OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDA TÜRK DERVİŞLERİNİN İZLERİ

OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDA TÜRK DERVİŞLERİNİN İZLERİ

A. Dervişlerin Faaliyet Alanları

Anadolu’nun Türk toprağı olmasında önemli pay sahibi olanlar arasında dervişlerin özel bir yeri vardır. Anadolu’nun fethi ve İslâmlaşmasında olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında da Türkleri harekete geçiren en önemli unsurların başında tasavvuf gelmektedir. Anadolu’daki İslâmlaşmayı hızlandıran tekkeler ilk olarak Türkler tarafından kurulmuş, hayatın her alanı zaviyeler çevresinde örgütlenmiş,[1] Anadolu’yu dolduran pek çok Türkmen şeyhinin kabri, ziyaretgâh haline gelmiştir.

Örneğine çokça rastlanan askerî işgallerin hiçbirine benzemeyen Türkmen göçleri sonucunda Anadolu’ya çok sayıda derviş gelmiştir. Bu dervişler, Selçuklular gibi, Osmanlıların da manevî dayanaklarını oluşturur. Bunların Anadolu’daki etki alanları, birbirine bağlı üç başlık altında toplanabilir: Fetih ve iskân, sosyal hayat ve kültür hayatı. Kılıç ve kılıca hükmeden ruh yardımıyla fethedilen bölgelerin yaşanır hale gelebilmesi, iskân faaliyetleri ve vakıflar gibi kurumlarla mümkündür. Kurulan bu sosyal yapının geliştirilmesi, yenilenmesi ve geleceğe aktarılması da sosyal etkinlikler yanında, toplumun çimentosu olabilecek eserlerin yazımı gibi kültürel etkinlikleri zorunlu kılmaktadır. Bu çalışmada, dervişlerin dinî ve itikadî düşünceleri üzerindeki tartışmalardan çok, Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde değişik alanlarda oynadıkları roller üzerinde durulacaktır.

B. Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Anadolu’daki Dervişler ve Tarikatlar

Anadolu, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan önceki yüzyılda, Şihabeddin Sühreverdî (ö. 1234), Evhadeddin Kirmanî (ö. 1237), İbn Arabî (ö. 1240), Şems-i Tebrizî (ö. 1247), Necmeddin Dâye (ö. 1256), Ahî Evran (ö. 1261), Mevlânâ Celaleddin Rumî (ö. 1273), Sadreddin Konevî (ö. 1273), Yunus Emre (ö. 1342) gibi dervişlerin damgasını vurduğu bir coğrafyadır. Bu dervişler, Anadolu insanının duygu ve düşünce dünyası üzerinde derin izler bırakmıştır.

Sufilerin yalnızca halk tabakası değil, aydın tabaka ve hatta devlet adamları üzerinde de etkileri vardır. I. Keykavus’un şeyhi sayılan İbn Arabî, Horasan tasavvuf ekolü etkisiyle teşkilatlanan fütüvvet hareketini Anadolu’ya taşıyan Sühreverdîye’nin kurucusu Ömer Sühreverdî gibi sufîlerin Selçuklu Anadolusu’ndaki derin etkileri bilinmektedir. Melâmetle de ilişkisi bulunan fütüvvet hareketi Ahîliğin temelini oluşturur.

Anadolu Erenleri de denilen dervişlerin Aşıkpaşa-zâde tarafından dört guruba ayrıldığı malumdur: Gaziyân-ı Rûm, Ahîyân-ı Rûm, Bacıyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm.[2]

Anadolu Gazileri diye Türkçeleştirilebilecek olan Gaziyân ifadesinden uçlardaki dinî-askerî teşkilat anlaşılır. Bizanslılarla sürekli mücadele halinde olan bu mücahitlerin temeli Tuğrul Bey ve Alparslan’a dayanır.[3] Daha sonraki dönemlerde kurulan Yeniçeri teşkilatının manevî arka planını ise Anadolu’da kurulmuş olan Bektaşiye oluşturmuştur.

Fütüvvet düşüncesinin etkisi altında gelişmiş bir hareket olan Ahîlik, esnaflıktan eğitime, siyasetten savaşa kadar geniş bir faaliyet alanına sahip, Anadolu Türklerine özgü bir oluşumdur. XIII. yüzyıl Anadolusu’nda ticaret ve şehirleşmenin gelişmesine paralel olarak yaygınlaşan Ahîlik[4], savaş sanayiinin temel hammaddelerinden deri sektörünü elinde tutan bir harekettir.[5] Ahî “iş adamları”, oluşturdukları “güçlü lobi”lerle devlet mekanizmalarında baş gösteren krizlere müdahil olmuşlardır.[6] Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebâli, Ahîlerin lideri ve beyliğin manevî önderi konumundaydı. Devletin kuruluşuyla ilgili meşhur “rüya”yı gerçekleştirme yolundaki ilk adımlar Şeyh Edebalî tarafından atılmıştır. Anadolu’nun pek çok yerindeki zaviyelerle konaklama hizmetleri de veren Ahîlerin Osmanlı Devleti üzerindeki etkileri Fatih dönemine kadar sürmüştür.

Ahî Evran’ın eşi Fatma Bacı’nın, Bâcıyân-ı Rûm’un kurucusu olarak gösterilmesinden dolayı,[7] bu teşkilatın Ahîlerin kadın kolları olduğuna dair kanaatler bulunmaktadır.[8] Kadınların eğitimiyle ilgilenen ve gayrimüslim kadınlar arasında İslâmlaşma faaliyetleriyle tanınan bu teşkilatın Baycu komutasındaki Moğol baskınından sonra toparlanamadıkları anlaşılmaktadır.[9] Ancak ortadan kalkmasından çok zaman sonra yaşayan Aşık-paşa-zâde’nin bu teşkilatı ismen de olsa zikretmesi, etkilerinin gücü hakkında fikir vermektedir.

Abdal kelimesi, XII. XIV. yüzyıllarda derviş anlamında kullanılmıştır.[10] Horasan Erenleri de denen Abdalların[11] Yesevî, Vefaî, Babaî, Bektaşî ve Kalenderî zümrelerle ilişkili oldukları kanaati vardır.[12] Bu örneklerden biri Vefâî tarikatına mensubiyeti kendi ifadelerine dayandırılan Geyikli Baba’dır.[13] Bu zümrelerin Şiî-Batınî, ibahî, serseri dervişler olduğu söylenmekle birlikte,[14] tahrir defterleri başta olmak üzere, bazı kaynaklarda düzenli aile hayatına sahip olduklarının bir göstergesi olarak çocuk ve torunlarından söz edilen, fetihlere katılan, yerleşim merkezleri kuran, devletin iskân ve İslâmlaştırma çabalarına katkıda bulunan dervişlerin tamamı için bu hükme varabilmek mümkün gözükmemektedir.[15] Aynı problem, Anadolu’nun İslâmlaşmasına katkı sağlayan dervişlerle ilgili tartışmalarda da karşımıza çıkmaktadır.[16]

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında dalgalar halinde Anadolu’ya göçler yapıldığı anlaşılmaktadır. Abdal Murad,[17] Alaca Hırkalı,[18] Bursa fethine katılan gazilerin susuzluğunu gidermek için ayran dağıtan Doğlu Baba,[19] bunlardan başka adı pek az duyulmuş olan Yegân Gazi,[20] Kaplan Gazi,[21] Mehmed Dede,[22] Selçuk Gazi,[23] Lâleli ve Yalnız Dede kardeşler,[24] muhtemelen Esemen Baba[25] ve Esenli Şeyh[26] ve adı duyulmamış pek çok dervişin aynı sıralarda Anadolu’ya gelmiş olmaları bunu göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki bir başka önemli derviş göçü de, hacca gitmek üzere Seyyid Usûl,[27] Seyyid Nâsır,[28] Seyyid Nimetullah-ı Velî,[29] Ali Dede el-Buharî,[30] Baba Zakir[31] gibi dervişlerle yola çıkan ve asıl adı Şemseddin Muhammed olan Buharalı Emir Sultan’ın ön ayak olduğu harekettir.[32]

Bu yüzyılda Anadolu’ya gelen tarikatlar arasında dolaylı etkileri bulunan, fakat yayılamayan Kübreviye, Sühreverdiye, kurucusu Ebu İshak Kâzerûnî’ye (ö. 1034) nispetle İshakiye de denen Kâzerûniye[33] ve Edhemiye sayılabilir. Rifaiye, Kadiriye, Kalenderiye, Haydariye Anadolu’da yayılma imkânı bulabilmiş, Hurufîlik ise fikri bir akım ve tasavvufi bir neşve olarak varlığını sürdürmeye devam etmiştir.[34] Kadiriye’yi Anadolu’ya getiren Eşrefoğlu Rumî (ö. 1469) Eşrefiye kolunun kurucusudur.

Molla İlahî (ö. 1490) ve Emir Ahmed Buharî (ö. 1516) Nakşibendiye’yi Anadolu’ya getirirken, Zeyneddin Hafi’nin (ö. 1435) kurduğu Zeyniye,[35] Abdüllatif Kudsî (ö. 1452) ve halifeleri aracılığıyla Bursa, İstanbul, Konya, Karaman, Tosya, Eğridir ve Rumeli, Abdürrahim Merzifonî (ö. 1446) aracılığıyla Merzifon,[36] Şeyh Abdülmu’tî (?) aracılığıyla da Kuzey Afrika’ya taşınmıştır.[37] Zeyniye, muhtemelen aynı çizgiyi yeni bir havayla sürdüren Nakşibendiye, Celvetiye gibi tarikatların gelişmesiyle, XVI. yüzyıldan sonra yavaş yavaş ortadan kaybolmaya yüz tutmuştur.[38]

Halvetiye ise ikinci Pir Yahya Şirvanî (ö. 1458) ve müridi Dede Ömer Ruşenî (ö. 1480) tarafından sonraki yıllarda Anadolu’ya girmiş ve büyük rağbet görmüştür. Bayramiye ile de irtibatından söz edilen bu tarikattan Celvetiye, Şemsiyye, Mısriyye, Uşşakiye gibi Anadolu kültürü üzerinde derin izler bırakan kol ve şubeler doğmuştur. Bunlardan Celvetiye I. Ahmed’in itibar ettiği bir tarikat olurken, Mısriyye Niyazî-i Mısrî’nin sürgünleriyle gündeme gelmiş, Şemsiyye de tekke-medrese kavgasında tekke tarafı olarak ön plana çıkmıştır.

Anadolu’da doğan tarikatlar arasında Mevleviye ve Bektaşiye ilk sırayı almaktadır. Bunlardan Mevleviye ile Osman Bey arasında bir ilişkiden söz eden bir menkıbe mevcuttur. 1826’da Yeniçerilik’in kaldırılmasına bağlı olarak ordunun manevî arka planını oluşturan Bektaşîye yasak edilmiş, onun askerî hayattaki rolü Mevleviye’ye verilmiştir. Bu sonucun sözü edilen menkıbeyle irtibatlı olması mümkündür.

Erdebil Sufileri ve Erdebiliye gibi isimlerle tanınan ve başlangıçta Sünnî bir tarikat olan Safeviye, Hamidüddin Aksarayî ile Anadolu’ya gelmiş, ancak bir süre sonra Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd aracılığıyla İran’ın Şiîleşmesi’nde etkili olmuştur. Safeviye’den Hacı Bayram Velî etkisiyle ayrılan bir kol Bayramiye’yi oluşturmuştur. Bayramiye Ak Şemseddin’le gelen koluyla devlet desteğini alırken, bu tarikattan Bursalı Bıçakçı Ömer Dede’yle ayrılan Bayramî-Melâmîler özellikle XVI. ve XVII. yüzyıllarda devletin ensesini soluğunda hisseden bir zümre olmaktan kurtulamamıştır.

C. Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Dervişlerin Etkileri

  1. Dervişlerin Fetih, İskân ve İslâmlaşmadaki Etkileri

Abdal denilen dervişlerin, Bursa, Eskişehir, İzmit, Yalova, İznik gibi Marmara ve İç Anadolu Bölgesi’ndeki pek çok yerleşim merkezinin fethinde etkileri bulunduğu bilinmektedir.[39] Abdal Murad, Abdal Musa, Alaca Hırkalı, Doğlu Baba, Geyikli Baba, Barak Baba, Karaca Ahmed, Selahaddin Buharî gibi dervişler bu fetihlerde baş rolü oynayanlar arasındadır. Fetihlerde dervişler tarafından gerçekleştirilen kuşatmaların, siyasî otorite emriyle yapıldığı tahmin edilmektedir.[40]

Bu durumun bilinen örneklerinden biri, fetihten önce Uludağ eteklerine yerleşerek kaleyi tarassut altına alan Abdalân-ı Rum’un en meşhur simalarından Buharalı Abdal Murad’dır.[41] Top mermilerinin Osmanlılar tarafından kullanılmaya başlanmadığı bir zamanda, Bizanslılar elindeki Bursa kalesini tahrip etmek için tepelerden yuvarladığı kayalar, kale sakinlerini büyük korkulara sevk etmiş, bu ve benzer hizmetleri karşılığında kendisine Filidar köyü bağışlanmıştır.[42]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ