OSMANLI DEVRİ TÜRK KÜLTÜR VE MEDENİYETİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

OSMANLI DEVRİ TÜRK KÜLTÜR VE MEDENİYETİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Türk Tarihi ve Kültürünün Genel Özelliği

Kültür, bir millete ait davranış ve karakterlere denir. Medeniyet ise, inanç ve ahlâk nizamıdır. Her milletin olaylar karşısında gösterdiği tepki farklıdır. İşte en basit anlamıyla kültür, toplumun karşılaştığı bir olay karşısında sergilediği tavır ve hareket tarzıdır. Bir toplumun kültürel hayatını şekillendiren en mühim unsur ise dinî inançlar ve geleneklerdir. Atadan, dededen kalma davranış kalıpları olan gelenekler sosyal hayatı yönlendiren temel normlardır. Dünya ve eşyayı algılamakta insanın davranışlarını tayin eden en önemli faktör de inançtır.

Türk tarihinin, diğer milletlerin tarihine nazaran birbirinden çok farklı coğrafyalarda cereyan ettiği görülür. Bu yönüyle Türklere benzeyen başka bir millet bulmak zordur. Çünkü Türkler, Orta Asya’da meydana çıkmışlar, fakat orada kalmayarak eski dünyanın birçok bölgesine yayılmışlardır. Ana kol, İran üzerinden Anadolu, Kafkaslar, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika ve Avrupa’ya uzanmış; ikinci bir kol Hazar Denizi’nin kuzeyinden Ukrayna, Balkanlar ve yine Avrupa’ya inmiş; diğer bir kol ise Hindistan’a ulaşmıştır. Birbirinden çok farklı özelliklere sahip ülkelere yerleşen Türkler, değişik zaman ve mekânlarda birçok devletler kurmuşlardır.

Türkler, geniş bir coğrafya üzerinde sürekli hareket halinde oldukları için, birbirinden çok farklı, değişik toplum ve kültürlerle karşılaşmışlardır. Bu kültürlerden pek çok unsur almışlar ve o kültürlere de pek çok şey hediye etmişlerdir. Bu durum Türk kültürüne dinamik bir yapı kazandırmıştır.

Bir toplumun kültürü için en büyük iki tehlikeden ilki, başka toplumlarla münasebette bulunmamak ve kendi içerisine kapanmaktır. Böyle bir durumda kültür, dinamizmini, yani kendini yenileme ve üretme kabiliyetini kaybeder. Bu yüzden diğer toplumlarla sürekli münasebet halinde olan toplumlar kültür açısından şanslı ve güçlüdürler. Kolay kolay hâkim karakterini kaybetmezler. İkincisi ise kültürün kaynağı olan medeniyette bir çözülme başlaması yani, toplumun inanç ve ahlâkında bir yozlaşma meydana gelmesidir. Bu durumda kültür, seçme gücünü ve kendine has ahengi kaybeder.

Belirli bir coğrafya üzerinde kalmış, siyasî ve askerî bakımdan herhangi bir varlık gösterememiş ve başka toplumlarla münasebet kurmamış toplumların kültürleri yeknesaktır (homojen), saftır, işlenmemiştir. Buna karşılık, Türkler gibi hareketli bir milletin kültürü çeşitlilik arz eder. Makbul olan da budur. Bir kültür, farklı toplumların kültürüyle temas ettiği ölçüde gelişme imkânı bulur ve güçlenir. Kültürde saflık, basitliği ve zayıflığı ifade eder. Kültür sürekli bir değişim ve gelişim içerisinde olmalıdır. Bu da ancak diğer kültürlerle kurduğu sağlıklı ilişki sayesinde mümkün olabilir. Türk kültürü bu yönüyle son derece dinamiktir. Çeşitli toplumlardan alınan unsurlarla zenginleşmiş ve güçlenmiştir.

Kültürün, anî ve köklü bir değişiklik karşısında kalması onu zaafa uğratır ve belirli bir süre de olsa bocalatır. Türk kültürü bunu yaşamış ve tarih boyunca iki büyük badire atlatmıştır.

Bunlardan birincisi, Türklerin Müslüman olmaları sırasında yaşanmıştır. IX. ve XI. yüzyıllarda Müslüman olan Türkler, ataları Müslüman olmadıkları için onların kültürel değerlerinin çoğunu terk etmişler, Orta Asya’da kullandıkları yazıyı da bırakmışlardır. Arap harfleri ile Türkçe eserlerin Anadolu’da ortaya çıkışı XII. yüzyılın sonlarında gerçekleşebilmiştir. Bu, 300 seneden fazla Anadolu Türklerinin kendi dilleri ile yazı yazmadıklarını gösterir. Bu durum Türk kültürü için çok zararlı olmuş, Orta Asya’da yüzlerce yılda teşekkül etmiş kültür birikimi yeni nesillere aktarılamamış, yazılı ve sözlü kültür unsurları unutulup gitmiştir. Sadece Oğuz Destanı ve Dede Korkut Hikâyeleri gibi Türkler arasında sözlü olarak yaşayan bazı destanlar ancak XV. yüzyıldan sonra yazıya geçirilebilmiştir. Fakat dinamik yapısı sayesinde[1] Türk kültürü kısa sürede bu kesintiyi telafi etmiş ve Osmanlı Devleti zamanında son derece güçlenmiş, işlenmiş ve bir imparatorluk kültürü haline gelmiştir. Bu dönemde meydana getirilen eserler ve ortaya konulan değerler Türk kültürünün klasiklerini teşkil eder.

Osmanlı devrinde teşekkül eden kültürü de, bütün diğer kültürler gibi homojen ve statik olarak kabul edemeyiz. Zamanın ve şartların değişmesi ile farklı toplumlarla kurulan münasebetler çerçevesinde kültür sürekli bir değişim içerisindedir. Bu sebeple XIV. yüzyıldaki Osmanlı kültürü ile XIX. yüzyıldaki arasında dağlar kadar fark vardır. Sosyal değişmenin çapı bütün kültürü kapsadığı için, statik, yeknesak bir kültürden söz edilemez. Ancak XV. yüzyıldan XVIII. yüzyılın ortalarına kadar olan 250-300 yıllık dönemde köklü kültür değişmeleri yoktur ve kültür kendi tabiî seyri içerisinde bir gelişme ve değişme göstermiştir.

Türk kültürünün karşılaştığı ikinci büyük tehlike ise, Batı ile yüz yüze kaldığımız son iki yüz yıllık dönemde ortaya çıkmıştır. XVII. yüzyılın sonlarından itibaren birleşik Avrupa karşısında uğradığımız askerî mağlubiyetler Türk insanında bir şok meydana getirmiş, teknolojik ve ekonomik alanda Batı’nın gerisinde kalmamız bu şoku pekiştirmiştir. Zaman içerisinde Batı’nın ilim, teknik, askerlik ve siyaset alanında gösterdiği üstünlük, insanımızı sahip olduğumuz değerlerden şüpheye düşürmüş ve sonuçta kendine ait değerleri inkâra götürmüştür. Bunun tabiî sonucu olarak Türk kültürüne ait unsurlar ihmal ve hatta tahrip edilmiştir. Sultan II. Mahmud’dan itibaren devlet kurumlarını Batılılaştırmak için bir program uygulanmıştır. Bu uygulamaların toplumun kültüründe büyük değişiklikler meydana getirdiği ve hatta yer yer dejenerasyona uğrattığı bir gerçektir. Merhum Mümtaz Turhan bu döneme “Zoraki Kültür Değişmeleri Dönemi” adını vermektedir.[2]

Osmanlı Devri Türk Kültürünün Evreleri

Bu noktadan bakıldığında Osmanlı dönemi Türk kültürünün iki safhada ele alınması icap eder kanaatindeyiz.

Birinci safha kuruluştan 1720’lere kadar olan devir,

İkinci safha ise 1720’lerden XX. yüzyıla kadar olan devirdir.

Klasik dönem olarak tanımlanan ilk safha da kültürün teşekkülü ve kemal devri olmak üzere ikiye ayrılabilir.

Kültürün teşekkülü ve kemal devrinde Osmanlı kültürü son derece dinamik ve şahsiyetlidir. Hâkim millet olmanın sağladığı avantajla da, farklı kültürleri kendi potasında eriterek, hepsine kendi damgasını vurabilmiştir. Bu kültür zenginliğinin içerisine Orta Asya’dan gelenek halinde intikal eden Türklüğe ait değerler, İslamiyet’in Türk milletine kazandırdığı iman ve kendine güven duygusu ile Türklerin Anadolu ve Rumeli’de karşılaştığı toplumlara ait unsurlar yer almaktadır.

XV. yüzyılın ortalarına doğru, Osmanlı Devleti klasik yapısını buldu. Fatih Sultan Mehmed, imparatorluğu merkezî devlet esaslarına göre düzenledi ve bu yapı XIX. yüzyıla kadar ufak tefek değişikliklerle devam etti. Tarihçiler, 1453’ten sonraki döneme Osmanlı Klasik Devri adını vermektedirler. Ancak klasik dönemin ne zaman sona erdiği konusunda kesin bir tarih verilememektedir. Bazıları bunu III. Selim, bazıları II. Mahmud’a kadar uzatmaktadırlar. Bir kısmı da Avrupa’nın tesiriyle kabul edilmiş olan Yeni Çağ ve Yakın Çağ gibi bölümlemeyi esas alarak klasik dönemi 1789’larda sonlandırmaktadırlar.

Bizim kanaatimize göre Osmanlı klasik döneminin sonu 1720’lerde başlamaktadır. Tarihçilerin Lâle Devri diye adlandırdıkları dönem, Türk kültür tarihinde mühim bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu tarihten itibaren Osmanlı kültürü gittikçe süratlenen bir değişime maruz kalmıştır.

Osmanlı kültürünün temel özelliklerine geçmeden evvel, bu kültürü meydana getiren Osmanlı medeniyetine, yani Osmanlı inanç ve ahlâk nizamına kısaca temas etmek gerekmektedir. Burada uzun uzadıya medeniyet ve kültür ayırımına girmek istemiyoruz. Çünkü bu konu oldukça çetrefil ve uzundur. Medeniyet ve kültür kavramlarının tanımı konusunda bir fikir birliği yoktur. İkisini aynı şey sayanlar olduğu gibi, ikisi arasında hiçbir fark olmadığı görüşünü paylaşanlar da çoktur. Bu hususta bizde ilk olarak Ziya Gökalp medeniyet ve kültür (hars) kavramları üzerinde durmuş ve medeniyeti kültürün bir sonucu olarak telakki etmiş ve medeniyetin kısaca bilim ve teknik ile meydana getirilen eserlerden ibaret olduğunu belirtmiştir. Bundan başka Ziya Gökalp, medeniyeti insanlığın ortak malı kabul etmiş ve malum olduğu üzere, Türk milletindenim, İslam ümmetindenim ve Garp medeniyetindenim, demişti.[3]

Günümüz bilim ve fikir adamlarından Yılmaz Özakpınar ise tam tersine, medeniyeti bir inanç ve ahlâk nizamı olarak tarif etmekte; medeniyetin kültürü meydana getirdiğini, yani ona kaynaklık ettiğini ileri sürmekte ve bu konuda yeni bir teori ortaya atmaktadır.[4]

Bizce de bu teori, ciddiye alınması gereken, Osmanlı medeniyet ve kültürünü izahta azami ölçüde başarılı bir görüştür. Burada tabii ki, sayın Özakpınar’ın teorisinden uzun uzadıya bahsedecek değiliz. Kendisi mezkur görüşlerini muhtelif kitap ve makalelerinde işlemiştir. Sadece burada medeniyeti onun tanımına uyarak, “bir inanç ve ahlâk nizamı” olarak ele alacağımızı belirtmek isteriz.

Bu noktadan hareketle Osmanlı kültürünü yaratan medeniyetin temelinde yatan aslî unsurun ne olduğu hususuna bakmamız gerekmektedir. Zira Osmanlı inanç ve ahlâk nizamını kavramadan, 1450’lerden 1700’lere kadar bir cihan devleti olmayı başarmış ve sadece Osmanlı coğrafyası değil, bütün Avrupa, Akdeniz ve Asya’da siyasî, askerî ve kültürel açıdan başat bir rol oynamış olan Osmanlı medeniyeti vakıasını izah edemeyiz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al