OSMANLI DEVLETİ’NDE TÜKETİCİNİN KORUNMASI

OSMANLI DEVLETİ’NDE TÜKETİCİNİN KORUNMASI

Çalışmasını doğru ve güzel yapan işçiyi Allah sever.
Kudsî Hadis

Aldatan bizden değildir.
Hadis

Tüketici hakları ve tüketicinin korunması ile ilgili düzenlemeler sadece modern toplumlara ait bir özellik değildir. Zira adalet temelleri üzerine dayalı Ortadoğu devlet geleneğinde padişahın adil olması ve adaleti tesis etmesi, devletin ve sultanın gücünü artırmasının önemli bir vasıtası olarak telakki edilmektedir. İslâmî anlayış da yönetici-yönetilen arasındaki ilişkiyi sorumluluk temeline oturtmuştur. Bu sebeple Osmanlı sultanları tebaaya Allah’ın bir emaneti olarak bakmışlardır. Bu emanet ve sorumluluk anlayışı Osmanlı sultanlarını tebanın her türlü zulüm ve fenalıktan, haksızlıktan korunması ve hakkının teslimi hususunda titiz davranmalarını gerekli kılmıştır.[1]

Osmanlı Devleti’nde tüketicinin korunmasının, genellikle en üst makamdan en alt makamlara kadar üzerinde hassasiyetle durulan bir konu olduğu söylenebilir. Çünkü yönettiklerinden şahsen sorumlu oldukları telakkisi içerisinde olan Osmanlı sultanları bu sebeple halkın “terfih-i ahvalleri” yani refah seviyesinin yükseltilmesi ve korunması hususunda özen göstermişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde tüketiciyi korumaya yönelik olarak muhtelif mekanizmalar işletilmiş, kurum ve kuruluşlar oluşturulmuş ve pek çok tedbir alınmıştır. Tüketicinin korunmasında geleneksel müesseselerden biri olan ihtisab müessesesi, Osmanlı Devleti’nde aynen yürürlükte tutulmuştur. Bu müessesenin başında bulunan muhtesibin önemli görevlerinden biri tüketiciyi korumak idi.

Temel ihtiyaç maddeleri konusunda tüketiciyi koruma amacıyla alınan tedbirleri dört ana başlık altında ele alacağız.

A. Kalite Kontrol

Kalite kavramı, bir ürünün tatmin etmeyi amaç edindiği tüketici ihtiyaçlarına uygunluk derecesi veya kısaca kullanıma uygunluk anlamına gelmektedir. Kalite kontrolü denildiğinde, bir üretim sistemi içerisinde kalitenin önceden belirlenmiş hedeflere uygun olarak gerçekleştirilmesinin sağlanması ve buna yönelik faaliyetlere ilişkin yetki ve sorumluluğun dağıtılarak bu hedefler doğrultusunda yapılan işler anlaşılmaktadır. Kalite kontrol sisteminin önemi, kalitesizliği önleme amacından ileri gelir.[2]

Kalite kontrolü ile ilgili olarak İslâmî kaynaklarda bizatihi Hazreti Peygamber’in söz ve fiillerine yer verilmektedir. İlk dönemde Hazreti Peygamber ve daha sonra gelen halifeler piyasayı kontrol altında tutmuşlar ve haksız gelir elde etme yollarını kapamaya çalışmışlardır. Hz. Peygamber, ıslak buğdayı altta saklayan satıcının bu fiilini engellemiş ve bu ayıbı insanların göreceği şekilde niye üste getirmediğini sormuş ve akabinde “Bizi aldatan bizden değildir.” ikazında bulunmuştur. Yine “Kim afete uğramış (çürük ve bozuk) meyve satarsa kardeşinin malından bir (karşılık) şey almasın. Çürük ve bozuk olanları ayırdıktan sonra satsın. Yoksa neye karşılık herhangi biriniz müslüman kardeşinin malını alacak?” diyerek çürük mal satmayı, kaliteli malı kalitesiz malla karıştırmayı yasaklamıştır. Bu konuda Hazreti Peygamber; “Kişinin malında bir kusur varsa söylemeden satması ona helal olmaz.” sözleriyle satıcının piyasaya arz ettiği malın evsafını müşteriye tam olarak yansıtması istenmektedir.[3]

Kalite kontrole ilişkin bu değinmelerden sonra, Osmanlı Devleti’nde üreticilerin kaliteli ürün üretmelerini sağlamak ve dolayısıyla kalite kontrol mekanizmasını işletebilmek amacıyla başvurulan bir kısım tedbirleri burada incelemek istiyoruz.

  1. Hammadde Kontrolü

Kalitenin korunması için alınan tedbirlerin ilki, hammadde kontrolüdür. Kullanıma uygun hammadde ile üretim yapılması, dolayısıyla üretilen malın kalitesinin korunması için alınan tedbirler erken dönemlere kadar inmektedir. Osmanlı ihtisap kanunnâmelerinde ve taşra kadılarına yazılan emirlerde, imalatta kullanılan hammaddelerin kalitelerine dikkat edilmesi gerektiği daima vurgulanmıştır. İmalat aşamasında sabuna katılacak suyun niteliği üzerinde bile hassasiyetle durulduğu görülmektedir. Üretimde kullanılacak suyun temiz su olması ve ölçüsü oranında suyun katılması istenmektedir.

Bu konuda Yavuz Selim kanunnâmesinde “…ve sabuncular ve mumcular gözlene, gayet eyü ola, mumları çürük olmaya ve kokar yağdan olmaya ve berk ola, kalb olmaya…”.[4] Kanunî’nin umumî kanunnâmesinde; “sabuncular ve mumcular gözlene, gayet eyü edeler, mumlar çürük ve kokar yağdan olmaya, itidal üzre ola ve sabun dahi eyü olan pişmiş ola ve yarılu olmaya” denilmektedir.[5]

Aydın ve Saruhan kadılarına yazılan 13 Rebiülahir 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli hükümde sabuncuların sabun imalatında murdar içyağı kullanmamaları tenbih edilmektedir.[6]

Bir mamulün sürümünü artırmak için sağlığa zararlı hammadde katılmaması gerekiyordu. Bu konuda görülen bir suistimale hemen müdahale ediliyor, yasaklanıyordu.[7] Diğer taraftan, maliyeti aşağı çekmek için kalitesi düşük hammadde kullanımına da izin verilmiyordu.[8] Üründe kalite farkı varsa fiyatı buna göre ayarlanıyordu. 19. yüzyılın başlarında (4 Ramazan 1215/19 Ocak 1801), İstanbul’daki sabun imalatçılarının bir kısmı, kalitesi düşük hammadde kullanmak suretiyle maliyeti düşürerek ve Girit sabunlarını taklit ederek sabun imal ediyorlardı. Bu durum halka kalitesiz sabun sattıklarından dolayı sabun imalatçılarının haksız kazanç elde etmelerine sebep oluyordu. Yapılan inceleme sonucunda İstanbul’da sabun imalatçılarının kendilerine mahsus damga vurmaları kararı ile birlikte Kandiye, Resmo, Hanya ve İzmir sabunlarının satış fiyatlarından düşük olarak halka satmak üzere narh verilmiştir.[9]

Bir mamul içinde bulunması gerekli hammadde oranlarına dikkat ediliyor, bu ölçülere uymayan mamulün üretimi men ediliyordu. Bir mamulün ana hammaddesi üzerinde ısrarla duruluyordu. Bir mamulde gerekli katkı maddesi eğer belirlenen oranların üzerine çıkarsa mamul “hileli” sayılıyordu.[10] Kalitenin korunması amacıyla hammadde miktarı/mamul mal miktarı dengesinin korunması isteniyordu.

Gerek yurt içinden gelen, gerekse ithal edilen ürünlerin belirlenen ölçülere uymayanlarına el konularak geldikleri yere geri gönderilmesi isteniyordu.[11] Yurt içine sokulan metanın sağlığa zararlı olup olmadığı gümrüklerde kontrolden geçiyordu. 4 Şubat 1900 tarihli bir belgede, bu tarihte ülke içine girmesine ancak “mürekkebâtında muzırr-ı sıhhat bir madde olmayan …” mallara müsaade edileceği kararlaştırılmış idi.[12] Üreticilerin ithal ürünler ile rekabet edebilmek için gereğinden fazla katkı madde kullandıkları anlaşıldığında velev sağlığa zararlı olmasa bile, incelemeye alınıyordu.

  1. İmalatta Uyulacak Esaslar

Halkı zarardan korumak amacıyla herhangi bir malın üretiminde uyulacak esaslar belirlenerek kalb mamul üretilmesinin önü alınıyordu. Bu, hükümetin bir vazifesi olarak telakki ediliyor ve mümkün olduğunca mamulün “hüsn-i i’mali” isteniyordu.[13]

İmalatta uyulacak esaslara ilişkin 1502 tarihli Edirne İhtisab Kanunnâmesi’nde ve İstanbul İhtisab Kanunnâmesi’nde ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. Mesela ekmekçiler, aşçılar ve sabuncular ile alakalı kanun metinleri şöyledir:

Etmekçiler, çaşni dutdukların narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud cerime alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, ekall bir aylık un buluna. Tâ ki, nâgâh bazara un gelmeyüb Müslümanlara muzâyaka göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, siyaset oluna.[14]

Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir.[15]

Aşçılar ve başçılar ve büryancılar ve börekçiler, fi’l-cümle ta‘âm bişürüb satanlar, eyü ve pâk bişüreler ve kabların pâk suyla yuyalar ve pâk bez ile sileler ve bir kerre çanak ve tabak yudukları suyla tekrar bir çanak ve bir tabak dahi yumayalar. Ve kazanların kalaysız dutmayalar ve kepçelerini dahi kalaysız dutmayalar, vaktiyle kalayladalar. Muhâlefet edenleri muhtesib, kadı ma’rifetiyle döğe, cerime almaya.[16]

Sabunı katı bişüreler çiğ komayalar. Eğer kalb işlerler ise muhtesib hakkından gele.[17]

İmalat aşamasında suistimal yapan üreticiler için zecri tedbirler alınıyor ve kanunî yaptırımlara gidiliyordu. Mamulün çaşnisi tutuluyor, yani bir malın üretim süreci dikkate alınıyor, hileli üretim görüldüğünde yasaklanıyordu. İmalat aşamasında kesinlikle kalitesiz hammadde kullanımına ve kalitesiz mal üretimine izin verilmiyordu.[18] Bu konuda asırlarca hiç taviz verilmemiştir. 13 Rebiulevvel 1009/21 Ekim 1600 tarihli Aydın ve Saruhan kadılarına yazılan hüküm ile 1234/1818 tarihli belgede yer alan tedbir ve önerilerin muhtevası aynı idi.[19] İmalatta suistimali görülen üreticilerin “şer’le haklarından gelinmek” emrediliyordu.[20]

İzmirli sabun imalatçılarına üretim aşamasında gerekli dikkatin gösterilmesi tenbih edilmekte ve özellikle sabunların iyi pişirilmesi konusunda şu hususlara dikkat etmeleri isteniyordu:

“Sabunhanelerinde tabh eyledikleri sabun kemal üzre tabh oldukça nîm pûhte iken kazgânlarından ifraz ve ihraç ve kaygan edüb der-mahzen ve ihtikar ve kalp ve nâ matbûh itmeyup mecmû’ını ber-mu’tâd-ı kadim kemâliyle tabh ve defaten kalyalarına döküp fakat mâyelik içün beş altı kantar sabundan ziyâde alıkonulmamak ve bu nizâmın devam ve istikrarına mürâ’at …”.[21]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ