OSMANLI DEVLETİ’NDE NAKÎBÜ’L-EŞRÂFLIK KURUMU

OSMANLI DEVLETİ’NDE NAKÎBÜ’L-EŞRÂFLIK KURUMU

1. Seyyidlerle İlgili Ayetler, Hadisler ve Osmanlı Öncesi İslam Devletlerinde Nikabet

Hz. Peygamber soyundan olanlara genel anlamda “Seyyid” veya “Şerif” denilir.[1] Fakat özel anlamıyla Hz. Hasan soyundan olan erkeklerin adı önüne şerif, kadınların adı önüne şerife unvanı eklenirdi. Yine aynı şekilde, Hz. Hüseyin soyundan gelen erkekler Seyyid, kadınlar Seyyide unvanı alırlardı. “Sâdât” Seyyidin, “Şürefa” ve “Eşrâf” da şerifin çokluk şeklidir.[2] İslam öncesi şerif unvanı Kâbe’nin çok muteber on vazifesini yapan on kişi için kullanılıyordu. Abbasi sonrası devirde Seyyid veya şerif denince Hüseyni ve Hasani olanlar anlaşılırdı.[3] Ayrıca Elh-i Beyt, Âl-i Beyt ve Zi’l-Kurba terkipleri de genel manada Seyyidleri ifade eder. Hadis-i şeriflere binaen bilhassa İslam’ın ilk devirlerinde Alevilere (Hz. Ali Soyu) ve Talibilere (Ebu Talib Soyu) de Seyyid unvanı verilmişti. Biri Seyyid diğeri Şerif ana-babanın çocuğu “Seyyid-Şerif” unvanlarını alıyordu.[4] Başta Peygamberimizin birçok unvanlarından biri de bey, efendi, reis, malik ve mevlâ manalarına gelen Seyyiddir: Seyyidu’l- Halk, Seyyidu’s-Sekaleyn, Seyyid-i Nev-i Beşer ve Seyyid-i Kâinât gibi.[5]

Asr-ı Saadet’ten beri Seyyidlerle ilgili uygulamaların ve daha sonra Nikabet’in (Nakîbü’l-Eşrâflık) kurulmasında Seyyidlerle dolaylı veya doğrudan ilgisi bulunan ayet ve hadislerin önemli rolü vardır. Ahzab suresi 33. ayeti, Ehl-i Sünnet’in Ehl-i Beyt mefhumuna dayanak olan âyettir. Bu ayette Allah, Elh-i Beyt’i ricsten, yani günah kirinden temizlemeyi istediğini belirtir. Ehl-i Beyt’e zekatın haramlığı da, bu ayetin yorumuna dayandırılır.[6] Ayrıca Hz. Peygamber’e ve Âl-i Beyt’e salât ve selamla ilgili ayet de[7] Seyyidlere sevgi ve saygı tavrında olmak açısından onları ilgilendirir. Saffat suresi 130. ayeti ve orada geçen “Âl-i Yâsin”, Seyyidlerle ilgili görülür. Nakibü’l-Eşrâf unvanlarında “Mazhar-ı Âl-i Tâha ve Yâsin” ifadeleri bu görüşü destekler.[8] Ayrıca “Yâ Tahir= Ey Temiz İnsan” diye yorumlanan Taha suresi birinci âyeti de, Seyyidlerle ilgilidir. Âl-i Tâha; Âl-i Beyt demektir.[9]

Seyyidlerle ilgili belge ve evraklarda en çok karşılaşılan ve özellikle Seyyidliği sabit olanlara N. Eşraf mahkemeleri tarafından verilen siyadet (Seyyidlik) hüccetlerinde kendisine en çok rastlanan ayet, Şurâ suresi yirmi üçüncü ayetidir. Bu ayet Kurba’ya yani Ehl-i Beyt’e sevgi (meveddet) emreder.[10] Seyyidlere hürmet ve tazim delili kabul edilen âyetlerden biri de Ahzab suresi altıncı ayetidir.[11]

Âli-İmran suresinin “Mübahele/Lanetleşme” ayeti de Hz. Fatıma evladının; Rasulullah’ın oğulları yerine olduğunu gerektiren bir olayı sonuç verdiğinden, Seyyidleri ilgilendirir.[12] Ayrıca Enfal 33, Al-i İmran 39, Zuhruf 1, Haşîr 6 ve İbrahim suresi, 6, 24 ve 25. ayetlerini de aynı konuyla ilgili olarak zikredebiliriz.[13]

Nikabet’in Abbasilerde,[14] daha sonraki İslam devletleri Fatimiler, Zengiler, Eyyubiler, İlhanlılar, Memlûkler ve Selçuklularda kurulmasının ikinci önemli faktörü de, Ehl-i Beyt’le ilgili hadisler olarak değerlendirilebilir.[15]

Asr-ı Saadet’te Seyyidlerin geçimi konusunda, fey ve ganimetlerden kendilerine hisse/pay ayrılmıştır. Hisse dağıtımın Haşim ve Muttalib oğulları birlikte yer almışlardır.[16] Bu uygulamanın benzerleri Raşit Halifelerce de sürdürülmüştür.[17] Asabiyet ve Haşimi rekabetinden dolayı Emevi Hilafeti’nin Seyyidlere karşı tutumu genelde olumsuzdur.

Talibîlerin (Ebu Talib soyu) işleri ile ilgilenmek üzere ilk kez nakib unvanı ile göreve getirilen kimse, Abbasi Halifesi Mütevekkil döneminde 232-247/847-861 olmuştur.[18] Abbasilerde Genel Nakib’i (Nakîbü’n-Nükaba) bir ferman veya beratla tayin, onun Tefviz Veziri tarafından yapılıyordu.[19] Eyalet merkezlerine atanacak nakibleri, N. Nukaba veya eyalet valileri atıyordu. Nakiblerde fıkıh bilgisi, Seyyidlik, iyi neseb/soy bilgisine sahip olma gibi şartlar aranıyordu. Nakibler Talibi ve Abbasi soyundan olanların problemleriyle ilgileniyorlar, Abbasiler için kendi soylarından, Talibiler için de kendileri içinden birer N. Nukabâ tayin ediyordu. Nakiblerin görevleri içinde; Seyyidlerin doğum ve ölümlerini tutulan defterlere kayıt, soyları muhafaza, Ehl-i Beyt mensuplarını adi sanatlara girmekten ve kötü durumlardan ve günahlara düşmekten alıkoymak dikkat çeker. Yeşil Abbasi Halifesi Memun döneminde, 198-781/813-833 Hasani ve Hüseynilere ait ve onların simgesi bir renk haline geldi. Böylece Eşraf (Şürefa, Şerifler) yeşil elbise ve yeşil sarık giymeye başladılar.[20] Kaynaklar nakiblerin “ashab”ından söz ediyorsa da, onların maiyetinde ancak kâtiplerin çalıştığına dair kesin bilgiye sahip olabiliyoruz.[21]

Fatimiler, Abbasi soyu için N. Nukaba atamasını durdurdu. Artık başkent Kahire’de ancak Talibi (Haseni-Hüseyni) Nakibü’l-Eşrâf bulunuyordu.[22] Nakibler Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin soyundan, İslam hukukunu bilen, yerine göre Abbasilerde olduğu gibi elçilik görevi yapan, görevleri babadan oğula geçebilen kimselerdi. Fatimi halifelerinin cüluslarında, Bayram Namazı ve tebrikinde N. Eşrâf Fatimi Halifesi’yle birlikte olurdu.[23]

Zengilerde (M. 1127-1261) Seyyidler için Abbasileri taklidden Hz. Abbas ve Ebu Talib nesli için Nakibü’l-Eşrâflık vardı. O zamanlar N. Eşrâflar için hürmetle ayağa kalkılıyordu.[24] Mısır’da kurulan Eyyubiler zamanında, Abbasiler ve Zengiler döneminde olduğu gibi, Hasanî ve Hüseyni nesil için vakıflar tesis edilmişti.[25] Eyyubilerde Nakibü’l-Eşrâf’ın idare ettiği “Eşrâf Divanı” için devlet bütçesinden yıllık ödenek ayrılıyordu.[26] İlhanlılarda (M. 1256-1344) Gazan Mahmud Han, ülkesindeki Dâru’s-Siyâdeler için[27] vakıflar tesis etti ve Seyyidlerin işleriyle ilgilenmek üzere, Nakib-i Nukabây-ı Sâdât’ın yönetiminde Nikabet’i kurdu. Bunlar, Hasani ve Hüseynilerin problemleriyle ilgilenip Hz. Ali evladı vakıflarını yönetiyorlardı.[28] Ayrıca Gazan Han Hz. Ali neslini vergiden muaf kılmıştı.

Memlûklerde de (M. 1250-1517) merkezde menşurlarla tayin edilen N. Eşrâflar ve bunlara bağlı nakibler bulunuyordu. Kalkaşandi, iki N. Eşrâf menşuru suretini Subhu’l-A’şâ’sında kaydeder.[29] Memluklu Sultanı Melik Eşref Şaban, 1471’de seyyidlerin yeşil sarık ve yeşil elbise giymeleri usulünü yeniden ihdas etti.[30] Anadolu Selçuklularında yine Nikabet’e ve N. Eşrâf’ın tayin yazısı olan Nikabet menşuruna ve Seyyidlerin problemlerine şahit olmaktayız.[31]

2. Osmanlılarda Sâdât Nezareti ve Nikâbet’in Kuruluşu

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde de Anadolu’ya gelen Seyyidlere hep saygı ve sevgi duyulmuştur. Selçuklu Sultanı III. Keykubat, Osman Gazi’ye Sögüt’ü temlik eden fermanında Seyyidlere iyi davranmasını öğütlemiş, bu konuda ilgili âyetlerle tavsiyesini desteklemiştir.[32] Osmanlılarda Seyyidleri ilgilendiren ilk önemli belge, I. Murat’ın (Hüdavendigâr) verdiği vergi muafiyeti beratıdır.[33]

Osmanlılarda Seyyidlerle ilgili ilk kurum, Bayezıt döneminde, H. 802 Ramazanı’nda (M. 1400) yılında “Sâdât Nezareti” (Seyyidler Bakanlığı) adıyla kurulmuş, başına “Sâdât Nazırı” adıyla aslen Bağdatlı, Hz. Hüseyin neslinden ve Emir Buhari’nin de talebesi olan Seyyid Ali Nattâ’ getirilmiştir. Sâdât Nazırlığı’na atanınca, kendisine ayrıca İshakiye Zaviyesi yönetimi de verilmiştir.[34] Sâdât Nezareti, Fetret Dönemi’nde başsız kalmış, bu sırada Osmanlı ülkelerinden ayrılan Seyyid Ali, İkinci Murat’ın oğlu Mehmet’in (Fatih) sünnet düğününde tekrar Bursa’ya gelip görevi başına geçmiştir.[35] Seyyid Ali Nattâ’ II. Murat devrinde ölünce yerine oğlu Seyyid Zeynelabidin Sâdât Nazırı olmuş bu görevini Fatih Dönemi’nin bir kısmında da sürdürmüştü. Onun ölümüyle “mansıb-ı mezbûr nice zaman hâli kaldı”[36]

II. Bayezıt, tahta geçince (1481-1512), saltanatının ilk yıllarında “karn-ı tâsi’ evâilinde”[37], Haseni ve Hüseyniler için yeniden Nikabet’i ihdas etti. Nikabet’e tayin ettiği Seyyid Mahmud Efendi’nin menşuruna “Nakîbü’l-Eşrâf” lakabını da yazdırmış ve kendisine günlük 25 akçe vazife (maaş) takdir etmişti. Sonraları bu 70 akçeye çıkarılmıştı. Teşkilata Sâdât Nezareti değil de Nikabet adı ve başındaki görevliye Nakîbu’l-Eşrâf unvanını verilmesi, bu adın İslam dünyasında yaygınlığından ve “Emir”[38] mahlaslı Seyyid Mahmud Hüseyni’nin bu durumu bilmesinden kaynaklanmıştı. Nikabet’in yeniden ihdasına sebep, “Seyyid namında bazı ahdâstan nâ sâyeste vaz’ sudur”[39] etmesiydi. Yani Seyyid bilinen birtakım gençler, toplumda hoş karşılanmayacak, yerilen bazı hareketlerde bulunmuşlar ve bunu üzerine devlet adamları ittifakla böyle bir müesseseye gerek duymuşlardır.[40]

Artık Osmanlı ülkesinde Sâdât’ın soy kütükleri (silsilenâme) Nakib Efendi Ceridesine[41] kaydediliyor, te’dibi gereken Şürefâ (Seyyidler, Haseni ve Hüseyniler) tutuklanıp Nikabet dairesinde hapsediliyordu. Onların halktan farklı olarak burada ceza çekmesi diğer insanlardan “temyiz” ve “tefrik” için yapılmaktaydı ve Hz. Peygamber’e sevgi ve saygı icabı görülmekteydi.[42] Böylece Osmanlılarda N. Eşrâf tayini için ilk menşur (tayin beratı) da yazılmış oluyordu. Özellikle ve büyük görevlere atanmada menşur yazıldığı hatırlanırsa[43] Nitabet’e o dönemde büyük önem verildiği ortaya çıkar.[44] Nitabet’in kuruluşunda, geçmiş İslam devletlerinin ve İslam dünyasında Seyyidlerle ilgili bu kurumun bilinmesinin de tesiri olmuştu.[45] Nakîbü’l-Eşrâfların ilmiye mensubu, İslam Hukuku’nu bilen, Sâdât’tan yani Haseni veya Hüseyni nesil olması gerekiyordu. Emir veya Emiri Mahlaslı ilk nakib, aynı zamanda II. Bayezıt’ın hocasını oğluydu.[46] Osmanlı Devleti’nde ilk şeyhülislamların günlüklerinin 30 akçe olduğu düşünülürse,[47] N. Eşrâf’a 25 akçelik gündelik (vazife) verilmesi onun önemli konumuna işaret eder.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ