OSMANLI ESAS YAPISININ BOZULMASI VE ISLAHI ÇALIŞMALARI ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER

OSMANLI ESAS YAPISININ BOZULMASI VE ISLAHI ÇALIŞMALARI ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER

Osmanlı Beyliği Bizans’a karşı gazâ misyonu ile tarih sahnesine çıkmış, beylikten devlete, kısa süre sonra cihan devletine dönüştüğü zaman bu asli sorumluluğu değişmemiş, nihayet yirminci yüzyıl başlarında yıkılırken girdiği Trablusgarb ve Balkan harbleri, arkasından Cihan harbi ile cephelerde sona ermiştir. Durum böyle olunca kuruluşundan yıkılışına altı asrı aşan sürede kurumların oluşmasında, yetki ve sorumlulukların belirlenmesinde askerî ihtiyaçlar ve işlevler hep öncelikli sırayı teşkil etmiştir. Burada çarpıcı bir örnek olarak kadıaskerlik zikredilebilir. Kazâ teşkilatını düzenli yürütmek için kurulan bu teşkilatta askerle ilgili ihtilafların çözümü ön plana çıkmış nitekim “kadıasker” isminde bu özellik yer almıştır. Daha sonraki yeni düzenlemelerde de askeri ihtiyaçlar dikkate alınmıştır. Devletin en yetkili kurulu olan Divan-ı Humayun’da askeri konular titizlikle ve öncelikli olarak görüşülmüştür. Divan üyeleri arasında veziriâzam başta olmak üzere vezirlerin, eyalet yönetiminde beylerbeyi ve sancakbeylerin temel işlevleri savaş zamanında askerlik, barışta ise idarecilikti. Nitekim, seyfiye zümresinin kariyerlerinin ağırlıklı kısmı savaş meydanlarında geçmiştir.

Devletin askerîlik vasfının belki daha çarpıcı bir örneği, aslî görevi eğitim, yargı ve irşad olan ilmiye sınıfının geniş bir kadro halinde seferlere katılmasıdır. Bu gaza devletinde, onların da manevi ve psikolojik bir katkı sağlamaları kendilerinden beklenen bir hizmet idi. Hatta medreselerde özellikle Süleymaniye Medresesi’nde okutulan matematik hendese ders programlarının öncelikle ordunun mühendislik ihtiyacına cevap verecek mahiyette olduğu bilinmektedir.

Osmanlı Devlet teşkilatı, kuruluşa parelel olarak sistemli bir gelişme göstermiş, askeri, idari, hukuki alanlarlarda ihtiyaç kendini gösterdikçe Türk ve İslam devletleri tecrübesinden hareketle ancak kurumları aynen kabullenmeden bünyesine uygun şekilde teşkil etmiştir. Buna bir örnek olarak Divan teşkilatı verilebilir. Bilindiği üzere bir idari kurum olarak Divan teşkilatı İslam dünyasında çok gelişmiş ve hemen her idari birim farklı bir divan ismiyle örgütlenerek sayıları kırkı geçmişti. Bu devirlerde bir divan kargaşası yaşanmıştır. Osmanlı döneminde divan sistemi benimsenmiş ancak çok geniş yetkilere sahip Divan-ı Humayun adıyla bir divan teşkil edilmiştir. Bu dönemde idarî ve sosyal kurumlar, gelenekler, ihtiyaçlara göre çıkarılan kanunnameler ve uygulamalar çerçevesinde oluşturulmuşştur. Canlı birer bünye durumunda olan kurumlar, mükemmel çalışması yanında zamanla yeni düzenlemelere ihtiyaç duyarlar. Burada temel ilke bu düzenlemelerin kendi mantığı ve geleneği içerisinde yapılmasıdır.

Bu açıdan Osmanlı devlet teşkilatı ve kurumlarında yapılan düzenleme faaliyetlerini iki dönemde incelemek mümkündür.

Birisi yaygın olarak bilinen XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ve özellikle XIX. yüzyılda Batı ön planda tutularak girişilen ıslahat çalışmaları, diğeri ise o döneme kadar Osmanlı Devleti’nin kendi değer ve dinamikleri çerçevesinde genel olarak Türk-İslam geleneği çizgisindeki faaliyetlerdir.

Devletin yükselme ve olgunluk döneminde esas yapısı eski Türk töresi ile İslam devlet ve medeniyet geleneğinin iyi bir terkibi sonucunda oluşmuş, burada padişah merkez olmak üzere divan teşkilatı ile devletin idare, hukuk, maliye ve bürokrasisini teşkil eden (Vezir-Kazasker-Defterdar- Nişancı) dört rükün (erkan-ı erba’a) anlayışı esastır. Osmanlı geleneğinde bu zümreler “seyfiye”, “ilmiye”, “kalemiye” terimleriyle ifade edilmiş, ayrıca bunlar değişik yetki ve sorumlulukları açısından “ehl-i örf” ve “ehl-i şer” terimleriyle metinlerde yer almıştır. Ziraat, ticaret ve sanatla meşgul reaya karşısında yönetici zümreyi ifade eden “askerî” terimi bu dönem Osmanlı teşkilatının üzerinde çok durulan bir kavramı olmuştur. Bu geleneksel yapı yüzyıllarca devam etmiş olmakla birlikte hiç bozulmadan ve değişikliğe uğramadan aynen kaldığını söylemek mümkün değildir.

Bu dönemdeki düzenlemeleri de aslında 15 ve16. yüzyıllarda zaman zaman belirli alanlarda münferid olarak girişilen düzenleme faaliyetleri ve 16. asır sonlarından itibaren pek çok alanda nispeten sistemli olarak yapılan ıslahat faaliyeti olarak başlıca iki devrede incelemek gerekir.

İlk devreki düzenlemelerin mahiyeti hakkında fikir vermek açısından Fatih Sultan Mehmed’in uygulamaları örnek olarak gösterilebilir: Fatih, kendisinden önceki Osmanlı sultanları tarafından çeşitli sebeplerle ileri gelenlere temlik edilerek mülk ve vakfa dönüşen mirî araziyi, askerin mali kaynak ve gücünü zayıfladığı gerekçisiyle iptal edilerek yeniden miri arazi haline getirmesi önemli bir ıslahat idi. Ne varki menfaatlerine halel gelen bu etkili zümre Beyazıd’ın Cem ile taht mücadelesinde bu hususu pazarlık konusu yaparak yeniden eski topraklarını elde etmişlerdir. Aynı konuda daha küçük mikyasta Yavuz ve Kanunî’nin de uygulamaları olmuştur. Benzer münferid bir uygulama ilmiyede olmuş, bu mesleğin temel ilkesi olan mülazemet sisteminin bozulması ve yanlış uygulanması Danişmendlerin toplu şikayetlerine sebep olmuş, Kanunî, 944/1537’de çıkardığı fermanla o sırada Kazasker olan Ebussuud Efendi’nin sistemi yeniden düzene koymasını istemiştir.[1] Bu dönemde bozulma olmasa bile yanlış veya eksik bir teamülün yerine daha mükemmelinin konulması da bir ıslahat kabul edilebilir. Nitekim 16. asır ortalarında Nevbaharzade defterdar olunca Divan teşrifatına göre defterdarın nişancıya tasaddur etmesi gerekirken, o sırada nişancı olan hocası Celalzade’nin önüne teşrifatı çiğnemek pahasına da olsa oturamayacağını söylemesi Kanunî’ye bildirilince padişah çok mütehassis olmuş, çıkarmış olduğu bir fermanla bundan böyle defterdar ve nişancıdan hangisi kıdemli ise onun divan protokolünde önde gelmesi ilkesi benimsenmiştir.[2]

Osmanlı Devlet teşkilatının başka alanlarında da bu dönemlede yeni düzenlemeler yapıldığı bilinmektedir. Özellikle XVI. yüzyılda kaza sisteminde yeni düzenlemelere giderek Rumeli’de dokuz, Anadolu’da on ve Mısır’da altı olmak üzere tamamiyle Osmanlı’ya has dereceler teşkil edildiği gibi,[3] medrese sisteminde de üç ve beş dereceli iken yeni gelişmeler dikkate alınarak biraz daha sonra on iki dereceli medrese teşkilatı geliştirilmiş[4] ve bunlar arasında yatay geçişleri de düzene koyan entegre bir yapı oluşturulmuştu.

Diğer taraftan Osmanlı teşkilatında bu düzenlemeler yapılırken XVII. yüzyıl başlarından itibaren idarî, iktisadî ve ilmî hayatta bir başkalaşım bir yozlaşma farkedilmiştir. Devrin ıslahat risalelerinde hep eski özlemi dile getirilmekte, 18-19. asırların aksine çare yine kendi bünyesi içinde aranmakta ise de bir daha eski seviyeye ulaşma mümkün olmamıştır. Meselâ Selaniki, “hasbıhal”, “havadis-i rûzgâr” başlığı altında yaptığı değerlendirmelerde karamsar fıtratı ile bir daha eski seviyenin yakalanamayacağının üzüntüsünü yaşamaktadır. Osmanlı sisteminin önemli değişikliklere uğradığı III. Murad dönemini (1574-1595) ölümü üzerine, etraflı bir değerlendirmeye tabi tutan Selaniki, Padişah’ın dedeleri Yavuz ve Kanuni’nin yolundan gitmeyip sarayına kapandığını, orduları serdarlara havale ettiğini ağır bir dille tenkit etmekte, ancak Murad’a haksızlık etmemek için onun bir şiir ile dile getirdiği mazeretini de aynen vermektedir.[5] Tarihçi, maliye katipliğinin verdiği imkanla iktisadî ve malî hayatla ilgili olarak savaş ile iktisat arasındaki dengeyi, olumlu bir sonuç alınamayacağı önceden belli olan Osmanlı-İran savaşlarından örnekler vererek, değerlendirmektedir. Bu savaşların askerî, malî ve idarî dengeleri temelden sarstığını, altın gümüş, akçe dengesinin bozulduğunu, narh sisteminin uygulanamadığını, fiyatların başını alıp gittiğini, devlet hazinesine gelir sağlamak için mansıbların alenen satıldığını, böylece liyakata değil çok para verene makamların verildiğini belirtmekte, gümrüklerin normal çalışmadığını, mukataa ve iltizam usullerinin bozulduğunu belirtmektedir. Diğer taraftan yönetim açısından bir çok olumsuzlukların bu dönemde ortaya çıktığını, özellikle padişahlık kurumunun III. Murad’ın döneminde zedelendiğini, yönetim geleneğine riayet edilmediğini, sadaret, meşihat, kazaskerlik, defterdarlık makamlarında çok sık değişimin olduğunu, fetva kurumunun yozlaştığını, bidatlerin yaygınlaştığını, bir anda 19 şehzadenin boğdurulması gibi vicdanları sızlatacak uygulamaların olduğunu belirterek bütün bunların felaket getireceğinden yana yakıla bahsetmektedir.[6]

XVII. yüzyıl yönetici, tarihçi ve genel olarak yetkililerini telaşlandıran en önemli husus ise Osmanlı ordularının o zaman kadar pek alışkın olmadıkları bir şekilde savaş meydanlarında başarı elde edememesi, disiplinsizlik sergilemesi ve mağlup olması idi. Buna çare olarak ise, yine eski güclü padişahlar dönemlerine dönmenin yollarını aramak olarak gösteriliyordu.

Öteden beri, Osmanlı iktisadî ve ictimaî yapısındaki bazı gelişmeler geleneksel kurumları temelden sarsmıştır. XVI. asır başlarından itibaren hissedilen ve asrın sonunda hızlanan nüfus artışına mukabil özellikle ziraî ekonominin aynı oranda büyümemesi, Şehzade Bayezid olayında şehzadenin etrafında oluşan Saruca ve Sekban taifesinin daha sonra başı bozuk, işsiz yurtsuz bir duruma düşmesi, aslında ilimle alakası olmayan bazı gençlerin bir yolunu bularak Anadolu medreselerine suhte olarak kaydolmaları gibi Osmanlı geleneğinde daha önce bilinmeyen olayların yaşanması büyük karışıklık yaratmıştır. İlmiye mesleğinde yozlaşmaya sebep olan hususların başında II. Murad’ın Molla Fenarî evladına verdiği daha sonra bütün ulemâ çocuklarına “mevalizâde kanunu” adıyla tanınan ayrıcalıkların geldiği öteden beri bilindiği halde cesaretle üzerine gidilip kaldırılamamış ve bu uygulama ilmiye mesleğinin giderek artan bir şekilde kanayan yarası olmuştur.[7]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ