OSMANLI HAKİMİYETİNİN TUNA NEHRİNİN KUZEYİNDE YAYILIŞI: XIV VE XVI. YÜZYILLARDA EFLAK VE BOĞDAN

OSMANLI HAKİMİYETİNİN TUNA NEHRİNİN KUZEYİNDE YAYILIŞI: XIV VE XVI. YÜZYILLARDA EFLAK VE BOĞDAN

On dördüncü yüzyıl sonu ve XVI. yüzyıl yarısına kadar geçen dönemdeki siyasi ve askeri olaylar, belirli ortak özelliklerle tanımlanabileceği için Güneydoğu Avrupa’daki her olaydan ciddi bir şekilde etkilenmiştir. Osmanlılarla karşı karşıya kalan küçük Balkan devletlerinin Osmanlı’ya karşı koyabilmeleri, içeride iktidar kavgalarına bir son verebilmelerine, dışarıda da, büyük devletlerle, bütün Hıristiyan dünyasının desteğini alan Osmanlı karşıtı bir ittifak kurmalarına bağlıydı.

Geçmişteki askeri ve siyasi uygulamalar bize, XIV. yüzyılda Bizans İmparatorluğu’nda, Yaşlı Mircea’nın 1418’de ölümünü takip eden yıllardaki Eflak’ta ve XV. yüzyıl ortalarında Boğdan’da görüldüğü gibi, Osmanlı yöneticilerinin, hasımlarının dahili taht kavgalarından çok iyi yararlandıklarını gösterir. Tarihçiler bu hususta, Osmanlı padişahlarının Bizans imparatorlarıyla 1322-1328, 1341-1354 ve 1390 yıllarındaki iç karışıklılar sırasında yaptıkları anlaşmaları örnek olarak verirler. Osmanlılarla yapılan bu anlaşmalar sırasında iktidarı ele geçirmiş olan veya iktidarda hak iddia eden Bizans imparatorları, Sultan Orhan, I. Murad ve I. Bayezid’in desteğini alabilmek için -tahta geçmek veya tahttaki hasmının yerini alabilmek amacıyla- bağımsız bir devlete verilemeyecek haklar vermişler, toprak vaadinde bulunmuşlardır.

Osmanlılar, Güneydoğu Avrupa devletlerini kritik anlarda zor durumda bırakan siyasi tecrit edilmişlikten yararlanmayı da bilmişlerdir. Hıristiyan dünyasında benimsenen görüşe göre aslında bu durum, zor durumdaki Balkan prenslerini Osmanlılarla barış görüşmeleri yapmaya zorlayan en önemli faktördür. Ducas’a bakılacak olursa, V. loanner’in 1379’da ve II. Manuel’in 1390-91’de Osmanlılara vergi olarak yıllık 30.000 düka ödemeyi ve 12.000 asker tedarik etmeyi kabul etmelerinin ardında, hiç bir kral veya devlet liderinden bir yardım alamamış oldukları gerçeği yatmaktaydı. Önceleri Eflak, daha geç tarihlerde de Boğdan prensleri kendilerini sık sık, dönemin uluslararası konjonktürüne göre etkin gözüken siyasi ve diplomatik çözümleri benimsemek zorunda bıraktıkları çaresiz durumlarda buldular. Nihayet, kendilerine komşu olan Hıristiyan kralların politikalarını suçlamak, Eflak ve Boğdan kaynaklarının yaygın tavrı haline geldi.

Yukarıda sözü edilen tecrit edilmişlik halini ifade eden kalıplaşmış bir ibareyi, Petru Aron ve Boğdan boyarlarının II. Mehmed’in Osmanlı hakimiyetinin kabul edilmesi için 5 Ekim 1455’te yaptığı çağrı karşısında takındıkları tavrı eleştiren 5 Haziran 1456 tarihli bir belgede bulmak mümkündür: 2.000 dükalık haracın ödenmesi kabul edilmiştir; ancak Vasliu’da bir araya gelen Boğdan temsilcilerinin sığındıkları mazeret “hiç bir taraftan bir yardım ve destek alınamamış olması” olmuştur. Nitekim tarihçi Nicolae Costin de, Petru Aron’un Osmanlı yönetimine boyun eğmesinin en önemli sebebi olarak, Polonya kralının yapılan yardım tekliflerini geri çevirmesini göstermiştir: Polonyalılar verdikleri cevapta Boğdan voyvodalarına yardımcı olamayacaklarını belirtiyorlardı.”

Daha sonra Petru Rareş de, Kanuni Sultan Süleyman döneminde OsmanlIlara teslim olmasıyla ilgili olarak doğrudan doğruya Hıristiyan dünyasını suçlamıştır. Boğdan Voyvodası, Polonya Kralı I. Sigismund’a yazdığı mektupta padişahın hizmetine girmesinin gerekçesini açıklarken şunları yazmıştır: “Dinsizler, yani Türkler karşısında Hıristiyanlar yüzünden çaresiz bırakıldık”. Askeri yardım sağlayanlar, özellikle de komşu durumdaki hükümdarlar, Eflak ve Boğdan’ın siyasi tecrit edilmişliğinin nelere mal olacağını biliyorlardı. Bu hususla ilgili olarak Macar Kralı Lüksemburglu Sigismund (1387¬1437) 23 Mart 1399’da Paszto kontu loan’a şunları söylemiştir: “Ulahlar bizden bir destek alamazlarsa (…) pek yakında Türk hakimiyetine boyun eğmek zorunda kalacaklar.” Voyyodaların Osmanlı hakimiyetine boyun eğmelerine haklı gerekçeler arayan bazı Romen tarihçileri de, voyvodaların Eflak ve Boğdan eyaletlerinin menfaatleriyle bağdaşmayan kendi kısa veya uzun vadeli çıkarlarını gözettiklerini görmezden gelerek, komşu kralların takip ettikleri tarafsızlık ve uzlaşma politikalarını suçlamışlardır.

Osmanlı hakimiyetinin Güneydoğu Avrupa’da genişlediği esnada Hıristiyan prenslerin mevcut tehlikeden daha ağır sonuçlara maruz kalınabileceği veya istila ile karşılaşabilecekleri korkusu, Osmanlı üstünlüğünü kabullenmelerinde ve dolaylı olarak vergi ödemeye razı olmalarında belirleyici olmuştur. Sırp knezi Lazar Hrebljanovit’in (1371-1389) I. Murad’a biat edip haraç ödemeyi kabullenmesi, ancak Niş kalesinin fethiyle gerçekleşmiştir. Ertesi yıl Tırnova hakimi Ivan Şişman (1371-1393) da padişahın askeri gücüne karşı durmanın mümkün olmadığını anlamış ve padişahın bir haraçgüzarı olmayı tercih etmiştir. Eflak voyvodaları XIV. yüzyıl sonları XV. yüzyılın ilk yarısından itibaren Tuna nehri çevresine yönelik Osmanlı tehlikesinin farkına varmaya başladılar. Bu hususla ilgili olarak Yaşlı Mircea 1399 yılında Macar kralına yazdığı bir mektupta I. Bayezid’in Edirne’de “5 gün içerisinde Tuna nehrine ulaşabilecek büyük bir ordu bulundurduğunu” yazmaktaydı. Daha sonra bazı Osmanlı kroniklerine göre 1416-1417 (H. 819)’de Sultan I. Mehmed Tuna boylarındaki askeri faaliyetlere bizzat iştirak etti ve bölgeye akıncılar gönderdi (Sultan devletle yürüyüb Rumeli’ye geçti ve Tuna’yı geçti kenarında durub Yerköyü’nü yaptırıb…). İşte Eflak voyvodasının, Osmanlı kayıtlarında harac veya cizye olarak geçen para miktarını ödeyerek barışa razı olmaları sadece bu şartlar altında gerçekleşmiştir.

Şimdi tarihi kaynaklardan edindiğimiz başka bir yaygın kanaat üzerinde duralım. Osmanlılarla barışa razı olunması ve haraç ödemenin kabul edilmesi, diğer Hıristiyanlarca, özellikle de komşu prensler tarafından, Eflak ve Boğdan prensleri tarafından başlatıldığı düşünülen ve bu yüzden yerilen bir uygulama olmuştur. Bu yüzden Macar kralı Sigismund Osmanlı hakimiyetini kabul etmesini müteakip Eflak voyvodası II. Dan’la ilgili olarak kaleme aldığı 5 Aralık 1433 tarihli bir mektupta: “majesteleri varken o yukarıda adı geçen Türklerin hizmetine girmeyi tercih etti” ifadelerini kullanmıştır. Nitekim I. Alexandru Aldeau ülkeye dönüşü sırasında, “Macar kralını bırakıp Türk hakimiyetini kabul etmesi” nedeniyle Sibiu halkı tarafından suçlanmıştır.

Güneydoğu Avrupa topraklarında XIV ve XV. yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin haraçgüzarı olup yıllık vergi ödemek zorunda kalan devletler ve bu devletlerin vergi ödedikleri dönemler şöyledir:

Bizans Devleti (1372-1453); Sırbistan (1372-1459); Bulgar Çarlığı (XIV. yüzyılın 80 ve 90’lı yıllarında); Bosna (1389-1463); Arnavutluk (çeşitli aralıklarla 1385-1478 arası); Mora Despotluğu (XIV. yüzyıl); Limni, Midilli ve İmroz adalarından müteşekkil Siklad takımadaları (XV. yüzyıl). Bu bölgelerin her birinde tesis edilen Osmanlı hakimiyetini, her iki eyaletin siyasi ve hukuki konumları esas alınarak XV. yüzyıl boyunca Eflak ve Boğdan’da benimsenen Osmanlı hakimiyeti ile karşılaştırmak mümkündür. Eflak ve Boğdan voyvodaları ile diğer Balkan prenslerinin Osmanlı Devleti’nin haraçgüzarı olmaları bakımından gösterdikleri benzerlik, zaman zaman kaynaklarda açıkça dile getirilmiştir. Mesela 1371¬1393 yılları arasında Tırnova çarı olan Ivan Şişman “Eflak voyvodası gibi Hüdavendigârun (I. Murad) haraçgüzarı” olarak tasvir edilmiştir.  Ancak bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, Eflak ve Boğdan haricindeki bölgeler, bir müddet sonra doğrudan doğruya merkezden yönetilir hale gelmişlerdir.

Bu noktada Ege’nin güneyinde yer alan Siklad takımadaları (Paroz ve Androz ile birlikte), XV- XIX. yüzyıllar arasında Eflak ve Boğdan gibi uzunca bir süre vergi ödeme mükellefiyetinden muaf tutulan Dubrovnik ve 1541-1699 yılları arasındaki dönemde Erdel’in ayrı bir önemi vardır. Adı geçen bölgelerin ortak özelliği, hukuki ve siyasi konumlarının birbirlerinden farklılık göstermesine rağmen, varlıklarını özerk eyaletler olarak muhafaza edebilmeleridir. Nihayet, Osmanlı idaresi altında oldukça geniş iç özerkliğe sahip olan Kırım Devleti’nin konumu da, Kırım hanlarının Osmanlı Devleti’ne vergi ödemekle mükellef olmamalarına rağmen, Eflak, Boğdan ve Erdel’le benzerlik göstermektedir.

Eflak

Osmanlı-Eflak ilişkilerine dair ilk kayıt, Macarlara sırtını dönen ve Osmanlılardan yardım isteyen Prens I. Vladislav ile ilgilidir. Ancak erken döneme ait ilk esaslı ilişkiler, XV. yüzyıl kronik yazarı Kemalpaşazade’nin “kendi döneminde yaşayaşan kafirlerin en şöhretli prensi (rüzg|rında olan diyar-ı küffar şehriyarlarının şehiriydi) ” olarak tanımladığı Yaşlı Mircea’nın idaresi sırasında (1386-1418) kurulmuştur. Mehmed Neşri ve İdris-i Bitlisi’ninki gibi XV-XVI. yüzyıllara ait bazı Osmanlı kroniklerdeki kesin verilere rağmen Eflak ve Boğdanlıları 15 Haziran 1389 tarihli Kosova Savaşı’nda Osmanlılara karşı savaşan Hıristiyan prensleri oldukları görüşüne, Romen tarihçilerinin çoğu karşı çıkmaktadırlar. Öte yandan Dobruca’nın Osmanlılar tarafından Kosova Savaşı’nın akabinde ilhak edildiği de kabul edilen bir gerçektir. Türklerin Tuna nehrinin ötesine ilk defa geçtikleri 1391 yılında Firuz Bey tarafından Eflak üzerine yapılan akınlar, tarihlerde farklılıklar görülmekle birlikte, XV. yüzyıl kroniklerinin çoğunda yer almıştır.

1391-1395. Bazı Osmanlı kroniklerine ve mahalli inanışlara bakılacak olursa, daha 1390’lı yıllardaki ilk temaslardan önce Eflak prenslerinden birisi Osmanlılara vergi ödemeye başlamıştı. Daha geç tarihli bazı rivayetler de, Yaşlı Mircea’nın, daha 1393 yılındaki Karınovası Seferi ve 1395 yılındaki Argeş Savaşı’ndan önce padişahın haraçgüzarı olmayı kabul ettiğini zikretmektedirler. Ancak şu ana kadar bu hususu aydınlığa kavuşturacak belge ile ilgili daha fazla bilgi yoktur. Yine, bir boyarın 1372 yılına ait niyaz ve yakarışlarına yer veren Eflak mahalli ananelerinden birisine bakılacak olursa, Eflak prenslerinden ikisi halihazırda Osmanlı yönetimine biat etmişlerdi. İlkinin biatı I. Bayezid’le yapılan Argeş savaşından önceydi; ancak verilen tarih büsbütün yanlış olmalıdır, zira bu dönemde Mircea Eflak’ta iktidarda değildi. Yaşlı Mircea’nın 1393 yılında Karınovası’ndaki akıncılar üzerine gerçekleştirdiği sefer ise, XV. ve XVI. yüzyıl kroniklerinin çoğu tarafından doğrulanan bir vakıadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ