparatorluğunun savaşlarına katılmakla yükümlü bu iki prensliğin askeri düzenlemelerini Osmanlı modeli üzerine kurmaları doğaldır. İlginç olan, bu askeri nizamın dini bir törende de kullanılmasıdır. Dimitri Kantemir, resmi ziyafetleri tasvir ederken voyvodanın salona girmesi ve yerini almasıyla mehterhanenin çalmaya başladığını aktarır.[3]

İdari örgütlenmede de Osmanlı merkez örgütünün etkileri gözlenmektedir. Eflak ve Boğdan prenslerinin danışma meclisinin adı Divan’dır. Divan, yerel boyarlardan meydana gelir, her gün toplanarak dava dinlerdi. Bu divanda, başkan olarak arşevek veya metropolit, büyük yargıç olarak vornik (ayrıca sarayın korunması ve içişleriyle görevliydi), voyvodanın mührünü muhafaza eden baş logofet (voyvodalık kalemini yürütürdü), başgeneral olarak voyvodanın kılıcını taşıyan Eflak’ta spatar; Boğdan’da hatman ve maliye nazırı olarak vestiyar mark (hazinedar) bulunurdu.[4] Uzunçarşılı, Divan’ın yüksek bir adliye mahkemesi olduğunu, madun mahkemelerin davalarını istinafen tetkik ile karara bağladığını ve kararların kesin olup, voyvodanın onayıyla hüküm kazandığını aktarmaktadır.

Eflak ve Boğdan’ın Osmanlı İmparatorluğu’yla ilişkileri vergi bağımlılığıyla başlamıştı. Yerel boyarlar tarafından seçilen voyvodalara Edirne veya İstanbul’da hilat giydirilir, kendilerine hükûmet alâmetleri teslim edilirdi. Voyvodaların oğulları, yakın akrabaları veya yakın boyarları voyvodalık süresince Osmanlı saraylarında rehin tutulurdu. Sultan II. Murad zamanında Milano elçisi ile birlikte Padişah’ın huzuruna kabul edilen Fransız seyyah de Brocquiere, Seyahatname’sinde rehine olan yirmi Eflaklı zadeganın Padişaha müteveccih bir halde divanhane önünde oturduğunu bizzat görmüştü:

“Eflak ülkesinden rehine olarak getirilen yirmi kadar beyzade, yüzleri senyöre dönük olarak divanhaneye yakın bir yere oturtulmuştu.”[5]

Tarih boyunca bildiğimiz rehinlerin en ünlüleri “Kazıklı Voyvoda” namıyla tanıdığımız Vlad Tepeş, kardeşi “Güzel” Radu ve Dimitri Kantemir’dir. Vlad Tepeş 1442’de rehin olarak Osmanlı saraylarına bırakıldığında on iki, kardeşi Radu ise altı yaşındaydı. İki kardeş önce Kütahya’da Eğrigöz kalesinde, sonra Tokat’ta, daha sonra Edirne Sarayı’nda bulunmuşlardır. Vlad Tepeş 1448 yılına, kardeşi Radu ise 1462 yılına kadar Osmanlı topraklarında kalmışlardır. İki kardeşle birlikte 500 soylunun da geldiği bilinmektedir.[6] Dimitri Kantemir ise 1689 yılında 15 yaşında İstanbul’a gelmiş, aralıklı olarak 21 yıl İstanbul’da kalmış, Fener’deki Patrikhane Akademisi’nin yanı sıra Enderun’da da eğitim görmüştür.

Rehinler seçkin bir topluluk içinde yetişir ve eğitim görürlerdi. Vlad Tepeş ve kardeşi Radu, II. Murad’ın sarayında Şehzade Mehmed ile birlikte Molla Gürani’den ders almışlardı. Rehinlerin eğitimi Kur’an hükümlerini, Aristo mantığını, kuramsal ve uygulamalı matematiği kapsıyordu.

Osmanlı saray yaşamı ve sarayda gördükleri eğitim ileride Eflak ve Boğdan’ı tahta geçecek veya devlet kademelerinde önemli görevler üstlenecek bu genç çocukların kişiliklerini şekillendirmiştir. Bu suretle rehinler Osmanlı üst tabakasının davranış kurallarını öğrenirlerdi. Rehin almaktaki amaçlardan biri de voyvodanın denetiminin yanı sıra bu olmalıdır.

Osmanlı Devleti, yeni tayin olunan Eflak ve Boğdan voyvodalarının kıyafetini de nizama sokmuştur. Cevdet tarihinde bu geleneğin kökeni şöyle anlatılmaktadır:

“Eflaklılar anlatıldığı gibi bir çığırda durmadıklarından Fatih Sultan Mehmed Han üzerlerine ordu gönderince 865 tarihinde (1460) voyvoda bulunan (Vlad Drakol) karşı koyamayacağını anlayıp yeniden tabaalık gösterip bu kez yılda on bin yaldız altını cizye vermeye katlanmıştı. O günlerde Moldavya voyvodası Buğdan voyvodaları vilayetlerinin bütün bütün sancak kılığına girer de hükûmet işleri aramızdan çıkar kuşkusuna kapılıp o taraftan Osmanlı Devleti’ne yapılan düşman taarruzlarında bunların payı olup düşmanlık ve eşkıyalıktan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Böyle olunca arada sırada cezalandırmak için ferman çıkar, asker gönderilir, sonra bağışlanır ve aman fermanları yenilenir olagelmiştir. İşte bu fermanlardan biri de dördüncü Sultan Mehmed zamanında verilmiş olan büyük buyrukla ve sonra onun üzerine gidilmiştir. 923 (1517) hicri yılında nisan ayı ortasında adı geçen Buğdan ölünce yerine oğlu İstefan voyvoda olup 927 (1520) yılı mayısının sonunda Eflak’a girmiş olan Osmanlı askerinin zaferlerini ve Avrupa hükümdarlarının çekimser ve yavaş davranışlarını görüp de tabaa olmağı isteyince mükafat olarak Padişah tarafından kendisine beyaz keçeden beyaz tüylü kuka ile boynu bükük ve üzgün kalıp üstünlüklerini yitirerek Buğdan beylerinden aşağı sayıldılar. Böyle olunca bugüne Buğdan beyleri merasim yerinde Eflak beylerine üstün gelmişlerdir”.[7]

Ayrıntılı kurallarla sınırlandırılmış bu törenle voyvodalara hilat ve kuka giydirilir, bazı kaynaklarda ” süpürge” olarak adlandırılan sorguç takılırdı. Ayrıca kendilerine alem, tuğ ve topuz (bozdoğan) verilirdi. Bunlar voyvodanın hükûmet alametleriydi.

Divan kurulup voyvodaya süpürgeli kuka serpuş ve hilat giydirilmesinin ardından voyvoda, din adamları ve soylularıyla birlikte Patrikhane’ye gider, tören için yerleştirilen dört köşe bir taşın üzerine çıkardı. Bu esnada çavuşlar hep bir ağızdan ‘Ulu Tanrı, Padişah Efendimize ve efendi beyimize uzun ömürler ve saadetler bağışla’ diye bağırırlar, voyvoda Patrikhane’den içeri girerken koro ilahiler söylerdi. Törenin bitiminde Eflak ve Boğdan voyvodaları için yapılmış özel bir tahta oturur ve Patrik tarafından takdis edilir, alnına kutsal yağ değdirilirdi.

Patrikhane’deki törenden sonra kendisine bağışlanmış olan atla evine döner, kendisine eşlik edenlere armağanlar dağıtırdı. Birkaç gün içinde Padişah’ın bayraktarı Mir Alem Ağa, muzıka-i hümayun eşliğinde voyvodanın evine sancak getirirdi. Sancağı öpen ve Padişah’a uzun ömürler dileyen voyvoda, Mir Alem Ağa’ya bir kaftan giydirir ve armağanlar sunardı.

Üç gün sonra voyvoda, divana davet edilir, arz odası kapısında kendisine Kapıcılar Kethüdası tarafından bir kez daha kaftan giydirilirdi. Eflak ve Boğdan beylerine bu tören esnasında Sekbanbaşlarından başka hiç kimseye verilmeyen, kuka denilen bir külah takılırdı. Üsküf de denilen bu başlıkların tüylüklerinde tuna teli, balıkçıl teli, devekuşu tüyü veya süpürge sorguç bulunurdu. Törende yirmi sekiz kişiden oluşan boyarların her birine birer kaftan armağan edilir ve daha sonra voyvoda Padişah’ın huzuruna kabul edilirdi. Kapıcılar Kethüdası önden gider, voyvoda arz odasının girişine vardığında üç kez secde ederdi.

Tahtında oturan Padişah, Sadrazama dönerek voyvodaya şu sözleri iletmesini emrederdi: ‘Sizin bağlılığınızı ve içtenliğinizi duyan Padişah Hazretleri, ödül olarak Boğdan beyliğini size tevcih etmiştir. Göreviniz bundan sonra da sadakatle hizmette bulunmak, yönetiminde olduğunuz ülkeyi korumak ve savunmak ve Padişah’ın emirleri dışına çıkmamaktır.’ Boğdan voyvodası ise ‘Haşmetleri bendenizin hiçliğinden acımanızı esirgemediğiniz iyiliksever padişahıma bütün gücümle hizmet edeceğime, hayatım ve başım üzerine söz veririm’ şeklinde cevap verirdi. Padişahın atlarından birine binerek, Sadrazamı ve diğer vezirleri selamlayarak evine dönerdi. Beyliğine hareket etmeye hazır olunca silahtar ağa, çuhadar ağa, kapıcılar kahyası veya en kıdemli kapıcıbaşlarından biri kendisine beyliğine kadar eşlik etmekle görevlendirilirdi. Ayrıca altın ve gümüş giysiler içinde iki peyk voyvodaya eşlik ederlerdi. Voyvodanın maiyetinde, bunların dışında iki akkülahlı ve dilediği kadar kapıcı ve çavuş bulunurdu. Kapıcı ve çavuşlar, voyvodayı her ata binişinde ve inişinde alkışlar, yol üzerinde alayın ihtiyaçlarını karşılarlardı. Kentlere girip çıkarken çavuşlar yaya olarak önden giderler; kapıcılar, voyvodanın her ata biniş ve inişinde eğerini tutarlardı.

Eflak veya Boğdan’a varıldığında karşılamaya yaklaşık iki bin kişi çıkar, voyvoda bunlara birer birer elini öptürür ve sağlıklarını sorardı. Daha sonra boyarlar atlarıyla voyvodanın sağına ve soluna geçerlerdi. Eflak voyvodası Bükreş’te, Boğdan voyvodası ise Yaş’taki katedralde piskoposlar tarafından beklenirdi. Alay, katedrale vardığında voyvoda atından iner, piskoposlar, voyvodaya öpmesi için İncil’i sunarlardı. Voyvodanın katedrale girişi sırasında koro ilahiler okurdu. Katedraldeki törenden sonra voyvoda, mehter takımı eşliğinde, zurna ve davul sesleri arasında sarayına gider, divan salonuna girer ve tahtın önünde dururdu. Boyarların da katıldığı bu törende Osmanlı Padişahı tarafından görevlendirilen memur, Padişah’ın fermanını Divan Efendisi’ne sunardı. Ferman, yüksek sesle ve Türkçe okunur, daha sonra kendi dillerine çevrilirdi. Sultanın memuru, voyvodaya burada bir kez daha kaftan giydirir ve tahtına çıkmasına yardım ederdi. Bu esnada toplar atılır ve boyarlar voyvodanın elini öperlerdi. Tören, Sultanın temsilcisinin onuruna verilen büyük bir ziyafetle sona ererdi.[8] Prens’in katedralden çıkışı sırasında iki koç kurban edilir, prens akıtılan kana basarak ilerlerdi.

Mihai Maxim, T.C. Başbakanlık Osmanlı arşivlerinde yaptığı taramada Ruznamçe Defterleri’nde 1595’te Sadrazam Ferhad Paşa’nın fermanıyla yeni tayin olunan Eflak ve Boğdan voyvodaları için ısmarlanan hükûmet alametlerine ilişkin belgeleri yayınlamıştır. Bu hükûmet alametleri şöyle sıralanmaktadır: Beyaz balıkçık tüylü 2 sorguç, 2 topuz, 2 gümüş zincir, 2 parça Bursa kumaşı (abanî), 2 parça çuka yapuk (atlar için).[9]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ