OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞU VE YENİÇERİLERİN KÖKENİ

OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞU VE YENİÇERİLERİN KÖKENİ

Anadolu’daki Selçuklu Sultanlığı’nın tarihini ele alan Ibni Bibi ve Ravandi’nin eserlerinin, Yazıcıoğlu Ali tarafından yapılan iyi bilinen çevirisinde, Osmanlı tarihi öncesinin en karanlık dönemi ile ilgili kısa ama çok ilginç bir bölüm bulunur. Yazıcıoğlu, ya da Yazıcıoğlu’nun çevirisini daha sonra gözden geçirenler, Sultan Alaaddin Keykubat’ın generallarinden Hüsameddin Çobanbey’in öncülüğünde yapılan Kırım seferlerinden hemen sonra, Hüsameddin Çoban Bey’in oğullarını ve ‘Kayı boyundan Ertuğrul, Gündüz Alp ve Gök Alp’i’ Anadolu’da Bizans’a komşu kuzey batı topraklarını (uç) savunmakla görevlendirdiğini yazarlar. (Houtsma, Cilt III, 1902, s. 217-218).

Bu bilginin tarihsel bir önemi olup olmadığını sorgulayabilmek için, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğollar öncesi dönemdeki tarihine bakmak gerekir. Yukarıda bahsedilen Kırım seferinin aslında Kastamonu Beyliği tarafından 1225’te düzenlendiğini biliyoruz (Cahen, 1988, s. 125). Bu sefer büyük bir ihtimalle, İbnü’l Esir’in de anlattığı gibi, 1220’lerde Moğolların Kırım’a (Sudak) saldırısının sonuçları ile bağlantılıydı (Tiesenhausen, C. I, 1884, s. 26). Uç beyliklerin savunulması ile ilgili olarak Ertuğrul’un adının Yazıcıoğlu tarafından belirtilmesi ve Ertuğrul’un Kayı boyundan olmasına yapılan vurgu ise, elbette, Oruc, Âşık Paşazade, Neşrî gibi tarihçilerin eserlerinde de gördüğümüz gibi, Osmanlı’nın geneolojik inşasında sonradan tarihsel önem addedilen olaylardır. Yazıcıoğlu tarafından kısaca verilen bu bilginin çok değerli olmasının nedeni başkadır. Esas olarak Ibn-i Bibi ve Ravandi’nin Anadolu Selçuklu Devleti’nin tarihi ile ilgili eserlerine dayanan Yazıcıoğlu, kimlerin hangi boylardan geldiğinden bahsederken, kaynaklarına tutarlılıkla bağlı kalmaktadır. Hüsameddin Çobanbey de bu açıdan bir kuraldışılık teşkil etmemektedir. Yazıcıoğlu, Çobanbey’in Kayı boyundan geldiğini belgelemektedir. (Houtsuma, cilt III, 1902, s. 208) Bu veriyi dikkate aldığımızda, Çobanbey ve onun Ertuğrul ile bağlantısını ele alan bölümün söz konusu dönemin tarihsel ve kültürel koşullarını iyi yansıttığını görürüz. Hüsameddin Çobanbey’in Bizans’a komşu uç beyliklerini kollamak için kendisi ile aynı boydan gelen bir beyi görevlendirmesi doğal karşılanabilir.

Bunu söylediğimizde, uzun zamandır tartışmalı olan bir alana adım atmış oluyoruz. Ertuğrul (ve daha sonra oğlu Osman) göçebe bir kabile yapısının mı yoksa devletin sınırlarına şöhret ve zenginlik sağlama amacı ile heyecanla yola çıkan bir gurup Müslüman gazi savaşçısının mı lideriydi? Ben daha çok ikinci yanıtın doğru olabileceğini savunanlardanım. Çünkü, otantik verilerin olmaması nedeni ile bu dönemi yalnızca erken Osmanlı ve Bizans tarihçilerin çalışmalarına dayanarak değerlendirebiliyoruz. Her durumda, bu varsayım, Selçukluların göçebe nüfusla ilgili politikaları hakkında bildiklerimizle çelişki içinde değildir.

Bunun yanı sıra, Ahmedi’nin İskendername’sinde Osmanlı Beyliği’nin tarihi üzerine bir bölüm bulunmaktadır. Ahmedi, ya da onun kaynakları, Ertuğrul’u Konya’daki Selçuk Sultanı’nın emrindeki tipik bir göçebe lideri olarak tanımlamaktadır. Aynı şekilde, Oruç Bey, Âşık Paşazade, Neşri vb.’nin erken Osmanlı tarihine dair eserleri de göçebe hayat ve kültüre göndermelerde bulunmaktadır. Bizans kaynakları da Bizans’ın Bithinia’daki sınır topraklarını işgal eden Türklerin göçebe doğasını kanıtlar görünmektedir.

Ertuğrul’un kontrolündeki uç beyliğinin sahip olduğu bazı koşulların devlet kurma sürecini çabuklaştırdığını ve göçebe yapının buna bağlı olarak hızla yok olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Bu koşullardan bir tanesi bütün Türk beylikleri için geçerli idi: Moğol işgalini takiben Konya’daki merkezi otoritenin gözle görülür bir şekilde zayıflaması. Bu olayın ardından Anadolu Selçuklu Devleti’ne sınır olan topraklar, Konya yönetiminden yavaş yavaş da olsa tamamen bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar. Yeni oluşan Türk Beyliklerinde, yeni liderlerin yönetiminde, devlete benzer yapılar şekillenmeye başladı. (Bu konu üzerinde birçok çalışma yapılmıştır. Örneğin bakınız, Wittek, 1934; Uzunçarşılı, 1937, Uzunçarşılı, cilt I, 1961; Zachariadou, 1976; Zachariadou, 1983; Shaw, 1976; Inalcik, ikinci baskı, 1995; Zhukov, 1988). Beyliklerin ortaya çıkmaya başladığı döneme bakıldığında, Ertuğrul’un uç beyliğinin, örneğin 14. Yüzyılın başından itibaren Doğu Akdeniz’de önemli bir siyasi role sahip olan Aydın Beyliği ile karşılaştırıldığında, zayıf ve daha kötü bir idari yapıya sahip olduğunu görüyoruz.

Ertuğrul’un uç beyliği ile ilgili özellikle 13. Yüzyılın sonuna dair bütün bilgileri neredeyse tamamen Bithinia’daki Bizans devletine sorun çıkaran Türk komşular hakkında Yunan tarihçilerinin yazdıklarından alabiliyoruz. Georgius Pachymeres, Michael (1259-1282) ve Andronic Palaeologus’un(1282-1328) tarihini yazarken göçebe Türklerden ‘yerleşik düzeni olmayan, medeni topluma yabancı, Tocharian’lara (Moğollar için eserde kullanılan ad) boyun eğmeyen, kimsenin kontrolu altına girmeyen, Roma’nın (Bizans İmparatorluğu) uç topraklarına yerleşen’ diye bahsetmektedir. Pachymeres ayrıca Moğol otoritesi altındaki Türklerin bile Moğollardan kaçarak Bizans sınırlarına geldiklerini ve ‘hükümete doğrudan başkaldırmak yerine, dağlardaki kalelere kaçarak çevrelerindeki yerleşik halklara saldırmayı kendilerinin daha fazla çıkarına gördüklerini’ yazmaktadır. ‘Bu yaşam tarzı, bölgede yaşayan yerleşik halka ve birçok başka kişiye de çekici gelmeye başladı. Daha sonra hepsi toplu olarak bizim zayıflamaya başlayan halkımıza saldırmaya başladılar. Bizim halkımız bu saldırılar sonrasında çekilmeye ve bu yeni güce karşı daha da zayıf düşmeye başladı.’ (Pachymeres, C. I, 1862, s. 9, 122). Bu tasvir, merkezi otoriteden kendi istekleri ile kaçan ya da bu otorite tarafından zorla göç ettirilen göçebelerin taktiklerinin neredeyse klasik bir resmini çizmektedir. Pachymeres’in Bizans sınırlarındaki Türklerin sayısının giderek artmasına dikkat çekmesi ilginçtir. Şüphesiz bu grup arasında yalnızca göçebeler değil aynı zamanda Anadolu’nun birçok yöresinden ‘inançsızlarla’ savaşmak için gelen birçok gönüllü Müslüman savaşçı da bulunuyordu.

En başından itibaren, Osmanlı Devleti’nin çekirdeğini oluşturacak olan Ertuğrul’un uç beyliğinin, gelişimine katkıda bulunan bazı önemli avantajlar bulunuyordu. Bununla çelişkili olarak, VIII. Michael Palaeologus’un muhteşem bir siyasi başarı ile 1261’de İstanbul’u (Constantinopolis) Haçlıların elinden geri alması ve Bizans’ın başkentini İznik’ten (Nicaea) buraya taşıması, Yunanlılar için çok büyük bir siyasi hata olmuştur. Bizans’ın Kuzeybatı toprakları açısından başkentin İstanbul’a kayması yıkıcı etkilere yol açtı. Yunan nüfusunun yoğun olduğu, gelişmekte olan bu bölgeler (bakınız Zhavoronkov, 1990, s. 54-60) gerilemeye başladı, nüfus kaybına uğradı. Zengin Bithiania giderek ihmal edilmeye başlandı. Buna ek olarak, Yunan sınırlarını Türk saldırılarına karşı savunmakla görevli olan ve bu görevi çoğu zaman başarı ile yerine getiren bölgede ikamet eden yerel halktan kişiler (acrites) 1262’de ayaklandılar. Bizans’ın bu ayaklanmayı güçle bastırması sınır savunma sisteminin tamamı ile yok olmasına yol açtı. Anadolu Selçuklu Sultanlığı ve Yunanlılar arasındaki sınır bu olaydan sonra tamamen açılmış oldu. (Istoriia Vizantii, C. III, 1967, s. 75-76). Ertuğrul ve adamlarının Yunan sınırlarına yaptıkları akınlar sıklaşmaya ve giderek daha etkili olmaya başladı. Göçebe aristokrasi zenginleşmeye ve göçebeler arasında sosyal bir tabakalaşma oluşmaya başladı. Bu gelişmeler, sosyal yaşamın göçebelik üzerine kurulan temellerinin sarsılmasına, göçebe geleneklerinin yok olmasına ve dünün göçebelerinin yerleşik düzene geçmelerine yol açtı. Ancak, yine de, bölgedeki orijinal göçebe sayısının çok da fazla olmadığını varsaymak gerekir.

Osmanlı Beyliği’nin göçebe kültürüne uzaktan da olsa bazı göndermeler, Osmanlı tarihinin günümüze kadar gelen en erken değerlendirmesi diyebileceğimiz, Ahmedi’nin şiirinde görülmektedir.

Bu bilgiyi, aşikar folklorik doğası nedeni ile büyük bir dikkatle kullanmamız gerekmekte ise de; Ahmedi’nin şiiri tarihçilere yararlı olabilecek niteliktedir. Ahmedi, Ertuğrul ve halkının attığı ilk adımları tasvir ederken, elbette olaylara bir tarihçi gözü ile bakmamaktadır. Ancak, Müslüman tarihçi gözü de olaylara farklı yaklaşır. Ahmedi, ya da hakkında çok az bilinen Ahmedi’nin kaynağı, Ertuğrul’u, askeri başarıları Anadolu’nun içlerinden bir çok gazi savaşçıyı kendisine doğru çeken şanslı bir lider olarak tanımlamaktadır. Şair, ayrıca, Söğüt’ün alınmasından bahsetmekte ve Orhan’ın devrinde, Türk göçebelerinin sıradan bir özelliği olan ve yerleşik zenginleri hedef alan akınların zamanla din adına yapılan bir savaşa (cihad) dönüşmesi konusunda önemli bir gözlemde bulunmaktadır. (Ahmedî, MS C133, dosyalar 247b ve 248b) Bu gözlemi, tamamen tarihsel bir bilgi olarak değerlendirmemiz mümkündür. Bu bilgi, 13. Yüzyılın sonları ve 14. Yüzyılın başlarında Anadolu’daki Türk Beylikleri hakkında bildiğimiz bütün sosyal ve siyasal gelişmelerle uyum içindedir. Gerçekten de Bizans sınırlarındaki en başarılı Türk Beylerinin zaferleri Anadolu’nun her köşesinden gönüllü savaşçıları bu bölgeye çekmiş ve geleneksel akınlar zamanla toprak genişlemesine yol açmış, bu gelişme de kendi ideolojik meşruiyet zeminini yaratmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ