OSMANLI HÂZİNELERİ

OSMANLI HÂZİNELERİ

Hazine kelimesinin sözlük anlamı, para veya sair kıymetli eşyaların saklanmasına mahsus yer, sandık veya depo’dur. Devlet idaresinde ise hazine kelimesinin daha geniş bir anlam ifade ettiği görülmektedir. Nitekim bir devletin hazinesi ile kastedilen anlam, devletin varlığını sağlayacak her türlü para ve kıymetli eşyanın toplandığı, yönetim sınırları içerisinden elde edilen bütün gelirlerin muhafaza edildiği ve aynı zamanda devletin yapmakla mükellef olduğu her türlü masrafların karşılandığı bir kurumdur. Bu anlamıyla da hazineye, sadece para veya kıymetli eşyaların saklandığı bir sandık olmaktan ziyade devletin idarî mekanizmasının sürekliliğini sağlayan, para giriş-çıkışlarının sürekli bir şekilde yaşandığı önemli bir finans kurumu olarak bakmak daha yerinde olacaktır.

Osmanlı malî yapısı çerçevesinde, kuruluşundan XVIII. yüzyılın ortalarına kadar Birun (Dış) ve Enderun (İç) adlarını taşıyan iki hazinenin varlığı, Osmanlı arşiv kaynaklarından tespit edilmektedir. Bunlardan dış hazine yani Birun hazinesi yukarıda işaret edildiği şekliyle hazinenin geniş manasını karşılamaktaydı. Yani “Taşra Hazinesi”, “Hazine-i Amire”, “Maliye Hazinesi” veya “Divân-ı Hümâyûn Hazinesi” adlarıyla da anılan dış hazine, gelirlerin toplandığı ve muayyen kanunlarla mahallerine sarf edildiği devletin esas hazinesi konumundaydı. Hazine-i Amire’nin yönetimini, bizzat padişah tarafından devlet işlerinin amiri sıfatıyla görevlendirilen sadrazam ve malî işlerin en yetkili kişisi olan başdefterdar üstlenmişlerdi. Başka bir ifade ile hazine “sadrazamın nezâretinde ve başdefterdârın mes‘uliyetinde”[1] bulunurdu. Nitekim hazineden ödeme yapılabilmesi için düzenlenen hazine tezkiresinin üzerinde muhakkak, sadrazamın buyuruldusu ve sahh’ı ile başdefterdârın toplu imzâsının bulunması gerekiyordu.[2] Aksi halde ödeme yapılmazdı. XVIII. yüzyılda hazine tezkireleri üzerine ödemenin hangi gelirden yapılacağının belirtilmesine de başlanmıştı. Hazine-i Amire’ye girecek olan meblağ, veznedarlar, ruznamçeciler, sergi nâzırı, sergi kâtibi ve çadır mehterbaşıları huzûrunda, veznedârbaşı tarafından teslim alınırdı. Karşılık olarak da teslimâtı yapan kişiye ruznamçeden pusula verilirdi. Her akşam, hazineye giren ve çıkan paranın muhasebesi yapılırdı. Bu işlem sırasında veznedârbaşıdaki mevcut nakit ile pusulalar karşılaştırılır ve gerekli harcamalar için veznedârbaşıda 4-5 kese bırakıldıktan sonra geri kalan mikdar hazineye konularak, mühürlenirdi.[3]

Enderun Hazinesi yani iç hazine ise fonksiyon itibariyle kıymetli para, mücevher ve eşyaların saklandığı bir depo veya sandık vazifesini görmekteydi. Osmanlı belgelerinde kimi zaman “Hazine-i Hassa” adıyla da anılan bu hazine, Hazine-i Amire’nin yedeği durumundaydı. Nitekim Hazine-i Amire’nin ihtiyaçtan fazla olan varidâtı sarayda Enderun Hazinesi’nde muhafaza edilir[4] ve burada altın ve gümüş nakdinden başka kıymetli mücevherât, çok değerli kumaş, halı vesâir eşyalar da bulunurdu.[5] Enderun hazinesinin idârecisi hazinedârbaşıydı. İlgili işlemleri yürütmek üzere görevli bir diğer vazifeli ise hazine kethüdasıydı. XVI. ve XVII. yüzyıllarda hazineye para girip çıkması hazinedârbaşı tarafından düzenlenen ve temessük adı verilen senetle gerçekleşirdi. XVII. Asrın sonlarına doğru Enderun hâzinesi nakit yönünden eridiği için, hazine kethüdası hâzinenin yetkilisi haline gelmişti.[6] İç hazine bünyesinde saklanacak para, mücevher ve kıymetli eşyalar, cinslerine ve kullanabilirlik derecelerine göre farklı birimlere ayrılmıştı. Her biri ayrı bir sandık vazifesini üstlenen ve Topkapı Sarayının farklı mekanlarına serpiştirilmiş olan, Hasoda, Bodrum, İfraz, Çilhâne, Raht, Hil’at adlarıyla anılan bu hazineler, iç hazinenin bir çeşit fonları durumundaydılar.

Bodrum hazinesinde altın, gümüş sikke ve çubukları bulunurdu. İfraz hazinesi mevcud muhtelif cins sikkelerden ayrılıp, ihtiyaç halinde sarf edilmek üzere hazırlanmış meskûkâtın bulunduğu yer idi. Buradaki altın ve gümüş avânî sonraki asırlarda gerektikçe bir hey’et tarafından çıkarılarak sikke kesilmek üzere Darphâne’ye gönderilmişti.

Şal kuşak, entari ve çok kıymetli kumaşlar, hediye olarak gelen eşyalar ile öd ve anberlerin muhafaza edildiği Çilhane hazinesinde, sultan ve şehzâde doğumları sebebiyle takdim edilen hediyeler ve değerli muhallefat eşyası bulunurdu. Enderun’un en üst kademesi olan Hasoda’da bulunan Hasoda hazinesine, âcil ihtiyac halinde baş vurulurdu. Has ahur veya diğer ismiyle Raht hazinesinde kıymetli koşum takımları vesâire bulunurdu. Hil’at hazinesinde (Enderun Dış Hazinesi) ise hil’at ve kürklerle, muhallefât eşyaları muhafaza edilirdi. Hıl’at hazinesinin yeri, ikinci avluda kubbe altının yanındaydı.[7]

Bu hazinelerin yanısıra Fatih Sultan Mehmed zamanında, zaferle sonuçlanan savaşlardan elde edilen ganimetin fazlalığı sebebiyle iç hazinenin dolması sonucunda, Yedikule’de bir hazinenin daha devreye sokulduğu tespit edilmektedir.[8]

Özellikle masrafların arttığı sefer zamanlarında iç hazinenin fonlarından dış hazineye borç verilmiştir. Gizli ödenek şeklinde kullanılan bu gelirlerden dış hazineye borç, sadrazam ve başdefterdârın kefâletiyle alınmış; malî durum düzeldiğinde ise, iç hazineden ödenen meblağların iâde edilmesi zorunluluğu getirilmiştir.[9]

İç hazinenin bu fonları dışında ayrıca değerlendirilmesi gereken Ceyb-i Hümayun Hazinesi’nden de burada söz etmek yerinde olacaktır. Bu hazine diğerlerinin aksine bir depo olmaktan ziyade, belirli gelir ve giderleriyle ayrı bir hazine hüviyetine sahiptir. Padişahın şahsî masraflarını karşılamak üzere ayrılan ve “Ceyb-i Hümâyûn akçesi” adı verilen gelirler, Ceyb-i Hümâyûn (Harem-i Hümâyûn) Hazinesi’ne girerdi. Bu hazinenin âmiri “sır kâtibi” adı verilen yüksek dereceli bir memurdu. Ceyb-i Hümâyûn gelirlerinin başında, “Mısır irsâliyesi” denilen ve Mısır eyâletinden gönderilen yıllık vergiler yer alırdı. Mısır irsâliyesi dış hazineye gelir olarak girer, sonra iç hazineye aktarılıp muhasebenin gider kısmına kayd edilirdi. XVII. yüzyılın sonlarından îtibâren Mısır valileri, Mısır irsâliyesinden ayrı olarak bir de “ceyb-i hümâyûn harçlığı” adı altında 5.000 “mâmul hasene” (altın sikke) göndermeye başlamışlardı.[10] Ceyb-i Hümâyûn’un diğer gelirleri ise, Her ay Divân-ı Hümâyûndan verilen 50.000 kâmil akçe, padişah haslarına ait gelirler, Haremeyn evkafının gelir fazlaları, İstanbul ve Edirne bostancıbaşılarının has bahçeler mahsûlâtından topladıkları hasılât, Darphâne faizleri, muhallefât ve müsâdere gelirleri, Eflâk ve Boğdan voyvodalıklarının vergilerinden oluşmaktaydı. Toplanan bu gelirler, Mekke ve Medine’ye her yıl “surre” adıyla gönderilen para ve hediyelere, Harem aylıklarına, başta yabancı devlet hükümdarları olmak üzere sair kimselere verilen hediyelere, padişah ve hanedan mensuplarının fitrelerine ve padişahın verdiği ihsan, sadaka ve bahşişlere sarf edilirdi.[11] Padişah hazineden para çekeceği zaman hangi cins sikkeden ne mikdar aldığını yazdığı ve kendisinde bulunan mühr-i hümâyûnla mühürlediği bir tesellüm tezkiresi verirdi.[12] Bu hazine ileride görüleceği üzere Tanzimat sonrasında yeniden teşkilatlandırılmış ve farklı işlevler üstlenmiştir.

Yukarıda da işaret edildiği üzere Hazine-i Amire’nin ihtiyaç zamanında Enderun Hazinesi’nden borç alıp daha sonra geri ödeme yapma usulü, zamanla işlemez bir hale gelmiştir. Zira XVII. asırdan îtibâren Osmanlı maliyesinin bozulmaya başlaması, alınan borçların zamanında ödenememe sonucunu doğurmuş[13] ve iç hazinedeki mevcut tükenmeye başlamıştır. Böylece iç hazine de malî kriz içerisine girmiş ve ihtiyat hazinesi olma vasfını kaybetmiştir. Bu durum XVIII. yüzyılda en yüksek noktasına erişmiştir. Halbuki kaybedilen savaşlar, yitirilen topraklar ve artan harcamalar sebebiyle sıkıntısı gittikçe artan Hazine-i Amire’nin açıklarını takviye edecek yeni gelir kaynaklarına olan ihtiyacı aşikardır. Böyle bir durumda Hazine-i Amire’yi bunca zamandır takviye edip destekleyen Enderun Hazinesi’nde mevcutların tükenmesi, Osmanlı maliyesini yeni kaynak arayışlarına yöneltmiştir. İşte bu dönemde Darphane’nin[14] ön plana çıktığı görülmektedir. Konumu ve işleyiş tarzında zamanla meydana gelen değişiklikler neticesinde özellikle XVIII. yüzyılın ikinci yarısından sonra Darphâne, devletin gelir ve giderlerinin idâresinde görev yüklenen ikinci bir devlet hazinesi durumuna gelmiştir. Özellikle XVIII. yüzyılın son çeyreğindeki savaş giderlerinin finansmanında önemli rol oynamış, savaş masrafları için Darphâne sermayesinden “seferiye akçesi” adı altında ödemeler yapılmıştır. Dolayısiyle bu dönemde devlet harcamalarında uygulanan esas ilke, masrafların öncelikle Hazine-i Âmire’den karşılanma yoluna gidilmesi, Hazine-i Âmire’nin yeterli olmaması halinde ise Darphâne sermayesine başvurulması olmuştur.[15] Darphâne’nin, işlevinin değişerek malî yönden böyle önemli bir konuma gelebilmesi için şüphesiz bir takım malî kaynaklara ihtiyacı vardır. Bu amaçla Darphâne’de önemli fonların birikebilmesi için öncelikle, vakıf mukataalarının idâresinin Darphâne’ye bağlanması sağlanmıştır. Özellikle “Haremeyn mukataatı ve tevliyetleri” Darphâne gelirlerinin başında yer almıştır.

Başlangıçta Haremeyn evkafı ve mukataaları Darüssaâde ağalarının nezâretindeyken, Darüssaâde ağalarının bazı yolsuzlukları görüldüğünden 1171 (1757-1758) yılında bu mukataalar yeni bir düzenlemeye tâbî tutularak, mâlikâne sistemi[16] içerisine katılmıştır. Mukataların müzâyede, satış ve iltizam yetkisi ise defterdârlara verilmiştir.[17] Bu durum uzun sürmemiş, 1766’dan îtibâren Haremeyn mukataaları ve tevliyetleri Darphâne’den idâre edilmeye başlanmış ve mukataaların satış bedelleri olan “muaccele”leri Darphâne’ye girmiştir. Vakıf mukataalarının dışında Darphâne’nin bir takım gelir kaynakları daha mevcut olup, başta simkeşhâne mukataası olmak üzere Darphânece idâre edilen bu mukataaların sayıları zamanla artmıştır. Yönetimi altında olan çiftlik ve timarlarla, müsâdere ve muhallefat gelirleri Darphâne’nin diğer gelir kaynakları arasında yer almış, eskiden olduğu gibi para darbından sağladığı varidâtı da devam etmiştir.[18]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ