OSMANLI DÖNEMİNDE ATLI SPORLAR

OSMANLI DÖNEMİNDE ATLI SPORLAR

Kaynaklarda[1] atın M.Ö. 4 bin yıllarında Orta Asya’da evcilleştirildiği; Türklerin sosyal, siyasî, ekonomik ve askerî hayatında önemli rol oynadığı ve bütün kültür öğelerine yön veren bir etken olduğu bildirilmiştir. Türklerin Orta Asya’da yaşadıkları dönemlerde çeşitli atlı sporlarla meşgul oldukları; Kırgız Türklerinin yarışacak atları meradan alıp, ahırlarda kuru ot, yulaf, arpa vb. gıdalarla besledikleri; su haricinde günde 5-6 litre de kısrak sütü içirdikleri belirtilmiştir.[2]

At, Hititlerde, savaş ve av arabalarında kullanılmış; at yetiştirilmesine; özellikle atın idman ve terbiyesine büyük önem verilmiştir. Mitanni İmparatoru Kikkulus tarafından M.Ö. 14. yüzyılda yazılan kil tabletlerde; atların talim, tımar ve beslenmeleri hakkında kapsamlı bilgiler yer almıştır.[3] Isenbügel ve Seiferle’ye[4] göre Kikkulus, dünyada bilinen ilk at yetiştiricisi ve terbiyecisidir.

İslam uygarlığı döneminde atların gerekliliği, güzelliği, hayat içindeki yeri, donları, cinsleri, adlandırılışları, sınanmaları, güç ve kuvvetleri, yürüyüş biçimleri, yetiştiriciliği, uğurlu veya uğursuz vasıfları, yaratılışları, yaş tayinleri, bakımı, hastalıkları ve ilaçları vb. gibi konular hakkında kapsamlı bilgiler içeren ve kısaca “Baytarname” adı ile bilinen eserler yazılmıştır. Bu eserler[5] 15. yüzyıldan itibaren Türkçeye çevrilmiştir. Dokuzuncu yüzyıla ait bir eserde[6] at yarışları, koşu atlarının yetiştirilmesi, koşu atlarında aranan nitelikler ve at idmanlarından etraflıca bahsedilmiş; 14. yüzyılda yazılan “Naserî” adlı eserde[7] ise binicilik ve binek hayvanının terbiyesi hakkında geniş bilgiler verilmiştir.

Yerli atların ıslahı için açılan “Hayvanat Ocakları” 15. ve 16. yüzyıllarda 19 adedi bulmuş ve Batıdaki modern haralara örnek teşkil etmiştir.[8] Yaşar’a[9] göre Osmanlı Devleti’nde belli dönemlerde at ıslahı, ordunun ihtiyacı olan atların halktan sağlanması, buna karşı iyi damızlıkların zaman zaman dölleme amacıyla halka verilmesi, at sayıları azaldığında dışarıdan kısrak satın alınması, haraların yönetimi ve reorganizasyonu konularında çeşitli kararlar alınmış ve uygulamalar yapılmıştır. Devlet arşivlerinde 40-50 kadar Arap atının 1892’de Şikago sergisindeki “Osmanlı At Meydanında” sergilenmesine[10] ve 1893’te Şöveniğ’deki “Şayd-ı Mâhi” sergisine Çifteler ve Sultansuyu Haraları’ndan atların katılmasına izin verildiğine dair[11] belgeler saptanması, dünyada Osmanlı atlarına gösterilen ilginin birer işaretidir.

Atlı sporlarla ilgili olarak günümüze kadar birçok yayın yapılmıştır. Bu çalışmada, Türk kültürünün gelişmesinde ve yayılmasında önemli katkıları olan atın ve atlı sporların veteriner hekimliği tarihi açısından ele alınarak; atlı sporların Osmanlı Dönemi’ndeki gelişiminin ortaya konulması amaçlanmıştır.

Materyal ve Metot

Osmanlı Dönemi’nde atlı sporlar konusunun materyalini; Osmanlı arşivlerinden elde edilen belgeler, üzerinde bilimsel çalışmalar yapılmış baytarnameler ve bunlara ilişkin yayınlar, konuya ışık tutabilecek nitelikteki Osmanlı tarihi kitapları ile 1842-1999 yılları arasında yayımlanan ve incelenebilen veteriner hekimliği tarihi ve spor tarihi alanındaki eserler ve süreli yayınlar oluşturmuştur.

Konu tarih metodolojisi çerçevesinde incelenmiş ve atlı sporlar beş ana başlık altında sunulmuştur.

Binicilik-Cündîlik

Binicilik, atı iyi durumda kullanma sanatıdır. Atı tam yerinde, sakin, zamanında, güven içinde ve olabildiğince az kuvvet harcayarak kullanma becerisi olarak da tanımlanabilir.[12] Osmanlı ordusundaki atlı askerler sipahi olarak bilinir.[13]

Osmanlı Dönemi’nde, binicilikle ilgili faaliyetler; binicilikte ustalık ve hüner gösterme yarışları, uzun mesafeli at yarışları ve at üzerinde oynanan çeşitli oyunlar olarak 3 bölümde yapılmıştır. Binicilikte ustalık ve hüner gösterme yarışları, halkın en çok ilgilendiği yarışlardı. Padişahların da yarışlara ilgi göstermiş ve desteklemiş olmaları, binicilikte usta ve maharet sahibi olmayı teşvik etmiştir.[14]

Sümer’e[15] göre, Türklerin, daha 9. yüzyılda, İslam aleminde binicilikte (el-furusiyye) en mahir bir topluluk kabul edildikleri görülüyor. Aynı yüzyılda Türk hakanı da “binitlerin meliki” şeklinde vasıflandırılıyordu.

Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya yaptıkları göçlerde ve savaşlarda atlardan büyük ölçüde yararlanmışlardır.[16] Osmanlılarda süvari teşkilatının çekirdeğini oluşturan Akıncılar, 250 yıl kadar orduya hizmet etmişlerdir.[17] Bu kuvvetler sınırlarda bulunur, orduya keşif hizmeti görür, yol açar ve günümüz motorize kuvvetleri gibi çok hızlı bir harekât ile büyük etki yaratırlardı.[18] Akıncılar Orhan Gazi zamanında (1324-1360) Köse Mihal Bey tarafından iyi bir şekilde organize edilmiş; atçılıkta da önemli gelişmeler sağlanmış ve aynı yıl Sipahi Teşkilatı kurulmuştur.[19]

I. Murat zamanında (1360-1389) Rumeli Beylerbeyi Timurtaş Paşa’nın gayretleriyle süvari kuvveti olarak Ebnayi Sipahiyan adı altında Kapı Kulu Süvarisi (Sipahi Ocakları) ve Eyalet Askerleri (Tımarlı Sipahiler) oluşturulmuştur. Kapı Kulu Süvarileri padişahların hassa askerleri (maaşlı, merkez kuvvetleri) idi ve 6 bölüğe (Silahdar, Sipahi, Sağ ve Sol Ulufeciler, Sağ ve Sol Gureba) ayrılmıştı. Bunlar merkeze yakın ve at beslemeye müsait yerlerde bulundurulurlardı. Eyalet Askerleri hudutlarda düşman saldırılarını önleyecek olan Serhat Kolu ve Topraklı sınıflarına ayrılmıştı. Topraklı Süvarileri ise tımar, zeamet ve has adlarıyla üçe bölünmüştü.[20]

Tımar ve zeamet sahipleri hem ziraat ve atçılığı teşvik eder, hem de bulundukları yerlerin emniyetini sağlarlardı. Bunların bilhassa at yetiştirmek ve terbiye etmek hususunda büyük rolleri ve etkileri vardı. Devlet bu yolla bir anda 140 bin süvariyi sevk eder ve bunların iaşelerini sağlardı.[21]

Osmanlı döneminde 1359 yılında Memluklu elçisinin Bursa’ya getirdiği “Cündîlik Kitabı” Türkçeye çevrildikten sonra dilimize yerleşmiş olan “Cündî” sözü Osmanlıların yalnız hünerli binicileri için kullanılmıştır.[22]

Kahraman’a[23] göre cündî, Osmanlı sarayında bir bölük veya koğuş adı olmamakla birlikte hünerli binicileri sıfat olarak tanımlar. Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra Amasya’ya çekilen Şehzade Mehmet Çelebi’nin kardeşini yenip, padişah olabilmesi için çevik kuvvete ihtiyaç olduğu görülerek biniciliğe önem verilmiştir. Bu dönemde Amasyalılardan oluşan atlı bölüğe Bamyacılar, Merzifonlulardan oluşan bölüğe de Lahanacılar denilmiştir.

Gezder[24] ve Kahraman[25] Osmanlı dönemi cündîlerini; Enderun Cündîleri, Sadrazam Cündîleri ve Mısır Cündîleri olmak üzere üç grupta incelemiş ve bunlar hakkında ayrıntılı bilgiler sunmuşlardır.

Osmanlı’da Enderun Cündîleri bir bölük değildir. Osmanlı devlet yapısında her ağanın belirli bir görevi vardır ve o görev yoluyla yükselir. Ancak cündîlikte üstün başarı gösteren ağa, diğerlerinden önce yükselmeye hak kazanır. Cündîbaşı alaylardaki cündîleri eğitir ve padişah cündîlik ya da cirit oyunu seyretmek isteyince oyunu yönetir.[26]

Sadrazamların Kapı Halkı içinde iki bölük cündî bulundurulması kanun idi. Osmanlı Devleti’nin teşrifat kurallarına göre, Sadrazam cündîlerinin dini bayramların 3. günleriyle doğum şenliklerinde Eskisaray’a giderek padişah huzurunda cirid oynamaları kanun idi. Bayram ve doğum şenlikleri dışında, Osmanlı Devleti’ne iltica eden kral ile şehzadeleri karşılama törenleri; elçilere Sad’abad veya başka bir yerde verilen ziyafetlerde de sadrazam cündîlerinin cirit oynamaları Murad idi;[27] tarihimizde sadrazam cündîlerinin cirid oynamalarına örnekler oldukça fazladır.

Cündîliğe önem veren padişahların başında Sultan III. Murad gelmektedir. 3 Haziran-14 Temmuz 1582 günleri arasında At Meydanı’nda Şehzade Mehmed için (Sultan III. Mehmed) yaptırdığı sünnet düğününde Mısır’dan gelen ve İstanbul’da bulunan bütün cündîlerin maaşlarını artırmış, hil’atlar giydirmiş ve bazılarına da dirlikler vermiştir. Sultan Murad’dan sonra III. Mehmet zamanında cündîliğe hiç önem verilmediğinden cündîlik unutulur gibi olmuştur. Sadrazam cündîlerinin huzurunda en çok cirid oynatan padişahların başında Sultan III. Mustafa (1757-1774) gelir.[28] Enderun ve Birun’daki cündîler Bamyacı ve Lahanacı alaylarından birine bağlı idiler. Cündî olmak isteyen bir acemi veya içoğlan, bu alaylardan birine seçtikten sonra, Cündîbaşı’na dileğini iletir, o da aceminin istediği alaydan bir keskin cündîyi ona üstad (öğretmen) olarak verirdi. Cündîlik eğitimi haftanın çarşamba ve cumartesi günleri Gülhane Kasrı önündeki Kabak Meydanı (Cirit Meydanı, Gülhane Meydanı) adıyla anılan alanda yapılırdı.[29]

Acemiye önce at binme ve at üzerinde oturma öğretilir. Bunun için Babataşı denilen at biçimi verilmiş taş üzerine oturtulup, dizgin tutmak öğretilir.[30] Daha sonra gerçek ata binerek çabuk ve çevik inip binmeyi, yürütmeyi, yavaş ve hızlı koşturmayı öğrenir.[31]

Osmanlı Dönemi’nde binicilikle ilgili yarışma şenliklerinden en önemlileri III. Murad’ın 1582’de At Meydanı’nda, I. Ahmed’in 1606 ve 1675’te Edirne’de düzenledikleri şenliklerdir. Bu şenliklerde eyer üzerinde ayağa kalkma, tek ayak üzerinde durma, dört nala giden atta amuda kalkma, eyer çıkartıp boyuna alıp tekrar takma, manialı, maniasız, silah kullanarak ve silahsız koşular yapıldığı bilinmektedir.[32]

Osmanlıların büyüme dönemlerinde Kapıkulu ve Tımarlı süvarileri çok önemli rol oynamışlardır. Kapıkulu süvarilerinin 50 bine, Tımarlı süvarilerinin 90 bine ulaştığı dönemler olmuş; Niğbolu Savaşı’nda 40 bin, Mohaç Savaşı’nda 166 bin süvari bulundurulmuştur. Osmanlı ordusundaki süvari sayısı 16. yüzyıl başlarında 200 bine kadar çıkmıştır.[33] Osmanlıların büyük bir süvari gücüne sahip oldukları dönemlerde Anadolu’da at yetiştiriciliğine de çok önem verildiği görülmektedir.[34]

Sultan Mahmud binicilikle de yakından ilgilenmiş; diğer sporlarda (okçuluk, güreş, tüfenk atışı, tomak oyunu) olduğu gibi sarayda cündîler (Hüseyin Efendi) bulundurduğu bilinmektedir.[35] Sultan II. Mahmut’un Mihrimah Sultan’ın evlenme şenliğinde (29 Nisan-7 Mayıs 1836) Beşiktaş Sarayı’nda elçilere verilen yemekte hünerli binicilerin gösteriler yaptıkları belirtilmiştir.[36]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ