OSMANLI HARİCİYE NEZARETİ’NİN KURULMASI

OSMANLI HARİCİYE NEZARETİ’NİN KURULMASI

Osmanlı Devleti Tanzimat ile birlikte birçok alanda ıslahat ve yeniden yapılanma gayreti içerisine girmiştir. Hatta Tanzimat’ın ilanından önce bile birtakım yenileşme hareketlerinin başlatıldığını biliyoruz. Bu dönemdeki yeniden yapılanma hareketi dışişleri alanında da kedini göstermektedir. Osmanlı’da Hariciye Nezareti 1836 yılında kurulmuştur. Hariciye Nezareti’nin kuruluşu hangi aşamalardan geçmiştir ve Batılı tarzdaki bu yeniden yapılanma acaba başarılı olmuş mudur? Bu sorun basına nasıl yansımıştır? Çalışmamızda bu sorulara cevap arayacağız.

Bu soruya cevap verebilmek için önce bugünkü Dışişleri Bakanlığı’nın karşılığı olan Osmanlı Hariciye Nezareti’nin kurulma sürecine kısa bir göz atalım.

Osmanlı Devleti’nde Batılı anlamda Dışişleri Bakanlığı, II. Mahmut Dönemi’nde 1836 yılında kurulmuştur. II. Mahmut Devri Osmanlı tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde yenileşme hareketlerine ordudan başlandı. Vaka’-i Hayriyye (Hayırlı Olay) ile sık sık başkaldıran, yönetime müdahalede bulunan Yeniçeri Teşkilatı ortadan kaldırıldı. Sonra Kabine sistemi uygulamaya kondu. Sadaret kahyası, Dahiliye nazırı; Reisülkuttab Hariciye nazırı; Başdefterdar Maliye nazırı oldu. Harbiye, tıbbiye maarif, adliye, müzika, rüştiye mektepleri açıldı. Takvim-i Vekayi adlı ilk resmi gazete yayınlandı. Abdülmecid Dönemi’nde ilan edilen “Tanzimat-ı Hayriye Fermanı”nın temelleri II. Mahmut Dönemi’nde atılmıştır.[1]

Hariciye Nezareti’nin modern anlamda yapılandırılmasında, 1837’de Hariciye Nazırlığı yapmış olan Mustafa Reşit Paşa başta olmak üzere[2] Âli ve Fuat Paşaların büyük katkıları olmuştur.[3]

1836 yılında kurulan Hariciye Nezareti’nin yaptığı işi, daha önceki yıllarda reisülküttablık makamı görmekte idi. Reisülküttab, Beylikci’nin gözetiminde Divan-ı Hümayun’daki işleri görmekle görevliydi. Divan-ı Hümayun Kalemleri (Büroları) şu kısımlardan oluşmuştu.

  1. Beylikci veya Divan Kalemi
  2. Tahvil Kalemi
  3. Ruus Kalemi
  4. Amedi Kalemi
  5. Teşrifatcılık Kalemi
  6. Vak’anuvislik Kalemi
  7. Divan-ı Humayun Hocaları
  8. Divan-ı Humayun Tercümanları
  9. Hazine-i Evrak

Divan-ı Hümayun ilk zamanlar bizzat padişahın başkanlığında, sonraları veziriazamın (başbakanın) başkanlığında birinci derecede devlet işlerini görüşmek üzere toplanan bir kurul idi.[4]

Divan-ı Humayun kalemlerinden Beylikci Kalemi’nin reisi beylikci ile reisülküttabın özel kalem müdürü olan Amedci ve Divan-ı Humayun Tercümanları daha çok günümüzdeki Dışişleri Bakanlığı’nın işlerini gören görevliler idi. Ancak bu görevliler ilk zamanlarda dış işlerinin yanında başka devlet işleri de gören görevliler idi.

Reisilküttablık makamı III. Selim’in (1789-1807) “Nizam-ı Cedid” adıyla anılan reformlarından sonra önem kazanmaya başlamıştı. Özellikle 1792 tarihinden sonra bu makamın işleri yoğunluk kazanmıştı. Bu tarihten sonra Avrupa devletlerinin başkentlerinde daimi büyükelçilikler açılmış, sürekli ve karşılıklı diplomasi kurallarını uygulayan yeni bir yazışma eliti doğmuştu.

Bundan önceki yıllarda Osmanlı Devleti, “Hiçbir Avrupalı Hıristiyan devleti eşit hakları haiz muhatap kabul etmemek ve onlarla hiçbir zaman daimi barış içinde olmamak” prensibine göre hareket etmekteydi. Bu husus, Osmanlı Devleti’nin Avrupalı devlet başkentlerine daimi elçi göndermemesinin ana sebeplerinden biri idi. Bu prensip, 1606 Zitvatorog Barışı ve 1699 Karlofça Barışı ile ortadan kalkmıştı. Çünkü Zitvatorog Barışı ile Viyana Beyi Kaiser, 1699 Karlofça ile Moskov prensi, “Çar” unvanını alarak Osmanlı padişahı ile eşit konuma gelmişti.

1699 Karlofça Barış Antlaşması’na kadar Avrupalı devletler karşısında politik ve diplomatik üstünlüğü koruyan Osmanlı Devleti, yabancı devletler nezdinde elçi bulundurmuyor ve bu ülkelere sadece siyasi, diplomatik ve daha başka sebeplerle geçici elçi gönderiyordu.[5] Avrupa devletleri çok eski tarihlerden beri Osmanlı başkentinde daimi elçiler veya maslahatgüzarlar (kapu çuhadarları) bulundurmaktaydı. Başka devletler arasında usul olmadığı halde, yabancı devlet elçilerinin Osmanlı sınırına girdiklerinden itibaren dönüşlerine kadar her türlü masrafı büyüklük ve misafirseverlik gösterisi olarak Osmanlı yönetimi tarafından karşılanmakta idi. Bu usul III. Selim zamanında 1793 yılında ancak kaldırılabilmiştir. Bilindiği gibi bu tarih, Osmanlı Devleti’nin yabancı ülkelerde daimi elçi bulundurmaya başladığı dönem idi.

Osmanlı yönetimi, geçici elçileri yabancı devletlere şu gerekçelerle gönderiyordu:

  1. Saltanat değişikliklerini yabancı devletlere bildirmek,
  2. Yabancı devlet başkanlarının değişim merasimlerinde bulunmak,
  3. Yapılan anlaşma metinlerinin karşılıklı onayı,
  4. Karşılıklı dostluk ilişkilerini geliştirmek,
  5. Sınır anlaşmazlıklarını gidermek,
  6. Savaşı bir barışla sonuçlandırmak,
  7. Yabancı devlet başkanlarına ve başbakanlarına yazılan cevabi mektupları götürmek,
  8. Ülkeye gelen yabancı elçilere karşılık elçi göndermek,
  9. Devlet alacağını istemek,
  10. Dış ülkelerdeki teknolojik ve bilimsel gelişmeleri takip etmek,
  11. Yabancı devletlerin isteği üzerine dış ülkelere elçi göndermek.

Elçiler; büyük elçi, orta elçi, nameres veya çavuş gibi sıfatlarla gönderiliyordu. Bu sıfatlar elçiliğin derecelerini gösterir sıfatlardı.

Yabancı ülkelere gönderilen bu elçilere, dönüşlerinde geri alınmak kaydıyla kıymetli eşya, rutbe ve yetkiler de verilmişti.[6] Dış ülkelere geçici görevle giden bu elçiler, gezilerini “sefaretname” isimli eserlerinde geniş bir şekilde anlatmışlardır.

III. Selim Dönemi’nde Osmanlı’nın Avrupa başkentlerinde daimi elçi bulundurmaya başladığını daha önce belirtmiştik. Bu yönde ilk adım Yusuf Agah Efendi’nin 1793’te Londra’ya gönderilmesidir. III. Selim daha sonra Paris, Viyana ve Berlin gibi Avrupa başkentlerine üçer yıllığına elçiler göndermiştir. Ayrıca bunların yanına, görevleri yabancı dil öğrenmek ve devlet hizmetlerinde öteki yararlı bilgileri edinmek üzere genç memurlar da verilmişti. III. Selim bunlara ek olarak, dışarıdaki Osmanlı yurttaşlarının ticari çıkarlarını korumak için konsoloslar da tayin etmişti. Gerçi konsolos tayini ilk değildi. 1725 yılında Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa, Ömer Ağa adında birini Viyana’ya konsolos olarak göndermişti.

Avrupa’ya giden elçiliklerin raporlarından anladığımız kadarıyla, bunların uğraştıkları konular daha çok ittifak yada askeri yardım arama ve yabancıların Osmanlı Devleti’nde elde ettikleri ticari ayrıcalıkları Osmanlı tüccarlarına da sağlama gibi zor işlerdi. Bu arada bazı büyükelçiler Avrupa basınını etkilemeye çalışmışlar ya da en azından bu basını İstanbul’a bildirmişlerdir.[7] İleri dönemlerde Avrupa’daki Avrupa elçilerinin basınla ilgilenmesi daha yoğunlaşmış, yabancı basını yönlendirmek için onlara maddi yardımda bulunulmuş ve maaş bağlanmıştır.[8]

III. Selim’den sonra, reform hareketleri kesintiye uğradığından diplomatik temsil sistemi zayıfladı. 1811 yılında yukarıda sözü edilen merkezler “maslahatgüzar” düzeyine indirildi. Konsolosluk sistemi ise 18. yüzyıldaki gayr-i resmi havasına büründü. 1821’den sonra Yunanlılar hakkındaki kuşkular, Fener elitine de sıçradı. Bunun göstergesi, Divan-ı Hümayun’daki Yunan tercümanlarının işlerine son verilmesi ve yerine Bab-ı Ali’de Tercüme Odası’nın kurulmasıdır. Doğal olarak, Yunanlıların yerine hemen yetenekli ve bilgili tercümanlar bulunmadığı için, geçici bir süre tercümanlık işi karanlıkda kalmıştır. Tercüme Odası’nın büyümesi ve önem kazanması 1830’larla başlar. Mehmet Ali bunalımının yoğun diplomatik ortamında Oda’nın prestiji yükselmiş ve buraya Osmanlı son dönem tarihinde önemli mevkilere kadar yükselmiş yetenekli kişiler girmiştir. 1841’de Oda otuzu aşkın memura sahip bulunuyordu.[9] Ancak Asya, Avrupa ve Afrika’da geniş toprakları olan bir devlet için bu sayı elbette yetersiz idi.

ıı. Mahmut, daimi diplomasi teşkilatını yeniden kurmak ve dışarıya yeniden daimi temsilciler gönderme kararı aldı. Önce 1832’de Avusturya’nın isteği üzerine J. Mavroyeni’yi Charge d’Affairs olarak Viyana’daki eski görevine gönderdi. 1834 tarihinde ise Amedî olan Mustafa Reşit Paşa, Paris’e; Mahmut Namık Paşa, Londra’ya ve Ahmet Fethi Paşa da Viyana’ya büyükelçi olarak gönderildi. Kısa bir süre sonra Ali ve Fuat Paşalar da bu görevlere atandılar. Diplomatik temsil alanında çalışmalar belli bir yere getirildikten sonra konsolosluk alanında da faaliyetler başlatıldı. Nihayet ilk kez Müslüman Osmanlılar, Hıristiyan Osmanlı tüccarları yanında yerlerini aldı.

Bütün bu çalışmalara rağmen diplomasi alanında ve tercüme odasında işlerin düzeldiği söylenemezdi. Diplomatlarda dil hakimiyeti hâlâ zayıftı ve personel hâlâ işin ehli değildi. Bunun en çarpıcı örneği Nuri Efendi’nin cehaleti ve işteki yetersizliği dolayısıyla İstanbul’dan uzaklaştırılması için Paris’e büyükelçi olarak atanmasıdır.[10]

Ancak diplomatik temsilin yeniden başlaması büyükelçilerin atanması III. Selim zamanının sorunlarını yeniden ortaya çıkardı. Bunlardan Mahmut Dönemi için en belirgin olanı, Osmanlı bürokratik yaşamının himaye geleneğinin, diplomatik sistemin rasyonel işlemesini engellemesidir. Örneğin diplomatik atamalarda kişisel ilişkiler, yetenekli kişilerin büyükelçi olmasını engellemiştir. İkinci sorun ise hizipler arası rekabetin diplomatik temsile etkisidir. Bunun belirgin bir örneği, ileri gelen reformcuların koruyucusu olan Pertev Paşa’nın 1837’de ölmesinden sonra, büyükelçilerin ve bunların atandığı merkez teşkilatı personelinin değiştirilmesidir.[11] Burada şunu belirtelim ki Osmanlı bürokratik yaşamındaki himaye geleneği ilk dönemlerde kimsesiz ama kabiliyetli gençlerin Osmanlı yönetimine kazandırılması için kullanılmış olumlu bir gelenek idi. Gerileme döneminde bu masum geleneğin istismar edilmesi neticesinde himaye geleneğinin olumsuz tesirleri görülmeye başlamıştır.

II. Mahmut Dönemi diplomatları, Mısır ve Cezayir sorunlarının çözümü, gümrük tarifelerinin görüşülmesi, Avrupa basınını etkilemek ve yeni diplomatları eğitmek gibi görevlerinde başarılı olamadılar. Ancak bir başka alanda etkili oldular. Bu da Avrupa’daki deneylerini tam anlamıyla hazmetmeleri ve halka bunu anlatmadaki becerileridir. Böylece Osmanlı Devleti’ni Batı’ya değil, Batı’yı Osmanlı Devleti’ne tanıtma yoluyla nüfuz kazandılar. Bu bürokratlar 19. yüzyıl Osmanlı reform hareketlerinin yürütücü motoru ve Hariciye bürokrasisinin temelini oluşturur. Yine bu bürokratlar dönemin etkili devlet adamları Metternich ve İngiliz Başbakanı Palmerston ile doğrudan temasları olan diplomatlardı.

II. Mahmut işte böyle bir Tercüme Odası’nı güçlendirip diplomatik ve konsüler faaliyetleri canlandırdıktan sonra 1836 (1251) Martı’nda yayınladığı bir Hatt-ı Humayun ile Reisülküttaplığı “Hariciye Nezareti” yaptı. Hatt-ı Humayun’da mülkiye, dahiliye, hariciye işlerini yürüten Reisülküttaplık makamının Hariciye Nezareti, Kethüdalık görevinin ise bundan böyle Mülkiye Nazırlığı’na çevrildiği belirtiliyordu. İlk Hariciye Nazırlığı görevine ise M. Akif Paşa getirilmişti. Bu göreve bir yıl sonra Hulusi Paşa ondan bir yıl sonra da Mustafa Reşit Paşa getirilmiştir[12] Ayrıca müsteşarlık makamı da bu dönemde oluşturdu.[13] Hariciye nazırına vezirlik rütbesi ve müşirlik payesi verildi.[14] Bu değişikliklerle birlikte, Babıali ve yazışma işleri de çok önemli değişiklikler geçirdi. Yeni Dışişleri Bakanlığı ve Yeni Sivil Bürokratik elit yetiştirme süreci de başladı. Ancak hizipcilik ve bazı reformların hiç incelenmeden Avrupa’dan taklit yoluyla Osmanlı’ya aktarılması bu olumlu gidişin zaafları oldu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al