OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDAN FETRET DÖNEMİNE

OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDAN FETRET DÖNEMİNE

Bir cihan devleti olarak tarih sahnesinde yer almış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı Anadolu’nun kuzey kesiminde küçük bir beylik halinde ortaya çıkışı, doğrudan doğruya bu döneme ait çağdaş kaynaklardan takip edilememektedir. Bu durum olaylara yönelik kronolojik bir aktarımı mümkün kılmadığı gibi, böylesine cihanşümul bir imparatorluk kuran hanedanın menşeini de karanlıklar içinde bırakmaktadır. İlk Osmanlı tarihlerinin kuruluştan bir asır sonra kaleme alınmış olmaları bunlardaki kuruluş ve menşe ile ilgili bilgileri tartışmalı hale getirmiştir. Osmanlı kaynaklarının bu problemi daha XX. asır başlarından beri bilinmekte ve tartışılmaktadır. Sadece Osmanlı kronikleri değil, ilk Osmanlılarla ilgili çağdaş Bizans kaynaklarının aktardıkları dolaylı bilgilerde de önemli problemler mevcuttur. Bütün bu durum Osmanlı tarihinin bu ilk safhasında gerek beyliğin gerekse hanedanın ortaya çıkışı ve müstakil bir devlet haline geliş süreciyle alakalı olarak bu konularla uğraşan araştırıcıları vakıaya/olguya yönelik olmaktan çok teorik kurgulamalara yöneltmiştir. Bu durum özellikle Gibbons ile başlayıp F. Köprülü, P. Wittek, H. İnalcık çizgisiyle devam eden genel kabullere ve bunlara 1980’li yıllardan itibaren başlayan, ancak yeni bir çözüm ortaya koymaktan çok, daha önce üzerinde durulmuş, bir kısmı unutulmuş bilgileri yeniden canlandıran ve sosyolojik- antropolojik kuramlarla süslenmiş itirazlara yol açmıştır.

Yine de Osmanlı tarihinin bu ilk safhası ve ailenin menşei hususunda geç tarihli erken Osmanlı kroniklerinin malzemesini yoğurmaktan, bunları gerek Bizans gerekse XIII. yüzyıl Selçuklu kaynaklarıyla karşılaştırmaktan ve çoğu geç tarihli olmakla birlikte erken tarihli kayıtlara atıfta bulunan resmi belgelerin, topografik ve maddi malzemelerin yol göstericiliğinde olguya yönelik bilgilere ulaşmaya çalışmaktan başka tarihçinin yapabileceği pek fazla bir şey yok gibidir. Teorik yaklaşımların da nispeten doğru düşünülerek ortaya konmuş olan olgulara dayanmak ölçüsünde bu çerçeveyi tamamlayabileceği söylenebilir.

İlk Osmanlıların tarih sahnesine çıkışları, XIII. yüzyıl Anadolusu’ndaki çok önemli sosyal değişime dayanır. Bu değişimin temeline 1071’den itibaren Anadolu yarımadasına kat’i olarak yerleşen ve siyasi birlikler kuran Selçuklular’ı yerleştirmek gerekir. Selçuklu idaresindeki Anadolu, Osmanlılar için her şeyin başlangıcını oluşturacak olan XIII. asır sonlarına doğru hemen hemen Türkleşme vetiresini tamamlamış bir görünüş arzeder. Bu görünüş ve “Türkleşme” sadece geniş ölçüde yerli unsurların islamlaşması sonucu ortaya çıkmış bir vakıa olmayıp dönemin muasır kaynaklarında da ifadesini bulduğu üzere Türkmen/Oğuz boylarının Anadolu’ya yönelik göçlerinin bir sonucudur. Şüphesiz Anadolu’nun türlü etnik kökenden gelen ve Doğu Hıristiyanlığının muhtelif inanış kümeleri şemsiyesi altında birleşmiş olan yerli unsurların bir bölümünün yeni fâtihlerin dinî inançlarına katılmış oldukları inkar edilemez. Fakat bunun çok büyük sayılara ulaşmadığı, aksine mesela XV ve XVI. asra ait Osmanlı resmi sayımlarının sonuçlarının, Selçuklular’ın aslî coğrafyası olan Orta ve Doğu Anadolu’da, Batı Anadolu’ya kıyasla çok daha fazla sayıda Ortodoks Hıristiyan gurupların yaşadığını ortaya koyduğu dikkati çeker. Bu defterlerde görülen nüfusun birden bire ortaya çıkmadığı, eğer kitleler halinde islamlaşma olsaydı, bazı bölgelerde hemen hemen müslüman Türk unsurla aynı yoğunlukta nüfusu bulunan Hristiyan gruplara rastlanmaması gerektiği açıktır.

Anadolu’nun sosyal, iktisadi, dini hatta idari yapısında mühim değişikliklere yol açacak olan Oğuz kabilelerinin göçleri yerleşik Selçuklu idaresini ve devlet sistemini etkilemiştir. Selçuklular yarı göçebe hayat tarzı içindeki bu gurupları iç düzenlerinde karışıklığa, çekişmeye yol açma ihtimali karşısında sınır boylarına sevkettiler. Bu sınır boylarında yeni gelen gurupların ve bu bölgelerde yaşayan Bizans tebaası unsurların karşı karşıya gelmeleriyle sadece bir çatışma ortamı değil, karşılıklı bir sosyal etkileşim de vucud bulmuştur. Sınır kültürünün bu kendine has özelliklerinin kaynaklara yansıyan akislerini, Osmanlı dönemindeki Balkanlar’da gözlemlemek ve benzeri gelişmeleri anlamak mümkündür. Böylece uç denilen kesimde bir yandan geleneksel olarak hayat tarzlarını sürdüren, öte yandan yine kendi anlayışlarıyla şekillendirdikleri dini motifleri manevi idealle süsleyen Bizans topraklarına akınlar yaparak elde edilen ganimeti siyasi kudret için gerekli olan iktisadi gücün kaynağı haline getiren yeni siyasi teşekküller ortaya çıktı. Önceleri Orta ve Doğu Anadolu’da görülen ve bilahire Selçuklu idaresi altında bütünleşen bu “uç sistemi” XIII. yüzyılda Moğollar’ın ortaya çıkarak Anadolu’yu tehdit altında bırakmalarıyla yeni bir hamle ve ivme kazandı. Beklenmedik bu gelişme sadece Yakındoğu tarihini değil, Avrupa tarihini de derinden etkileyecek olan hatta çağımıza kadar uzanan yeni oluşumlara zemin hazırladı.

1071’den sonra Anadolu’nun içlerine yönelik olan Türk akınları beraberinde yeni göçmen guruplarını getirmiş, Selçuklular’ın yıkılmaya yüz tuttuğu, Harezmşahlar’ın yükseldiği XII. yüzyılın ikinci yarısında yeni Türk göçleri olmuş, XIII. yüzyılın yirmili yıllarında Moğollar’ın İran ve Âzerbaycan’a hakim olmalarıyla yeni ve belki de diğerlerinden daha büyük bir göç dalgası meydana gelmiştir. Bu durum sadece Anadolu’yu değil ileride onunla bağlantılı olacak olan Karadeniz’in kuzey steplerinden Balkanların kuzey kesimlerine kadar ulaşan bölgeleri de ilgilendiren gelişmelerin başlangıcını teşkil etmiştir. Böylece özellikle XIII. asırda Anadolu ile Kuzey Karadeniz kesimi arasındaki irtibat ve bağlar daha da sıkılaşmıştır.

Bizanslıların bu kuzey kesimlerinden Balkanlara sızan bir kısım Türk boylarını kendi hizmetleri altına almaları ve bunları uç bölgesindeki siyasi oluşumlara karşı kullanmak üzere Batı Anadolu’ya geçirmeleri, sınır boylarında yeni bir karışma ve imtizaca yol açarak siyasi teşekküllerin güçlenmesinde yahut kolayca yayılmalarında rol oynamış olmalıdır. İlhanlı baskısı sonucu Selçuklu Devleti dağılırken, iç bölgedeki yaylaklarını kaybeden Türkmen boyları, Anadolu’nun batı uç kesimlerine yığılmaya başlamışlardır. Kuzeydoğu Anadolu’nun dağlık kesimleriyle Kastamonu bölgesinden Antalya’ya kadar uzanan hat, Türkmen boylarıyla dolup taşmıştır.

Bu Türkmen boyları basit birer göçebe kabile değillerdi. Onlar Harezmşahlar’ın, Selçuklular’ın ve diğer Türk beyliklerinin idaresi altında bulunmuşlardı, idari, askeri yapıdan haberdar idiler. Ayrıca bir kısmı 1240’larda Anadolu tarihi bakımından büyük önemi haiz Babaî isyanına vücud vermişti. Yanlarında derviş, baba, şeyh gibi dini ve kültür hayatlarında rol oynayan zümreler de yer alıyordu. Bunlar kendi anlayışları gereği islamî teyidi sağlayıp manevi gücü takviye ediyorlardı. Bu katı gibi görünen manevi yapı aslında yumuşak bir geçişi sağlayacak motiflerle bezenmişti ve yerli unsurlarla belirli noktalarda uyum gösterebilecek bir karekter taşıyordu. Bu gurupların katı ve kitabi bir islami anlayışla hareket edip cihad-gaza prensibine sık sıkıya bağlı olduklarını söylemek, XV. ve XVI. yüzyıllardaki sofistike Sünni akaidin etkisi altında olup olayları bu pencereden açıklamaları beklenen Osmanlı kronik yazarlarının bile tercih etmedikleri bir anlatım tarzıdır.

Hayli renkli uç dünyasına şehirli unsurlar, ahi gurupları, esnaf teşekkülleri, sanatkarlar, tacirler ve çiftciler gibi Orta Anadolu’nun ve Doğu Anadolu’nun yerleşik halkından bir bölümünün gelip yerleşmiş oldukları açıktır. Böylece bir taraftan siyasi bir idari yapı çok kısa sürede oluşturulurken diğer taraftan bu yapıyı destekleyecek iktisadi faaliyetler başlamış ve üretimi sağlayacak temel adımlar atılmış oldu. Bütün bunları belirli bir bilincin, sistemli bir siyasetin eseri gibi görmek de doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Burda daha çok kendiliğinden oluşan bir siyasi çatı etrafında toplanmanın getirdiği oluşum söz konusudur. Nitekim uç kesimindeki Türkmen beylikleri 1300’lü yıllarda ortaya çıktıklarında, böylesine hazır ortama sahip değillerdi, fakat siyasi teşekkül haline gelmekle kısa sürede bunun için gerekli alt yapıları, geçmiş tecrübelerin ışığında sağlayabildiler. Bu gurupların kabilevi anlayışı, devlet teşekkülünde kan bağlarının getirdiği yapıların sosyolojik çözümlemeleri, bugünün araştırıcılarının sistemleştirme çabalarının bir ürünü olup dönemin tarihi şartlarını ortaya koyabilecek olgunluktan uzaktırlar. Bu bakımdan burada içinde Osmanlı beyliğinin de yer aldığı Türkmen beyliklerinin ortaya çıkışını bu teorik önermelerden değil vakıalar temelinde ele almak yolu tercih edilmiştir.

Tarihi gelişmeye dönecek olursak, XIII. yüzyıl sonlarında karşımıza çıkan manzara şudur. Orta Anadolu’da sıkışıp kalan ve İlhanlı hakimiyetini kabul eden Selçuklular’a karşı onlara sözde bağlı Türkmen beylikleri, merkezi otoritesi zayıflayan Bizans’ın içinde bulunduğu siyasi bunalımdan istifadeyle Batı Anadolu’da yoğun bir faaliyete giriştiler. Zamanla söz konusu bölgede müstakil ve yarı müstakil hale gelecek olan ve birer devlet şeklinde teşkilatlanan beylikler arasında özellikle eski Selçuklu payitahtını ele geçiren Karamanoğulları üstün bir mevki kazandılar. Bunlar Selçuklu varisi olma iddialarını ve siyasetlerini diğer Türkmen beylerine karşı ön plana çıkardılar. Daha batıdaki beylikler içinde Kütahya merkezli kurulmuş olan Germiyanoğulları ile Kastamonu-Sinop havalisindeki Candaroğulları, ilk dönemlerde güçlü beylikler olarak sivrilmişlerdi. Karesi, Aydın, Saruhan, Menteşe beylikleri önceleri denize açık, formel “gaza” ideolojisinin mahiyet değiştirip idealize edildiği bir itici gücün yönlendirdiği beylikler durumundaydı. Özellikle Germiyan ve Candaroğulları Bizans’ın payitahtına yakın sınırlarda yer almış olmakla sınır hattında kendilerine bağlı her biri boy beyi olan savaşcı liderleri devreye sokmuşlardı. Bunlar muhtemelen yarı bağımsız, çoğu defa da kendi namlarına hareket ediyorlar, zaman zaman kendileri gibi olan diğer beylerle birleşebiliyorlar, sınır bölgelerindeki Bizans feodal beylerine karşı müşterek saldırılar düzenleyebiliyorlardı. Bu oluşumların Bolu hattından Eskişehir hattına kadar olan yerlerde ve Sakarya havzasında yoğunlaştığı, hatta Umurlu, Osmanlı, Karesi beyliklerinin bu gibi bölüklerden ortaya çıktığı üzerinde durulur. Öte yandan Batı Anadolu’nun dış cephesinde Eretna, Kadı Burhaneddin, Eşrefoğulları, Ladik beyleri, güneyde Hamidoğulları, kuzeyde Trabzon Rum Devleti hudutları çevresinde Çepni beyleri (Taceddinoğulları, Hacı Emir oğulları) yer almaktaydı. Fakat özellikle Bizans hududuna yakın Batı uç kesimindeki beylikler içinde Germiyan ve Candaroğulları arasında sıkışmış bölgede bulunan küçük bir beylik yavaş yavaş siyasi şartların ve jeopolitik durumun kendisine sağladığı avantajlarla yükselmeye ve dikkat çekmeye başladı. Bu bölge sadece İç Anadolu değil, Karadeniz’in kuzey bozkırları ve hatta Balkanlar ile kolayca irtibatın kurulabildiği bir alandı. Hususiyle İzzeddin Keykâvus ‘a bağlı Türkmen liderleri bu yöredeki kalabalık Türkmen boylarına dayanmakta idiler. 1260’lı yıllarda Keykâvus ‘un Bizans’a sığınışı, oradan Kırım’a sevki, ona bağlı Türkmen guruplarının buralarda toplanmasına vesile olmuştu. Osmanlı beyliğinin zuhur ettiği kesim oldukça hareketli, birçok olaya sahne olmuş bir yerdi ve burada bulunanlar da bütün bu ortamdan tecrübe kazanmışlardı. Hatta Bizans tebaası yerli guruplarla da irtibat kurabilecek vasat da sağlanmıştı.

Prof. Dr. Feridun EMECAN

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye


ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ