OSMANLI DEVLETİ’NİN İLK ŞEYHÜLİSLÂMI MOLLA FENÂRÎ’NİN TASAVVUFÎ YÖNÜ

OSMANLI DEVLETİ’NİN İLK ŞEYHÜLİSLÂMI MOLLA FENÂRÎ’NİN TASAVVUFÎ YÖNÜ

OsmanlIlarda birçok ilmiye mensubunun tasavvufla alâkadar olduğu bilinmektedir. Asırlardır ilmî üstünlüğü ve yetkinliğiyle haklı şöhrete sahip bulunan Molla Fenârî (ö. Mart 1431) bunların önde gelenlerindendir. Asıl adı Şemseddin Muhammed olan Fenârî, Yıldırım Bayezid Dönemi’nde başkent Bursa’da kadılığa, Sultan II. Murad Dönemi’nde de ilk defa olarak Şeyhülislâmlık makâmına getirilmiş önemli bir âlimdir. Onun tasavvuf düşüncesi ve kültürüne olan yakın ilgisi, kaleme aldığı birçok eserinde açıkça görüldüğü gibi, “el aldığı” şeyhler ve mensup olduğu tarîkatlar da güvenilir kaynakların verdiği bilgilerden öğrenilebilmektedir. Kaynaklardaki bu bilgilerin bir kısmı bazı çağdaş müellifler tarafından muhtelif çalışmalarda kullanılmış ve Fenârî’nin tasavvufî yönüne daha önce de işâret edilmiştir; ancak bunların bir kısmı hatalı, bir kısmı da yetersizdir. Bu araştırmada konu ile ilgili yeni bilgiler sunulurken yeri geldikçe önceki çalışmalara da işâret edilerek gerekli ilâve ve düzeltmelerin yapılması hedeflenmektedir.

Kuruluşundan itibaren tasavvuf ehlini koruyup kollayan Osmanlı Devleti, ortaya koyduğu bilinçli politikalar sâyesinde medrese ile tekke arasında sağlıklı bir denge oluşturmayı başarmış gözükmektedir. Kurulan bu denge Osmanlı toplumda önemli oranda “mutasavvıf-âlim” tipinin yetişmesine imkan sağlamıştır.[1] İşte konumuz olan Molla Fenârî de bunların ileri gelenlerinden biridir. Bu açıdan bakıldığında Fenârî, yalnızca tasavvufa ilgi duyan bir âlim olmaktan öte, Osmanlı tasavvuf târihinde önemli bir işlevî üstlenen köşe taşlarından biri olma niteliğini taşımaktadır. Nitekim o, bir şeyhülislâm olarak zamanında ulemânın başı durumunda olduğu gibi, aynı zamanda entelektüel tasavvuf anlayışını sürdüren Ekberiyye mektebinin önemli bir temsilcisi ve birçok tarîkat silsilesinin kendisinde birleştiği önemli bir merkez durumundadır. Onun bu çok yönlü durumu bir yandan tasavvuf ehlince öteden beri uygulanagelen birtakım âdâp ve usulleri benimseyip bizzat icrâ etmesine, diğer yandan da tasavvufa muhâlif olanlara karşı bir kısım eserler yazarak tasavvuf düşünce ve anlayışını benimsetmek için gayret göstermesine vesîle olmuştur. O dönemde sûfîlerin uyguladığı tarîkat âdâp ve erkânını savunmak için müstakil bir risâle kaleme almış olması bunun en güzel göstergesidir. Giriş kısmında eserin yazılış sebebini şu şekilde açıklamaktadır:

“Bazı kimseler tasavvuf ehlinin yaptıklarını bid’at, tavırlarını gösteriş ve aldatma, sözlerini de yalandan ibâret zannetmektedirler. Oysa ben biliyorum ki, onlar Peygamberden mîras olarak aldıklarını uyguluyor, Kitap ve Sünnet’in gösterdiği sağlam ve emin bir yolda yürüyorlar…”[2]

Fenârî’nin daha başka bir kısım eserlerinde de tasavvuf düşünce ve anlayışını özellikle ilmiye mensuplarına benimsetmek için özel çaba sarf ettiği gözlenmektedir. Ekberiyye mektebinin İbnül- Arabî’den sonra ilk temsilcisi Sadreddin Konevî’nin vücut, vücut mertebeleri vb. konulardan bahsettiği Miftâhu’l-gayb isimli eserine yazdığı şerhin (Misbâhu’l-üns) ön sözünde açıkça, tasavvuf ehlinin ortaya koyduğu keşfî kâideleri (kavâid-i keşfiyye) mümkün olduğunca nazar ve burhan metodunu kullananların (ulemâ) akıllarına uygun gelecek şekilde açıklamaya çalıştığını belirtmekte,[3] aynı çabayı Fâtiha sûresinin tefsîri sadedinde kaleme aldığı Aynü’l-âyân isimli eserinde de göstermektedir. Fenârî burada Fusûsü’l-hikem’in ilk şârihi olarak bilinen Müeyyidüddin Cendî’nin bir mesele hakkındaki îzâhına karşı, “Şeyhin bu görüşünü zâhir bakımından doğru anlamak çok zordur (müşkildir). Hatta bu, tasavvuf ehli olmayan akıl sâhiplerini dalâlete düşürecek mâhiyettedir” diyerek kendisi o hususta anlaşılabilir bir açıklama yapmaya çalışmıştır.[4] Ayrıca şu da belirtilmelidir ki, Fenâri bâzı eserlerinde ulemâya tasavvuf düşüncesini kabul ettirmek için çaba sarf ederken, aynı zamanda hakîkate ulaşma noktasında tasavvuf ehlinin kullandığı metodun (keşf) önemine ve ilim erbabına sağlayacağı katkılara da işâret etmiştir. Örneğin zâhir ilimlerle tasavvuf ilmini mecz ettiği adı geçen Aynü’l-âyân isimli eserinde[5] ilm-i tefsîr ile alâkalı bilgi verirken müfessirin muhtaç olduğu hadis, fıkıh, kelâm gibi ilimlerin yanı sıra “mevhibe ilmi”ni de zikretmesi[6] ve âyetlerin tefsîri sırasında zaman zaman keşfin verilerine de başvurmuş olması[7] bunu göstermektedir. Ona göre sûfilerin benimsediği keşif ilmi, dinin temel kaynaklarını da ihtivâ edecek kadar geniş bir alanı içine almaktadır. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin girişine yazdığı şerhte gâyet net bir şekilde şöyle diyor:

“Usûluddin olarak kabul edilen kelâm ilminin asılları Kitap ve Sünnet’tir. Binâenaleyh Kitap ve Sünnet ‘usûlü usûliddin’ olmaktadır. Kitap ve Sünnet’in asılları da gaybî ve ledünnî olan keşfî ilimlerdir. Bu durumda keşfî ilimler ‘usûlü usûli usûliddin’ olmaktadır.”[8]

Fikrî açıdan kendi döneminde tasavvuf düşünce ve anlayışını bir kısım eserleriyle savunmuş olan Fenârî’nin, fiilî olarak da bizzat tasavvufun içinde olduğu görülmekte, devlet nezdindeki yüksek mevkiine rağmen başına derviş tâcı, üzerine de basit ve sâde giysiler giymeyi tercih ettiği belirtilmektedir.[9] Öyle anlaşılıyor ki o, bir yandan şeyhülislâmlık görevini icrâ ederken diğer yandan da tarîkat şeyhliği vazîfesini yürütmekteydi. Düşünce olarak Ekberiyye mektebinin görüşlerini benimsemişti. Bilindiği gibi Ekberiyye, vahdet-i vücut anlayışı başta olmak üzere Muhyiddin İbnü’l- Arabî’nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu bir mekteptir. Bursalı M. Tâhir ile daha sonra İ. H. Uzunçarşılı gibi müellifler, Fenârî’nin feyz aldığı tarîkatları sayarken Ekberiyye’yi de bu tarîkatlardan biri olarak saymış,[10] bazı araştırmacılar da bu görüşü benimsemişlerdir.[11] Ancak Ekberiyye’nin tarîkattan çok bir entelektüel tasavvuf/mektep olarak kabul edilmesi daha doğrudur. Gerçi Ekberiyye’nin mektep olarak kabul edilişinin yanı sıra, bir tarikat olduğunu söyleyenler de vardır,[12] fakat Fenârî’nin Ekberiyye ile ilişkisinin daha çok entelektüel planda olduğu anlaşılmaktadır.

Molla Fenârî Ekberiyye mektebinin görüşlerini, Taşköprîzâde ve Hoca Sâdeddin Efendilerin kaydına göre, İbnü’l-Arabî’nin evlatlığı Sadreddin Konevî’nin (ö. 1274) talebelerinden olan babası Hamza’dan öğrenmiştir.[13] Hamza Efendi, Konevî’den okuduğu Miftâhu’l-gayb isimli eserini oğluna okutmuş ve oğlu Fenâri de yukarıda işâret edildiği gibi, bu eseri daha sonra şerhetmiştir (Misbâhü’l- üns).[14] Fenârî’nin ayrıca babasından sonra hem bu eseri,[15] hem de İbnü’l-Arabî’nin Fusûsü’l- hikem’ini okuttuğu kaydedilmektedir. Onun özellikle Füsûsü’l-hikem’i okutması ve İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini aşırı derecede savunması sebebiyle bir kısım tenkitlere de maruz kaldığı nakledilir.[16] Fenârî’den Konevî’nin Miftâhu’l-gayb’ını okuyup icâzet alanlar arasında Yıldırım Bayezid’in dâmâdı

Kübreviyye şeyhi Buhâralı Emir Sultan da bulunmaktadır. Taşköprîzâde Emir Sultan’a âit Fenârî’nin icâzet yazdığı Miftâhu’l-gayb nüshasını gördüğünü belirtmektedir.[17]

Molla Fenârî Sadreddin Konevî’den babası Hamza Efendi vâsıtasıyla Ekberiyye mektebinin görüşlerini aldığı gibi, ayrıca Harîrîzâde’nin tasnifine göre Ebheriyye’nin bir kolu olan Evhadiyye tarîkatından da iki ayrı silsileyle hilâfet almıştır.[18] Bu silsilelerde İbnü’l-Arabî’nin evlatlığı Sadreddin Konevî’nin de bulunması dikkat çekmektedir. Kaydedildiğine göre Sadreddin Konevî İbnü’l-Arabî’nin fikir mîrasını tevârüs etmekle kalmamış, on altı sene hizmetinde bulunduğu Evhadiyye tarîkatının kurucusu Evhadüddin Kirmânî’den de tarîkat icâzeti almıştı. Onun, bu iki büyük zâtın yanında yetiştiğini ifâde için “Ben iki anadan süt emdim” dediği nakledilir.[19] İşte Molla Fenârî’ye Sadreddin Konevî’den gelen tarîkat silsilelerinden biri (Şeyh Evhadüddin Kirmânî > Şeyh Sadreddin Konevî > Şeyh Hamza > Molla Fenârî),[20] Ekberiyye mektebinin silsilesiyle (Sadreddin Konevî > Şeyh Hamza > Molla Fenârî) aynı olduğu için olmalı, bazı müellifler yanlışlıkla onun Ekberiyye tarîkatından hilâfet aldığını söylemişlerdir. Oysa Ekberiyye’den aldığı düşünce mirâsıdır.

Aynı silsileden tarîkat olarak aldığı ise Evhadiyye’dir. Fenârî bu tarîkattan meşhur hadis hâfızı İbn Hacer Askalânî’ye hilâfet vermiş ve silsile Askalanî’den sonra şu şekilde devam etmiştir: Şeyhülislâm Zekeriyya el-Ensârî > Şeyh Ebu’l-Hasan el-Bekrî > oğlu Şeyh Muhammed el-Bekrî.[21]

Molla Fenârî’ye aynı tarîkatın Sadreddin Konevî’den gelen diğer silsilesi ise Hacı Bayrâm-ı Velî’nin de şeyhi olan Hamîdüddin Aksarâyî/Kayserî (Somuncu Baba) vasıtasıyla ulaşır. Tibyân’ın hâmişinde silsile şu şekilde kaydedilmiştir: Şeyh Sadreddin Konevî > Şeyh Şemseddin Mûsa Tebrîzî > Şeyh İzzeddin Yûsuf Kayserî > Şeyh Şemseddin Mûsa Kayserî > oğlu Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî (Somuncu Baba) > Molla Fenârî.[22] Tibyân müellifi Harîrîzâde bu silsile dolayısıyla Somuncu Baba’nın Ebheriyye tarîkatına bağlandığını belirtmiştir ki,[23] bu aynı zamanda Evhadiyye’ye bağlanması anlamına gelmektedir. Zira silsile Sadreddin Konevî’nin şeyhi olan Evhadiyye’nin kurucusu Evhadüddin Kirmânî’den yürüyerek Ebheriyye’nin kurucusuna (Kutbuddin Ebherî) çıkmaktadır.[24] Molla Fenârî de Somuncu Baba’dan hilâfet almakla bu silsile ile aynı tarîkata bağlanmış demektir. Fenârî’nin bu tarîkata (Ebheriyye) bağlanan üçüncü bir silsilesi daha vardır ki, onu da yine Somuncu Baba vasıtasıyla almıştır. Bu silsile ise Safeviyye’nin kurucusu Safiyyüddin Erdebîlî üzerinden yürüyerek Kutbuddin Ebherî’ye ulaşmaktadır. Safeviyye tarîkatı da Evhadiyye gibi Ebheriyye tarîkatının bir kolu sayılmıştır.[25] Bu kol ayrıca Erdebîliyye adıyla da bilinmektedir.[26] Harîrîzâde ile Tabibzâde’ye göre silsile Safeviyye’nin kurucusundan itibâren şu şekildedir: Safiyyüddin Erdebîlî > oğlu Sadreddin Mûsa Erdebîlî > oğlu Alâeddin Ali Erdebîlî > Hamîdüddin Aksarâyî (Somuncu Baba) > Molla Fenârî.[27]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al