OSMANLI DÖNEMİ FİYAT POLİTİKASI VE FİYATLARIN TAHLİLİ

OSMANLI DÖNEMİ FİYAT POLİTİKASI VE FİYATLARIN TAHLİLİ

Tarih ilminin konusu, zaman içinde insan olduğuna göre, insanın bütün faaliyetlerine esas olan düşünce, yaşayış tarzı, inanç sistemi, kültürel değerleri, üretim ve tüketim biçimleri, kısaca maddi ve manevi unsurlar, bu unsurların kaynağı, gelişmesi ve sonuçları, tarihin de konusunu teşkil eder. Böylece tarihi sadece bir takım siyasi ve askeri zaferler yekünü veya sülale tarihleri olarak ele almak, tarihin hakiki manası ve mahiyeti ile bağdaşmaz. Bu haliyle tarih, ne “faydalanılan” ne de “ders alınması gereken bir ilim” olmaktan çıkar. O halde, “faydacı” ve “ders alınması gereken tarih”, bir “bütün” olarak telakki edilen tarihtir. Bir “bütün” olarak ele alınan tarih, zamanla ihtisaslaşarak, siyasi, hukuk tarihi, eğitim tarihi, müesseseler tarihi, askeri tarih ve iktisat tarihi gibi, konularına göre uzmanlık alanlarına ayrılmıştır.

İktisadın günümüzde olduğu gibi, geçmişte de, devletlerin hayatlarında vazgeçilemeyen bir unsur olduğu bilinmektedir. Devletlerin dışta siyasi ve askeri üstünlüklerini sürdürebilmeleri, içte, mamur bir ülke, müreffeh bir cemiyete sahip olmaları, bu varlık ve üstünlüğün devamında iktisadi yapının mahiyeti önemli bir etkendir. İktisadî düzenin mahiyetini, paranın durumu, ticaret hacmi, üretim miktarı gibi hususlar belirler. Aynı zamanda fiyatlar da iktisadî hayatın en önemli göstergelerinden biridir. Zira yukarıda sayılan iktisadî faaliyetlerin işleyiş tarzı, iyi veya kötü sonuçları, hemen fiyatlara gözle görülebilecek derecede yansır. Paranın tağşişi, ticaret hacminin veya üretimin düşmesi fiyatları olumsuz yönde etkilerken, paranın istikrarlı seyri veya üretimin artması, fiyatlara da bir istikrar getirecektir.

İşte bu açıdan büyük önemi haiz olan fiyat tarihinin araştırılması, bugüne kadar her nasılsa ihmal edilen önemli bir boşluğu dolduracağı gibi, tarihimize yeni boyutlar kazandıracağı da şüphesizdir.

I. Osmanlı Fiyat Politikası

Çağına göre siyasi, askeri ve iktisadî bakımından mükemmel bir sistem kuran Osmanlı İmparatorluğu’nun dayandığı iki temel unsur vardı ki, bunlardan biri, kaynağını islam dininden alan “İslam Hukuku”, diğeri de geleneksel “Türk Töresiydi”. Bu ikilikten olmuş olmalı ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun idarî, hukukî ve iktisadî düzeni hakkında ileri sürülen fikirlerde, çoğunlukla her iki unsurun sınırlarının tespit edilemediği ve yer yer birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Devletin İslamî prensiplere bağlı olmasından dolayı, hemen her konuda ve giderek yinelde Osmanlı devlet düzeninin “teokratik” bir düzen olduğu hükmüne varılmaktadır. Bu cümleden olarak, fiyat politikası ve iktisadî düzenin de şer’i esaslara dayandığı görüşü yaygındır. Öyleyse öncelikle, İslam fiyat politikasının mahiyeti belirlenmeli, sonra da Osmanlı fiyat politikasıyla karşılaştırılmalıdır.

A. İslam Fiyat Politikası

Fiyat, mübadele verilen bir servetin karşılığı, alınan veya alınabilen servet veya paranın miktarı[1] olduğuna göre, İslam iktisadında, doğrudan fiyat politikasını belirleyen herhangi bir nass yoktur. Ancak halk arasındaki alış-verişi düzenleyici ayet ve hadisler vardır. İslam fiyat politikasını istidlal yoluyla sözkonusu ayet ve hadislerden çıkarmak mümkündür.

“Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru terazi ile tartın. Böyle yapmak sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir”[2] ve “insanlardan kendileri bir şey ölçerek aldıkları zaman tam alan, ama onlara bir şeyi verdiklerinde eksik tutanların vay haline”[3] ayetlerinde açıkça görüldüğü üzere, ölçü ve tartılara uyulması, eksik tartmaktan kaçınılması, böyle olunca her bakımdan sonucun daha iyi olacağı ve aksine davrananların uhrevî cezaya çarptırılacağı belirtilmektedir. Öyleyse burada beliren husus, ölçü ve tartılara uymak zaruretidir.

“Her kim hile eder, mağşuş şeylerle bizi aldatırsa. O, bizden değildir”[4] ve Peygamberimizin (s.a.v.) aldatıldığını söyleyen bir sahabiye “Sen de bir şey almak istediğinde, İslam dininde (hile) aldatmak ve aldanmak yoktur de”[5] hadis-i şerifleri, alış-verişteki ikinci hususiyeti, yani hile ve aldatmanın yasak olduğunu ortaya koymaktadır.

“Müşteri kızıştırmayın (alıcı-ile satıcı arasına girip kendisini alıcı gibi göstererek) müşteri aldatmak için bir meta’in değerini artırmaya çalışmayın”[6] hadis-i şerifi de müşteri kızıştırmanın yasak olduğunu belirtmektedir. Başka bir hadis-i şerifte de, yeminin kerahat olduğuna değinilerek şöyle denilmektedir: “Alış-verişte, yemin malın sürümüne medar olabilirse de hakikatte kazancın bereketini götürür”.[7]

Alış-verişte aracıya yani simsara yer olmadığı çeşitli hadislerle dile getirilmiştir. “Şehirlinin köylüye-velevki o, ana-baba bir kardeş olsun-simsarlık ederek onun malını (ücretle) satması yasaktır.”[8] Bir başka hadis-i şerifte de “Satılık eşyasıyla pazara gelen köylüleri (Pazar dışında) karşılayıp (mallarını) satın almayın, şehirli de köylünün namına onun malını satamaz.”[9] buyurulmuştur.

Böylece burada İslam fiyat politikasının dördüncü bir özelliği ortaya çıkmaktadır ki, o da aracının yani simsarın olmayışıdır. İslam fiyat politikasında önemli bir halkayı da ihtikârın yasaklanması oluşturur. Bununla ilgili pek çok hadis-i şerif vardır. Ancak biz burada bir kaçını vermekle yetineceğiz:

“Her kim ihtikâr eder, elbette o asidir, günahkârdır.”[10]

“Muhtekir ne fena kuldur, Allah-u Teala es’arı ucuzlatırsa herifin keyfi kaçar, yükseltirse o zaman ferahlar”[11]

“Her kim Müslümanların medarı maişetleri üzerinde ihtikâr ederse Allah o muhtekire cüzzam illeti ile iflas şeameti ulaştırır”[12].

“Her kim galâ kasdıyla halkın erzakını kırk gün ihtikâr ederse, Allah’ın ahd ü misakından uzaklaşır, Allah da ondan berî olur”[13].

Resulullah (s.a.v.) bir kere bir palas ve bir kadeh satmak istemişti.

  • Bu kiminle kadehi almak isteyen var mı? Diye huzurda bulunanlara sordu. Orada bulunan bir zat:
  • Bu ikisini ben bir dirheme aldım, dedi. Bu defa Nebi:
  • Bir dirheme kim ziyade eder? Diye sordu. Diğer bir sahabi de:
  • İki dirheme aldım dedi ve Resulullah da bu ikisini iki dirheme bu sahabiye verdi.[14]

Bu hadis-i şeriften de açıkça anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber’in bu satışı “müzayede usülü” ile satıştır. Buna dayanarak başta İmam Malik ve İmam Şafiî (r.a.) ve diğer ulema, müzayedenin caiz olduğu üzerinde ittifak halindedirler.

Buraya kadar yapılar izahları özetlersek, İslam fiyat politikasının dayandığı temelleri şöyle sıralamak mümkündür:

  1. Ölçü ve tartılara riayet etmek esastır.
  2. Alış-verişte ihtikâr yapmak ve aldatmak yasaktır.
  3. Alış-verişte ihtikâr yapmak yasaktır.
  4. Aracı ve tefecilere yer yoktur.
  5. Spekülasyon yaratmak caiz değildir.
  6. Müzayede ile alış-veriş caizdi.

Fakat dikkat edilirse, öteki İslam devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda da uzun yüzyıllar uygulanan “Narh Sistemi” hakkında kesin deliller bulunmaktadır. Aksine bir hadis-i şerifte “Hiç şüphe yok ki, fiyat tayin eden, (az vererek) kısan, (çok vererek) yayan, rızıklandıran ancak Allah’tır”[15] buyurularak, eşyaya narh vermenin caiz olmadığı belirtilmektedir. Hal böyle iken, daha sonra ki ulemadan bazıları, et ve yağdan başka yiyeceklerde, halkın zarara uğramaması için, narh koymayı hoş karşılamışlardır. Ayrıca “Mübaya fiyatı” ile ilgili olarak aynı şekilde kesin hükümler görülmemektedir.

O halde “narh sistemi” menşe itibariyle belki şer’i olmayabilir. Ama İslamiyet’in başıboşluğa, düzensizliğe, haksız kazanca karşı olan disiplin ve düzen anlayışına uygun düşmektedir. Mübayaa fiyatının da narh gibi menşe itibariyle şer’i olup olmadığı konusu şimdilik kesin olarak tespit edilememiştir. Ama bu usulün de örfî olması kuvvetle muhtemeldir.

Netice olarak, narh ve mübayaa fiyatlarının, örfî olmakla beraber, İslam’a aykırı olmadıklarını müzayede ve öteki serbest fiyatların da şer’i olduklarını söylemek mümkündür. Piyasa fiyatları, bir yerde şahsın hukukuna dahil olduğundan ve tarafların rızası esas bulunduğundan, bu tür fiyatlar da şer’i fiyatlardır.

B. Osmanlı Fiyat Politikası

Osmanlı fiyat politikasını, devletin yinel olarak siyasi, hukukî ve iktisadî anlayışı ve örgütlenmesi dahilinde, bir bütün içerisinde aramak gerekir. Çok geniş bir coğrafi alana hakim olan Osmanlı İmparatorluğu, şer’i ve örfî hukuka dayalı güçlü bir merkezi otoriteye sahipti. İdarî sistemi, sahip olduğu coğrafyanın, tabiî, tarihi ve etnik özelliklerine göre farklılıklar gösterirken, idaresi altında yaşayan topluluklar arasında hiçbir fark gözetilmez, aksine, teb’a, “padişaha Allah’ın bir emaneti” olarak görülürdü: Öyleyse bu anlayışa sahip olan devlet, bir taraftan halkını koruyup gözetirken, öte yandan da esnaf teşekküllerinin hak ve menfaatlerini de koruyacaktı. Her ikisi arasındaki bu hassas dengeyi korumak, elbette devletin başta gelen görevlerindendi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ