OSMANLI DEVLETİ’NDE MEYDANA GELEN KITLIKLAR

OSMANLI DEVLETİ’NDE MEYDANA GELEN KITLIKLAR

Kıtlık, kelime manası olarak herhangi bir ihtiyaç maddesinin (yiyecek, içecek, yakacak, giyecek vb.) veya hizmetin (sağlık, eğitim, emniyet vb.) temininde yaşanılan güçlüktür. Ancak ıstılah olarak, daha çok yiyecek maddelerinin bazı nedenlerle piyasa ortamında veya stoklarda çok az bulunması olarak anlaşılmaktadır.

Kıtlıkların doğal şartlara bağlı olarak ne zaman, nerede ve hangi şartlarda ortaya çıkacağı önceden bilinemediği ve ölümcül neticeler verdiği için aynı zamanda bir afet olarak değerlendirilir. Kıtlıkların ortaya çıkmasına sebep olan olaylar oldukça fazladır ve bu olaylar da çoğu kere bir doğal afettir. Zira, sel, yangın, kuraklık, deprem, salgın hastalık (insan, hayvan ve bitkilere bulaşan salgın hastalıklar) ve aşırı soğuk ve sıcakların da kıtlık olaylarına yol açtığı bilinmektedir. Kıtlıklar, siyasî ve sosyal olaylarla da yakından ilgilidir. Herhangi bir bölgenin büyük güçlerin çatışma alanı içerisinde kalması veya orduların güzergâhı üzerinde bulunan yerleşme yerlerinde, bir çatışma anında veya ordunun bölgeden geçişi sırasında kıtlık olayları yaşanabilir. Eşkıyalık faaliyetleri, iç isyanlar ve herhangi bir nedenle toplum içerisinde yaşanan iç huzursuzluk olayları sırasında da insanlar bir müddet ziraî üretim faaliyetlerini askıya alabilir, bölgeyi terk edebilir veya ekili alanlar tahrip edilebilirdi. Bu tür olayların arkasından da kıtlıklar yaşanmaktadır. Bu sebeple kıtlık olayları, bir doğal afetle (deprem, sel, salgın hastalık vb. ) bağlantılı olarak ortaya çıkmaları durumunda insanların iradesi dışında olduğu için doğal afet olarak kabul edilir. Ancak, siyasî ve sosyal olayların (savaş, muhasara, eşkıyalık faaliyeti vb. ) sonucunda ortaya çıkması durumunda insanların iradesi dahilinde olduğu için bir afettir, ancak doğal değildir.

Kıtlıklar, sadece kıtlık döneminde kendini hissettirmemekte ve etkisi sadece bu olayın meydana geldiği anda olup bitmemektedir. Bunların ortaya çıkardığı, sosyal ve iktisadî meseleler, toplumları ve devletleri uzun süre meşgul etmektedir. Zira büyük sıkıntılara yol açan bir kıtlıktan sonra bu olaydan etkilenen insanların yeniden düzenli hayata geçişleri uzun zaman almaktadır. Bu geçiş süresinde birtakım sosyal huzursuzlukların yaşanacağı da muhakkaktır. Bundan dolayıdır ki, Osmanlı Devleti’nin sosyal ve iktisat tarihi açıklanırken, kıtlıkların bu tarihin şekillenmesine katkısının da ortaya koyulmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz.

I. Osmanlı Devleti’nde Kıtlık Olayları

Aşağıdaki tabloda Osmanlı Devleti’nin hakim olduğu coğrafyada tespit edebildiğimiz kıtlık olayları kronolojik sıra içerisinde verilmiştir. Bu kıtlık olaylarından bir kısmının sebebi tam olarak kaynaklarda belirtilmemektedir. Sadece kıtlık olayının belli olduğu ancak sebebini tam olarak tespit edemediklerimiz konusunda bir yorum yapma yolunu tercih etmedik. Ancak sebebi tam olarak belli olan kıtlık olayları ayrı bir sütun halinde verilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde kıtlık olayları verilirken kıtlığın ortaya çıkmasına sebep olan olaylar bir ayrıma tabi tutulmamıştır. Ancak ağırlıklı olarak bir doğal afetle birlikte ortaya çıkan kıtlık olayları değerlendirmeye alınmıştır. İnsanların iradesi dahilinde ve özellikle sosyal ve siyasi nedenlerle ortaya çıkan yani beşerî olanlardan ise önemli addedilenler de bu çalışmanın kapsamı içerisine dahil edilmiştir.

II. Kıtlık Olaylarının Değerlendirilmesi

Osmanlı Devleti’nde 1560-1845 yılları arasında meydana gelen kıtlık olaylarından tespit edebildiklerimiz yukarıda verilmiştir. Bu kısımda yukarıdaki bilgilere göre; kıtlık olaylarının sebepleri, alınan tedbirler ve kıtlık olayları sırasında karşılaşılan usulsüzlükler üzerinde genel bir değerlendirme yapılacaktır. Ancak İstanbul’da zahire ve diğer ihtiyaç maddeleri hususunda yaşanılan kıtlık olayları diğer olaylardan farklı bir hüviyet arz etmektedir. Bu sebeple, İstanbul’daki kıtlık olaylarının sebepleri ve mahiyeti üzerinde ayrı olarak durmamız gerekmektedir.

  1. İstanbul’daki Kıtlık Olaylarının Mahiyeti ve Sebepleri

Yukarıdaki olaylar incelendiğinde bir çoğunun İstanbul zahiresinin teminine yönelik olduğu görülecektir. Bu durum doğaldır. Zira devletin payitahtı olan İstanbul, devrin en kalabalık şehirlerinden biridir. XVI. yüzyılda şehrin nüfusu 400.000-500.000 kişi civarında idi.[1] Merkezî otoritenin burada bulunması sebebiyle asker ve bürokrat nüfus bakımından kalabalık, halkı ise daha çok ticaretle meşgul olmaktadır. Bundan dolayı, diğer taşra şehirleri gibi etrafında şehrin ihtiyacını karşılayacak ziraî faaliyetlerin gösterilmesi beklenemezdi. İstanbul’un coğrafî konumu da ekilebilir alanların genişliğine imkân vermemektedir.

Bütün bu sebepler yüzünden, devletin hemen hemen bütün bölgelerinden İstanbul’a zahire nakli yapılmıştır. İstanbul’daki kıtlık olayları iyice incelendiğinde, şehrin muhtemel bir sıkıntı içerisine girmesi yani daha henüz ortada bir kıtlık olayı yaşanmasa bile, İstanbul’un zahire husûsunun umûr-ı mühimmâtdan olduğu belirtilerek zahire toplama ve nakil işini gerçekleştirecek görevlilerin görevlerini layıkıyla yerine getirmeleri isteniyordu.

Bu durum Osmanlı Devleti’nin temel ekonomik prensiplerinden biridir. Üretimin öncelikli hedefi ülke ihtiyaçlarının karşılanmasına yöneliktir. Ürünler, önce ilgili bölgenin ihtiyaçlarına sarf ediliyor, daha sonra İstanbul’un zahire ihtiyaçlarına ayrılıyor, bir kısmı ise diğer ihtiyacı olan yerlere gönderilebiliyordu. Bunlardan artan fazla mal kalmış ise belli iç gümrük resimlerini ödemek kaydıyla tüccarlar tarafından götürülmesine veya ihraç edilmesine müsaade edilirdi.[2]

İstanbul zahiresinin akibeti dışarıdan gelecek zahirelerin düzenli olarak sevkine bağlı olduğu için bu sevkıyat işindeki en küçük bir aksama şehirde sıkıntı yaşanmasına sebep oluyordu. Bu gibi durumlarda hâlâ mahrûse-i İstanbul’da zahire husûsunda ziyâde muzâyaka olmağın şeklinde başlayan birçok hükmün ilgili bölgelere gönderilerek zahire toplama ve nakil işinin acilen yerine getirilmesi tenbih ediliyordu. Bu sebeple, İstanbul’da bu dışa bağımlılık yüzünden büyük çaplı bir kıtlık olmasa da kısa süreli sıkıntılar yaşanmıştır. Ancak 1574-1577 yıllarında İstanbul şehrinin ciddî sayılabilecek bir kıtlık yaşadığını söyleyebiliriz.

İstanbul zahiresinin toplanması ve sevkıyatı sırasında bazı usulsüzlükler yaşanmıyor da değildi. Bu usulsüzlükler hakkında aşağıdaki birkaç olay örnek olarak verilebilir.

Kili, Akkerman ve Silistre bölgesinde Dergâh-ı Mu’allâ çavuşlarından birisinin İstanbul zahiresi için o taraflara gelen gemicilerin parasını alıp İstanbul’a gitmelerini engellediği duyulmuş, bunun üzerine Kili, Akkerman ve Silistre sancakbeyi ve kadılarına yazılan 8 Kasım 1593 tarihli hükümlerle, bu konu ile ilgilenmeleri ve tahkik ederek merkeze bildirmeleri istenmiştir. Ayrıca kendi bölgelerinden serdar tarafına gönderilen zahirenin geri kalan kısmını da İstanbul’a göndermeleri emredilmiştir.[3]

İstanbul’a zahire getiren gemilerin zaman zaman eşkıyalar tarafından yağma edildiğine rastlanmaktadır. Mesela, eşkıya taifesi, Karadeniz’den buğday, arpa, bal, yağ vs. zahire yükü ile İstanbul’a gelen rençber gemilerini Beykoz taraflarında gece ateş yakarak karaya oturtmak suretiyle yağmalamışlardır. Bu konuda Üsküdar, Galata ve Hâsslar kadılarına gönderilen 8 Kasım 1593 tarihli hükümle, geceleri sahilde ateş yakılmaması için gerekli tedbirleri almaları istenmiştir.[4]

Zahire sevkiyatı yapan gemicilerin de bu sevkıyat sırasında bazı usulsüzlükler yaptıkları görülmektedir. Meselâ, İstanbul zahiresi için Mısır’dan pirinç, keten, fulful vs. zahire yükleyen Yarıca ve Karamürsel gemilerinin reisleri doğruca İstanbul’a gelmeleri gerekirken yol üzerindeki kazalara uğrayıp bu zahireleri burada sattıkları duyulmuştur. Bunun üzerine Gelibolu’ya kadar olan yalılardaki kadılara gönderilen 8 Temmuz 1594 tarihli bir hükümle, kazâlarına uğrayan gemilerin zahire satmalarına izin vermemeleri emredilmiştir.[5]

İstanbul’un ihtiyacı için gerekli olan zahireyi toplamakla görevlendirilen Dergâh-ı Ali çavuşlarının bazen halkı fazlasıyla sıkıntıya sokacak davranışlar içerisine girdiği de görülebiliyordu. Ancak zahire toplanması sırasında halkın elinde kendi geçimlerini sağlayacak miktarda zahire kalmasına merkezî otorite tarafından özellikle dikkat edildiği de gözlemlenmektedir. Nitekim, Çorlu tarafında zahire toplayan çavuşun halkın elindeki bütün zahireyi almak istemesi ve onlara baskı yaptığının Çorlu kadısı tarafından merkeze bildirilmesi üzerine, halkın kendi ihtiyaçlarına karşılayacak kadar zahireyi ellerinde bulundurmalarını sağlaması ve fazla zahireyi Rodosçuk iskelesine gelecek gemilere narh-ı rûzî üzere satmaları kendisine gönderilen 15 Ekim 1593 tarihli bir hüküm ile istenmiştir.[6]

Bütün bu değerlendirmelerin ardından İstanbul’daki kıtlık olaylarının sebeplerini şöyle sıralamak mümkündür.

Coğrafî konumunun şehrin etrafında ziraî faaliyet yapılmasına çok uygun olmaması. İstanbul ve çevresi ziraat ve hayvancılık bakımından oldukça fakir bir konumdadır. Etrafında geniş ziraat alanları ile hayvancılığa elverişli geniş yaylak ve kışlaklar bulunmamaktadır. Hatta İstanbul su kaynakları itibarıyla da çok fakirdir. Zaman zaman İstanbul’un su sıkıntısının had safhada olduğu bilinmektedir.

Devrin dünyaca ünlü şehirlerinden biri ve 500. 000 civarında kalabalık bir nüfusa sahip olması. İstanbul, XVI. yüzyılda da bir metropoldür.

Köklü tarihî geçmişinde devamlı olarak merkezî hükümetleri bünyesinde bulundurması ve bu sebeple daha çok bir asker ve bürokrat şehri olması ve bu yüzden kendi kendine yetecek ziraî faaliyeti yapacak nüfusun bulunmaması.

Büyük şehirler, bir sosyal kural olarak tarihin her devrinde ve bugün, devamlı olarak taşradan gelecek zahire ile yiyecek ihtiyaçlarını temin etmişlerdir. Bu itibarla metropollerin etrafında âdeta o şehrin zahire deposu olarak kullanılan illerin ve yerleşim yerlerinin kurulduğu görülmektedir.

İstanbul’un zahire deposu Anadolu’da Bursa, İznik, Eskişehir (Sultanönü), Bolu, Rumeli’de ise Edirne, Filibe, Sofya, Eflak-Boğdan vs. illerdir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ