OSMANLI DEVRİNDE MUSUL’UN İDARÎ YAPISI

OSMANLI DEVRİNDE MUSUL’UN İDARÎ YAPISI

Musul, Dicle nehrinin batı (sağ) sahilinde kadim Ninive’nin (Ninova) karşısındadır. 36°-350 kuzey enlemleri ile 40°-430 doğu boylamları arasında yer almaktadır.[1] Türkiye sınırından (Silopi) kuş uçuşu 110 km’dir.

Şehrin kuruluş tarihi M.Ö. 1080’li yıllara dayanmaktadır. Musul ve çevresi tarih boyunca pek çok devletin hakimiyetine geçmiştir. Bölge, XI. yüzyılın ikinci yarısından sonra Türklerin nüfuzuna geçmiştir.

Bölge, 1260-1366 yılları arasında İlhanlılar; 1366-1410 arasında Celayirliler; 1410-1463 döneminde Karakoyunlular; 1463-1508 yıllarında Akkoyunlular ve 1508-1517 devresinde Safeviler idaresinde kalmıştır.[2] Bıyıklı Mehmed Paşa, Cizre hakimi Bedir Bey’in de desteğiyle Musul’u 1517 Nisan ayı içerisinde, Safevi beylerinden Ahmed Bey Afşar’ın elinden alarak Osmanlı topraklarına katmıştır.[3] Musul’un da yer aldığı Kuzey Irak’ta, bir kısım yerlerin idaresi ve muhafazası için görevlendirilen bazı Türk ve Kürt beylerinin isyanı, bölgenin Osmanlı-İran arasında zaman zaman el değiştirmesine yol açmıştır. Bölgenin tamamen Türk hâkimiyetine alınması amacıyla 1534 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman “Irakeyn Seferi”ni düzenlemiştir.

Vezir-i azam İbrahim Paşa İran üzerine serdar tayin edilerek bölgeye gönderilmiştir. Bu ordu 1534 yılı mayıs ayı ortalarında Halep’ten Diyarbekir’e hareket etmiştir. Maksadı Musul ve Bağdat’a sarkıp oraları yeniden fethederek Safevi nüfuzuna geçen beyleri yola getirmekti.[4] Fakat baş defterdar İskender Çelebi’nin teşvikiyle ordu Tebriz’e yönelerek ikinci kez burayı zaptetmiştir (13 Temmuz 1534).

Tebriz’in fethini müteakip Osmanlı ordusu güneye inmiş, arkasından bizzat Kanuni’nin kumandasındaki diğer kuvvetlerle birleşerek ileri harekata devam etmiştir. Bağdat muhafızı Tekeli Han, Osmanlı kuvvetleri gelmeden evvel Bağdat’ı terk etmiş olduğundan şehir zapt edilerek Bağdat kalesi de mukavemetsiz ele geçirilmiştir (Aralık 1534).[5]

Osmanlılardan önce uzun süre siyasi istikrarsızlıklar yüzünden çok zarar görmüş olan Musul ve havalisi Osmanlı fethini müteakip oluşturulan sağlam bir idare sayesinde ticari ve zirai bakımlardan gelişmeğe başlamıştır. Bununla beraber, zaman zaman bölge valilerinin baş kaldırmaları ve aşiretlerin ayaklanmaları huzur bozucu hadiseler olarak sık sık ortaya çıkmıştır.[6] Osmanlı hükümdarları bu durumu düzeltmek için yumuşak davranmak, kan dökmemek, şiddet kullanmamak ve korkutmamak yolunu tutmuşlardır. Şehir halkını bazı nüfuzlu eşrafı kullanmakla kontrol altına almayı en uygun yol olarak seçen Osmanlıların bu politikaları sonucu, durum düzelmiştir. Ayrıca İranlıların Musul’daki kötü izlerini yok etmek için bölgeye büyük alimler ve ehl-i vukuf devlet adamlarının gönderilmesine itina edilmiştir.[7]

Bağdat ümerasından olan Bekir Subaşı, 1623 yılında isyan ederek Bağdat valisi Yusuf Paşa’yı öldürtmüş ve padişaha bir ariza yazarak Bağdat valiliğini istemiştir. Bunun üzerine vezir-i azam Mere Hüseyin Paşa, bu mühim valiliği Diyarbekir’den azledilmiş olan Süleyman Paşa’ya vermiştir. Süleyman Paşa, Ali adında bir adamını Bağdat valiliğini almak üzere mütesellim ünvânı ile göndermişse de Ali Ağa Bağdat’a girememiştir.[8] O sırada Diyarbekir valisi olan Hafız Ahmed Paşa, asinin üzerine yürümek emriyle serdar tayin olmuş ve Bekir Subaşı Osmanlı ordusunun geldiğini haber alınca Şah Abbas’a haber göndererek kendisini Osmanlıların elinden kurtarması halinde Bağdat’ı Şah’a teslim edeceğini vaat etmiştir. Ancak Bekir Subaşı diğer yandan Hafız Ahmet Paşa’ya bir adamını göndererek Bağdat beylerbeyliğinin kendisine verilmesi şartıyla, şehri İranlılara karşı müştereken müdafaaya hazır olduğunu bildirince, bu isteği kabul edilerek Bağdat beylerbeyliğinin kendisine verildiğine dair irade çıkmıştır.[9] Bu durum karşısında Şah Abbas, Bağdat’ı muhasara etmiştir. Bekir Paşa (Önce subaşı) çetin bir mukavemet göstermiş fakat oğlu Derviş Mehmet’in ihaneti üzerine Bağdat 1623’de (1033) İranlıların eline geçmiştir.[10]

Şah Abbas Bağdat’ı aldıktan sonra, kumandanlarından Karçakay Han’ı bir kısım kuvvetlerle Musul ve Kerkük üzerine göndermiş, bunun üzerine Kerkük Valisi Bostan Paşa, şehri müdafaa edemeyeceğini görüp Diyarbekir’e çekilmiş, Musul valisi Çerkez Ahmet Paşa ise elindeki mahdut kuvvetlerle birkaç gün müdafaada bulunmuş, fakat Kerkük gibi Musul da İran hâkimiyetine geçmiştir.[11]

İranlılar Musul valiliğine Kasım Han’ı tayin etmişlerdir. Ancak, Diyarbekir’den Bağdat üzerine yürüyen Hafız Ahmed Paşa’nın ordusundaki 500 kişilik öncü kuvvetine kumanda eden Sipahi Küçük Ahmed, Musul önünde görülünce, Kasım Han şehri terk edip Bağdat’a çekilmiş[12] bilahare Şah Abbas’ın karşı mukavelesi üzerine burası tekrar İranlıların eline geçmiştir (1624). Üstelik bu suretle başlayan Safevi ileri harekatı daha kuzeye doğru genişletilerek, İran’ın hudutları Mardin yakınlarına kadar ulaşacaktır.[13]

Bununla beraber İranlılar Musul’u hâkimiyetlerinde uzun süre tutamamışlardır. Zira, IV. Murad 1625 yılında vezir-i azam ve serdar-ı ekrem Hafız Ahmed Paşa kumandasında bir kısım Osmanlı kuvvetlerini Musul üzerine sevk etmiş ve bu ordu Diyarbekir civarında iken, altın köprü denilen mevkide 10000 kadar Şii’nin toplandığı haberi geldi. Karaman Beylerbeyi Çerkez Hasan kumandasında 4000 kişilik öncü kuvvet bunları Kerkük’e kadar kovalayarak, Kerkük de dahil bu bölgeyi İranlılardan temizlediler.[14] Kerkük’ün Safevilerden alınmasından sonra, Bağdat da muhasara edilmiş fakat yedi aylık bir bekleme sonucunda erzak kıyafetsizliği sebebiyle muhasara kaldırılmıştır.

1629 (1039) yılında İran seferine memur edilen serdar-ı ekrem Hüsrev Paşa önce Diyarbekir ve sonra Musul’a vardı. Bu sırada başlayan şiddetli yağışlar Şattülarap ve diğer nehirlerin taşmasına yol açmış ve Bağdat sahrasını baştan başa sular kaplamıştır. Bu durumda sular çekilinceye kadar Musul’da beklemek zorunluluğu doğduğundan, yaklaşık 70 gün Musul’da kalınmıştır.[15] Bu süre zarfında Musul’da kuvvetli bir kale yaptırılmış ve Bağdat’ın kuşatılması için getirilen toplar ve öteki malzemeler bu kaleye yerleştirilmiştir.[16]

28 Ocak 1630’da havaların açılması üzerine Osmanlı kuvvetleri Bağdat’a doğru ilerlemelerine devam etmişlerdir. 9 Kasım 1630’da (3 Rebbiülahir 1040) Bağdat muhasara altına alınmış, fakat yapılan hücumlardan bir netice alınamayarak 16 Kasım 1630’da muhasara kaldırılmıştır. Hüsrev Paşa emrindeki kuvvetlerle 1630 (1040)’da Musul’a ulaşmış ve burada istirahata çekilmiştir. Hüsrev Paşa Musul’da bulunduğu esnada kaleleri tahkim ettirmiştir.[17]

IV. Murad Osmanlı-İran arasındaki, Bağdat etrafındaki mücadeleyi bitirmek için 1638 yılında Bağdat seferini düzenlemiştir. İstanbul’dan hareket eden Osmanlı ordusu 8 Ekim 1638’de (29 Cemaziyelevvel 1048) Musul’a varmıştır.[18]

Musul’da on gün kalındıktan sonra, tekrar Bağdat üzerine yürünmüş ve 25 Aralık 1638 (18 Şaban 1048) cumartesi günü Bağdat alınmıştır.

Ocak ayı ortalarına doğru Bağdat’tan Diyarbekir’e doğru hareket eden IV. Murad 27 Ocak 1639’da (22 Ramazan 1048) Musul’a varmış[19] ve burada bir gün kalındıktan sonra İstanbul’a hareket etmiştir.

Bağdat seferinden sonra İran’la 1639’da Kasr-ı Şirin antlaşması yapılmış ve bu havalide genel bir istikrar sağlanmıştır. Bölge her ne kadar daha sonraki yüzyıllarda, zaman zaman Osmanlı-İran mücadele sahası olmuşsa da, Kasr-ı Şirin antlaşmasından sonraki süreçte bir huzur ortamı tesis edilmiştir.

A. Musul Şehri

I. Şehrin Konumu ve Genel Görünüşü

Musul şehri, Asurluların başkenti Ninova’nın hemen karşısında, dicle nehrinin batı yakasında kurulmuştur. Şehrin alanı 2916 km2 yüzeyi kaplamakta olup, biraz engebelidir. Bu engebelerin bir kısmı tabii iken, diğer kısmı ise tarihî süreç içerisinde yıkılan bina harabelerinden oluşmuştur.[20]

Şehrin etrafı boydan boya surlarla çevrilmiş ve 10.000 metre civarında bir muhiti kaplamıştır.[21] Surların kapladığı alan çok geniş olduğu için, içindeki alan ancak kısmen dolmuştur. Şehrin kuzeybatısında, İmadi kapısı ile Sincar kapısı arasındaki bölgenin doğu kısımları tamamen boş kalmıştır. Hatta, Herzfeld’in 1907-1908’de Musul’da araştırma yaptığı tarihte bile şehrin bahsettiğimiz kısmı henüz dolmamıştır.[22] Aslında, XVIII. Yüzyıl sonuna dek sürekli İran tehdidinin var olması, şehir sakinlerini surların dışına çıkmaktan caydıran önemli bir faktör olmuştur. Musul şehrinde nüfusun yoğunlaştığı alan, güneydoğuda başlıca ticaret akışının hareket noktaları olan Bâbü’t-Top ve Bâbü’s-Saray kapılarının bulunduğu bölgeler olmuştur. Hatta bu bölgede surların dışına doğru az da olsa bir gelişmenin olduğunu görmekteyiz[23] (Kroki-I).

  1. Şehrin Mahalleleri

Şehirlerin mahallelere bölünmesi eski bir örgütlenme şeklidir. Osmanlı şehirleri de mahalleler halinde gelişmiştir. Osmanlıda mahalle; aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleri ile birlikte ikâmet ettikleri şehir kesimidir. Aynı mahallede oturan fertler birbirlerini tanıyan, bir ölçüde birbirlerinin davranışlarından sorumlu ve sosyal dayanışma içinde olan kişilerdir.[24]

Mahalleler aynı zamanda şehrin temel idarî birimleridir. Zira, vergilerin intizamlı ve adil bir şekilde toplanması, düzenin ve güvenliğin korunması, mahalleler bazında daha kolay sağlanmaktadır.[25]

Osmanlıda şehirlerin mahalle sayısı, kentin büyüklüğüne göre değişirdi. XVI. yüzyılda Musul şehrinin mahalle sayısı 20 ile 27 arasında değişmektedir. Nitekim, 1523 tarihinde 20 olan mahalle sayısı 1540 tarihinde 27’ye yükselmiştir. 1558-1575 tahrirlerinde ise 25 mahalle kaydı zikredilmiştir. Bu durum ise, 1540’ta kayıtlı olan mahallelerden dördünün iki mahalle halinde birleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu mahallelerin dinî bakımdan dağılımı ise şu şekilde idi; 1523 tarihinde mevcut 20 mahallenin 17’si Müslim, 3’ü ise gayrimüslimdir. Gayrimüslim mahallelerden 2’si Hıristiyanlara, 1’i de Yahudilere aittir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. İsam Al-Bayaty dedi ki:

    Hocam allah size teşekkür ederim bu şehrin tarihi bile oldu

BİR YORUM YAZ