OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN TARİHÎ COĞRAFYASI

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN TARİHÎ COĞRAFYASI

Onbeş onaltıncı yüzyıllardaki hızlı gelişimi sırasında, Osmanlı İmparatorluğu inanılmaz derecede farklı manzaralar içermekteydi: Akdeniz yakınlarında nemli, tropik ormanlar, Balkanlar’da ve Tuna ülkelerinde serin eski ormanlar ve Kuzey Afrika, Arap Yarımadası’nda son derece kurak çöller.

Bu bölge pek çok önemli ısı ve yağış sınırıyla çeşitlilik göstermektedir. Sonuç olarak tarım yapma olanakları da son derece farklılık gösterir. Bunlardan en önemlisi, bir tarafta ormanların, ya da eski ormanların, bulunduğu bölgeyi, öte taraftaki açık bozkır alanlarından kabaca ayıran hattır. Bu bakımdan çoğunlukla 300 milimetrelik bir yıllık yağış çizgisi kullanılır. Osmanlı’nın bütün Tuna topraklarını, Anadolu’nun neredeyse tamamını ve Levant’ın Akdeniz’deki bölgesini içeren ve daha nemli olan tarafta, ormanlık alan ve geniş tahıl tarımı kalıntılarını buluyoruz. Aynı zamanda bu, herhangi bir ek suni sulama kanalı olmaksızın tahıl tarımına olanak veren hattır. Yaz yağmurlarının yağdığı Tuna ülkeleri, Kırım, Kuzey Anadolu, Kafkaslar ve hatta Yemen gibi eski Osmanlı topraklarında, bu hattın yerini daha yüksek yağış çizgileri alabilir, örneğin 400 milimetrelik bir hat. Daha “kuru” olan diğer tarafta ise, artık hakiki ormanlar bulunmamaktadır. Orman-bozkırlar, doğal bozkırlar ve çöller hüküm sürer.

İkinci önemli sınır, kış havasıdır. Şiddetli kış soğuğu olarak +5 C°lik ortalama Ocak çizgisi, ilk ve en önemli çizgidir. Ocak’ta 0 C°lik hat ise, ikinci önemli ekim sınırıdır: Daha soğuk tarafta her mevsim yeşil kalan bitkiler ve ağaçlar yaşayamazlar.

+5 C°lik sınır, Dalmaçya kıyılarını, Yunanistan’ı ve Batı Anadolu’nun bazı kesimlerini, güney Anadolu’nun kıyı bölgelerini ve dağlar hariç bütün Arap topraklarını kapsar. Batı Gürcistan ve Türk Karadenizi’nin doğusunda kalan kıyılar da bu gruba dahildir. 0 C°lik Ocak hattı, kuşkusuz, bu bölgenin daha iç kısımlarına da yerleştirilebilir. Bu kısım, aşağı Bulgaristan’ı ve güney Kırım’ı içerir, Batı Anadolu’nun düzlüklerine kadar uzanır, Türkiye’nin güney dağları boyunca 800-1000 metreye kadar çıkar ve Diyarbakır havzası ve Levant dağlarının orta seviyesini kapsar. Doğuya ve kuzeye doğru gidildikçe, her mevsim yeşil bitkiler için fazla soğuk bir hava olduğu açıkça görülür. Doğu Anadolu’nun bazı kesimleri (Kars), Moskova’nın havasına benzer bir kış iklimi bile gösterebilir.

Doğal yerleşimin bir neticesi olarak, bir çok eski insani uyum örneklerine rastlanabilir. İlk olarak, Akdeniz kıyıları boyunca +5 C°lik Ocak hattının tarımsal sonuçlarını ele alalım. Zeytin ve zeytin yağının kullanımı burada, Akdeniz’in başka bölgelerinde olduğu gibi, bir adettir. Daha kuru alt-tropik alanlara gidildikçe, en azından yağ üretilen Antep fıstığı yetiştirilebilir. Karadeniz dağlarında fındık eski çağlardan beri bölgenin yağ bitkisidir. Akdeniz’in alüvyonlu düzlüklerinde yağlı bitki olarak susamı buluyoruz. İmparatorluğun kış soğuğunun hakim olduğu alanlarda ise, bugün bölgesel olarak üretimi sürdürülen hayvansal yağlara bel bağlanması gerekiyordu. Bilinen bütün dönemlerde hakim tahıl türü buğdaydı. Ancak Osmanlılar zamanında arpa, bugün olduğundan çok daha büyük bir öneme sahipti: Hayvanların beslenmesinde temel gıda arpaydı. Son yüzyıllarda arpanın kullanımı, buğday üretimi için tahsis edilen alanla yaklaşık olarak aynı miktarda tarım alanı gerektirmekteydi. Diğer tahıl ürünleri ise, nemli Karadeniz ülkelerindeki mısır hariç olmak üzere, bir önem taşımamaktadır. Geleneksel Afrika darısı yerine, yaklaşık olarak 18/19. yüzyıllardan beri orada bölgesel üretim hüküm sürmektedir.

İklimin nemli oluşunun bir sonucu da, özellikle Tuna ülkelerinde, ormanların hayvan sürüleri için kullanılması imkanıdır. Yaz yağmuru alan bu kesimlerde farklı meşe türleri dağların orta seviyelerine kadar hüküm sürmektedir. Bununla beraber meşe ağacı Anadolu’da ve Arap ülkelerinde de yok değildir. Ancak binlerce yıllık insan etkisinden dolayı çok daha az bir öneme sahiptir. Bunun bir neticesi olarak farklı beşeri kullanım alanları doğmuştur. Meşe palamudunun domuzlar için yem olarak kullanılması, çok uzun zamandan beridir engin meşe ormanlarının en akılcı kullanım yollarından biri olmuştur. Tuna ülkelerinin köylülerinin başka bir seçme şansı hemen hiç yoktu. Ne var ki Müslümanlar için domuz yetiştiriciliği yasaktı. Tuna ülkelerindeki köylülerin din değiştirmesindeki son derece vasat başarının -en azından diğerleri yanında sayılabilecek- nedenlerinden biri, muhtemelen bölge köylülerinin domuz sürüsü yetiştirmesinin kaçınılmazlığına dayanmaktaydı.

Ancak yine de ülkenin bazı kesimlerinin tarıma yönelik olarak kullanılması için şartlar, eski çağlarda olduğundan çok daha farklı bir hale gelmişti: Sulanabilir nehir düzlüklerinin tercihi ve hakimiyeti, en azından Asya tarafında çok uzun zamandan beri uygundu. Mümkün olan her yerde “normal” tarım arazileri aranıyor ve kullanılıyordu; Hatta yağmur suyu ile beslenen arazilerde kullanılan tarım tekniklerindeki değişimler bile kesinlikle önemsizdi. Osmanlılar geldiğinde, toprağın kullanımı konusunda binlerce yıllık bir gelenek hüküm sürüyordu. 20.yy.’a kadar herhangi bir değişiklik beklenmesi pek de mümkün değildi.

Bu geleneksel yöntemin sonucu, tarımın tepeler üzerinde ve tabii ki düzlük, havza ve nehir teraslarının bataklık olmayan kısımlarında yoğunlaşması olmalıydı. Kırsal yerleşim muhtemelen daha geç bir tarihte, özellikle 18 ve 19. yüzyıllarda, havza ve düzlüklerde bir şekilde yaygınlaşmıştı. Kuşkusuz sel tehlikesi olan alanlar Türklerden önceki zamanlarda bile kullanılmadı. Bunun nüfus üzerinde bazı sonuçları oldu: Tehlikeli sıtma pek çok yerde, salgın vak’alarının olduğu bölgeler halini aldı. Daha sonraları da çiftçilerin açık alanları kolonileştirmesi köylülerin basit tarım araçlarıyla neredeyse hiç mümkün olmadı.

19. yüzyıla kadar Akdeniz’in her bölgesinde olduğu gibi, tarım aletleri ve onların kullanımı Osmanlı zamanında da değişiklik göstermedi. Tuna’dan Arap ülkelerine kadar her yerde basit ahşap saban Avrupa’nın pek çok yerinde olduğu gibi hakimdi. Bir eşek sırtında rahatça taşınabiliyordu. Bugün sadece Suriye’de Hama’da bilinen bir yöntem olarak, suyu alçak terasların seviyesine çıkarmada kullanılan su çarkı Bosna ve Macaristan’ın iç kesimlerinde bile yaygındı ve elbette, sadece Fırat ve Dicle’de değil aynı zamanda Asya tarafındaki pek çok nehirde kullanılıyordu. Değirmenler için, Avrupa’nın dikey dönüş yapan çarkı yerine, günümüzde bile kısmen bulunan yatay hareketli çarklar kullanımdaydı. Bütün Osmanlı İmparatorluğu’nda atlı arabalarla ulaşım imkansızdı. Bunun tek istisnası ise Viyana-İstanbul yoluydu. Osmanlı ülkelerindeki düzlük alanlarda sadece iki tekerlekli, bir çift öküz koşulmuş hantal arabalar biliniyordu.

Yaygın emniyetsizlik, nüfus seyrekliği ve Ortaçağ tarım teknikleri gibi basit arazi kullanımı şartlarının bir sonucu olarak, bugün gelişmiş olan, kısmen de epeyce verimli alanlara ait olan değişik türde kırlık alanlardan yararlanma fikri geç ortaya çıktı. Bu ilk olarak, özellikle imparatorluğun Asya tarafındaki dağların geniş kesimlerinde yer alan yerleşim alanlarının yüksekliği ile ilgili bir konudur. Bu dağ sıralarının daha yüksek bölgelerinin ekonomik bir değer olarak kullanımı genellikle yaz ayları boyunca sürü otlatan göçebelerde görülür. Köyler sadece alçak seviyelerde, göçebelerin göç yollarından çok uzakta mevcuttu. Karadeniz kıyısındaki dağlarda dahi yerleşim alanları bugünkü seviyeye ulaşmamıştı. Bu durumun bir istisnası sadece etnik veya dini azınlıkların olduğu bölgelerde mevcuttu. Lübnan dağlarındaki Dürzi ve Maronitlerin kırsal alanlardaki yerleşimleri, Nesturi Hıristiyanların Doğu Toroslardaki, veya bugünkü Türkiye’nin Doğu Karadeniz kesimindeki Hıristiyan ve Laz yerleşimleri muhtemelen Orta Çağ’dan bu yana dağlara doğru yayıldı.

Osmanlı döneminin günümüze kıyasla ikinci ve belki de daha önemli olan farklılığı kıyı düzlüklerinin açıkça ihmal edilmesiydi. Nedeni her yerde aynıydı. İlk ve en önemli şey yerleşimcilerin şahsi güvenliğiydi. Kesinlikle tarım nedenler arasında ikinci sırada geliyordu. Ancak tarihin bildiğimiz dönemlerinin çoğunda emniyet, meşhur korsanlıklardan dolayı kıyı kesimlerinde hep tehlike altındaydı. Polonius Güney Anadolu kıyılarında meşhur “korsan savaşı”nı bile başlatmıştı. Bu tehlikeli ortam 19. yüzyıla kadar fazla değişmedi. Bugünkü kıyı köyleri, en azından eski kesimler, genellikle kıyı şeridinden belli bir uzaklıkta kurulmuştur. Bu durum eski Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün kıyılarında karşımıza çıkar. Hatta çoğunlukla Türk ve Kazak korsanların bulunduğu Karadeniz kıyılarındaki denize yakın yerleşim yerlerinde bile yağma korkusu vardı. 19. yüzyılda korsanlığın ortadan kalkması, sıtmanın gücünü kaybetmesi, sulama ve Akdeniz tarımında yeni fırsatların doğmasından sonradır ki, bu durum 19. yüzyıl sonlarında değişti. Doğu Akdeniz kıyıları, Batı Akdeniz’le, örneğin İtalya kıyılarıyla, karşılaştırıldığında, bu tür modern gelişmeleri bir yüzyıl daha beklemek zorundaydı.

20. yy.’dan hemen önce, Osmanlı dönemindeki en parlak kırsal bölge devri kuşkusuz 16. yüzyılda oldu. Yerel yerleşim ve ekonomiyle bağlantılı binlerce iyi korunmuş bölgesel tahrir kaydı sayesinde elimizde son derece iyi bilgi bulunuyor. Güney Slovakya’dan Arabistan’ın aşağı kesimlerine kadar uzanan bu bölgesel tahrir kayıtları bize her bir kent, köy, dönemsel ya da kabile yerleşimi (mezra’a) hakkında 15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar gittikçe artan bir güvenilirlikte ve bütünlükte bilgi vermektedir. Sadece büyük Arap kabileleri bu sayımdan uzak durabiliyordu. Kısmen de Irak ve Doğu Anadolu’daki kabileler için geçerliydi bu. Ne var ki uç bölgelerdeki tahrirlerle ilgili olarak elimizde kesin bilgiler bulunmuyor. Öte yandan Batı Anadolu’da ve Güney Balkanlar’da erken gelişmiş bazı eyaletler için bu kaynakları 15 yy. için bile kullanabiliyoruz.

Bazı erken dönem Avrupalı gezginlerin seyahatnameleri de bize o ülkenin o zamanki durumu hakkında bir ipucu vermektedir. Bu dönemin ilk önemli belirtisi, kentlerin korunmasında faydalanılan tarihi surların artık eskisi kadar önemli görünmediği gerçeğidir. Sadece köylere değil, şehirlere de saldıran düşman ya da haydut beklentisi artık yoktu. Sonuç olarak 16. yüzyılda kentsel yerleşim, tarihi surların ötesine geçebilmekteydi. Kuşkusuz bu durum Batı ve Orta Anadolu, Suriye’nin iç kısımları ve Güney Balkanlar’daki topraklar gibi sadece imparatorluğun “güvenli” kesimleri için geçerliydi. Macaristan, Bosna sınır bölgesi gibi Avusturya’ya doğru gidildikçe bu beklentilerin azalması söz konusu olmalı.

Elbette bugün ile karşılaştırıldığında şehirlerin sayısı çok daha azdı. Genellikle bilindiği gibi, bugünkü kentlerin çoğunluğu, 19. hatta 20. yüzyıldan daha öncesine dayanan köylerden ya da bölgesel pazarlardan gelişerek olmuştu. Gerçek anlamda Osmanlı’nın kuruluş dönemindeki “tarihi” kentler ya da antik dönemden kalan kentler şehir merkezindeki eski minareleriyle hemen her yerde ayırt edilebilmektedir, en azından Tuna topraklarındakiler, sonraki devletler tarafından yerinde bırakılmışsa.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al