OSMANLI DEVLETİ İLE HABSBURG İMPARATORLUĞU ARASINDAKİ DİPLOMATİK İLİŞKİLER

OSMANLI DEVLETİ İLE HABSBURG İMPARATORLUĞU ARASINDAKİ DİPLOMATİK İLİŞKİLER

Osmanlı Devleti ile Habsburg Hanedanı arasında Mohaç Meydan Savaşı ile doğrudan başlayan ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam eden diplomatik ve siyasi ilişkiler genel olarak üç devrede incelenebilir:

  1. Kanûnî Sultân Süleymân’ın saltanatı döneminden, Osmanlı Devleti’nin, Avusturya Habsburg Hanedanı’na nispetle daha kuvvetli bir müzakere pozisyonuna sahip olduğu Zitvatorok Barış Antlaşması’na kadar olan devre.
  2. Zitvatorok Barışı’ndan Karlofça Barış Antlaşması’na kadar olan ve her ne kadar Zitvatorok Barışı ile tarafların diplomatik olarak eşit haklara sahip olması sağlanmış olsa da, Osmanlı Devleti’nin askerî güç olarak daha kuvvetli olduğu devre.
  3. Karlofça Barışı ile başlayan, Osmanlı Devleti’nin çözülme devrine rastlayan devre; bu devrede OsmanlIların siyasî pozisyonu, Habsburg Hanedanı’na nispetle daha zayıftır ve artık ofensif politikaların hükümfermâ olduğu dönem geride kalmış, savunma (defensif) dönem başlamıştır.

Avrupa devletleri, Osmanlıların 1353 yılında Rumeli’ye ayak basmalarından, 1398 Kosova Meydan Muharebesi’ne kadar geçen süre zarfında, Balkanlar’daki Osmanlı fütûhâtını pek önemsememişlerdir. İlk defa, Kosova Meydan Muharebesi’nde müttefik orduların mağlubiyetinden sonra rahatsız olmuşlar ve Osmanlıları Haçlı seferleriyle durdurmayı denemişlerdir.[1] Bu safhada Osmanlı-Avusturya ilişkileri, Avusturya’nın Haçlı seferlerine, asker göndererek yardım etmesinin dışında, hemen hemen yok denecek kadar azdır.

İstanbul’un 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedilmesi ve bu fetihle Bizans İmparatorluğu’nun tarihe gömülmesi, yeni bir tarihî çağın dünyayı sarsan işaretleri değil, aksine Osmanlı fütâhât politikasının en zirve noktaya ulaşmasıdır. Bu fütûhât, 150 yıl süreyle Bizans topraklarında İslâm ülkelerine ve buralardan da Avrupa ve Asya kıtalarına kadar uzanmıştır.[2] Osmanlıların, XIV. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yaptıkları fütûhât, fasılalı bir şekilde cereyan etmiştir. İstanbul’un fethinden sonra, sınırları Adriyatik Denizi’ne ve Balkanlar’a kadar uzanan Macaristan, komşuları Eflâk, Sırbistan, Bosna ve Hersek birbiri ardınca Osmanlı mülküne katılmasına rağmen, Osmanlı akınlarını başlangıçta durdurmayı başarabilmiştir. Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Osmanlı Devleti’nin doğusunda varlığını sürdüren İslâm topraklarının büyük ve önemli bir kısmını imparatorluk sınırlarına katmaya muvaffak olduktan ve böylece bölgedeki hâkimiyetini sağladıktan sonra, halefi Kanûnî Sultân Süleymân (1520-1566), nazar-ı dikkatini Avrupa’nın Hıristiyan devletlerine çevirmiş ve imparatorluğunun fetih dinamiğini bu istikamete sevk etmiştir. 1521 yılında Belgrad’ın fethinden sonra bütün gücüyle Macaristan’a yüklenmiş ve burada Osmanlı fetihleri aralıksız devam etmiştir. Daha sonra 1526’da Osmanlı ordusunun Mohaç ovasında Macar ordusunu hezimete uğratmasıyla Macar İmparatorluğu tarih sahnesinden silinmiş ve aynı zamanda Çekoslavakya’nın da kralı olan, son Macar Kralı II. Ludwig (Layoş) hayatını kaybetmiştir. Osmanlı’nın bu zaferi, Hıristiyan Batı’nın en büyük Hükümdarı Roma Çasarı ile, İslâm’ın en büyük hakanı olan Osmanlı sultanını iki rakip olarak karşı karşıya getiren yepyeni siyasî ve askerî bir durum ortaya çıkmıştır.[3] Böylece, Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile olan ilişkilerinin ilk devresi başlamış oluyordu ve bu aynı zamanda iki devlet arasında siyasi ve diplomatik trafiğin yoğun bir şekilde başlamasının işaretlerini veriyordu.

Macar İmparatorulğu’nun, Mohaç Meydan Muharebesi’yle yıkılmasından sonra, son Macar Kralı II. Ludwig’in kayınbiraderi ve eniştesi olan Avusturya Çasarı I. Ferdinand (1503-1564), hanedanının Macar toprakları üzerinde, II. Ludwig ile olan akrabalığı sebebiyle miras hakkı olduğu iddiasıyla bu ülkeyi, Osmanlı Devleti tarafından desteklenen Yohan Zapolya’ya karşı müdafaa etmeye karar vermişti. Osmanlı Devleti’nin Habsburg Hanedanı ile olan mücadelesi daha ziyade Macaristan topraklarında cereyan etmiş ve üç kayda değer safha geçirmiştir. 1520 ile 1526 yılları arasını kapsayan birinci safhada Osmanlı akınları, iki süper güç arasında tampon devlet vazifesi gören Macaristan’a yöneliktir. Martin Luther’in, 1517 yılında meşhur bildirisini Wittenberg şehrindeki saray kilisesinin kapısına asmasıyla, Avrupa’da başlayan reform hareketleri de bu safhaya tesadüf eder. Gerek Avrupa’da ve gerekse Macaristan’da, Katoliklerle Protestanlar arasında mücadelelerin kızışması, Osmanlı fütûhâtına karşı gerekli savunma mekanizmasını da zayıflatıyordu. Macaristan dahi, Kanunî Süleyman’ın hücumlarına karşı, etkili askerî mukavemeti gösterme gücüne sahip değildi.

Mohaç Meydan Muharebesi’nden sonra, Osmanlı ve Habsburgluların Macaristan’daki mücadelelerinin ikinci safhası başlamış oluyordu. 1541 yılına kadar devam eden bu safhada da Macaristan, tampon devlet olma karakterini muhafaza ediyordu ve bu tampon devletin kontrol ve hâkimiyeti için iki imparatorluk arasında cereyan eden savaşlar devam ediyordu. I. Ferdinand, Macaristan topraklarında hakkı olduğu iddiasını, askeri araç ve gereç yetersizliği sebebiyle, Kanûnî Sultân Süleymân’a karşı savunmaya muvaffak olamıyordu ve 1529 Birinci Viyana Muhasarası da, bu iktidarsızlığı gözler önüne sermişti. Fakat başarısızlıkla sonuçlanan Birinci Viyana Muhasarası, Osmanlı Devleti’nin fütûhât imkânının da sınırlı olduğunu göstermişti. Şöyle ki, bu teşebbüs esnasında, her şeyden önce büyük bir ordunun organizesindeki o devrin lojistik imkânsızlıkları ortaya çıkmıştır ve böylece Osmanlı ordusunun fütûhât imkânının da sınırlı olduğunu göstermişti. Ferdinand için genelde yeterli araç ve gereçlerin olmayışı ve onu askerî mücadelenin yanı sıra politik çabalara zorlayan Osmanlı Devleti’nin gücü, Ferdinand’ın hareket kabiliyetinin sınırlı kalmasına sebep olurken, Osmanlılar için de, askerî-teknik imkânsızlıkların varlığı ve doğu bölgesindeki Safevîlerin zaman zaman ortaya koydukları tehditkâr politikası, Osmanlı Devleti’ni Ferdinand’ın diplomatik teşebbüslerini kabule zorluyordu.[4]

I. Ferdinand, 1528 yılında Orta Macaristan’ın büyük bir kısmını zapt etmeye muvaffak oldu. Bunun üzerine Kanûnî Sultân Süleymân, Anadolu’dan geri döndü ve Habsburgluları Macaristan’dan sürerek bu ülkeye hakim oldu. Bununla da kalmayıp, ordusuyla Viyana önlerine kadar geldi ve şehri muhasara etti. Birinci Viyana Muhasarası (1529), iki süper gücün daha yakın ilişkide olmasını sağladığı gibi, aynı zamanda da gelecekte olacak savaşların işaretini veriyordu.[5]

22 Haziran 1533’te iki hükümdar, status quoyu kabul eden ve onaylayan bir barış antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmaya göre Ferdinand, Macaristan topraklarında iddia ettiği haklardan vazgeçiyor ve Zapolya’yı Osmanlı Vasali olarak tanıyordu. Osmanlı Sultanı ise, Ferdinand’ın Kuzey Macaristan’daki hakimiyetini kabul ediyor, ancak Osmanlıların hak iddia ettiği bölgeler için Avusturya’nın cizye ödemesi hükme bağlanıyordu. Bu antlaşmaya her iki taraf da 1541 yılına kadar sadık kaldılar. Sınırlarda, her iki tarafın sebep olduğu saldırıların ve kaba kuvvet kullanmalarının dışında, sükûnet ve huzur, Kanunî Sultân Süleymân’ın İran seferinde olduğu 1536 yılına kadar devam etti.

Zapolya’nın ölümü ve Ferdinand’ın Macaristan topraklarında yeniden hak iddia etmesi neticesinde, cepheler yeniden hareketlendi.[6] Zapolya’nın Ferdinand’ı kendi topraklarının vârisi ilân etmesinden sonra, Ferdinand’ın diplomatik çözüm için her türlü yolu denemesine rağmen, Süleyman’ın 1541’de Macaristan üzerine yürümesini engellemek mümkün olmadı. Kanûnî Sultân Süleymân, Macaristan’ın müdafaasını henüz reşit olmayan, Zapolya’nın oğlu Yohan Sigismund’a bırakmak istemediği için, kısa bir müddet sonra bu ülkeyi (Siebenbürgen-Erdel) ilhak etti. Bu olayla meydana gelen yeni siyasî durum, 19.6.1747 yılında Osmanlılarla Habsburglular arasında yapılan bir antlaşmayla onaylandı.[7] Bu hadise aynı zamanda, Kanunî Sultân Süleymân Devri’nde, iki devlet arasındaki münasebetlerin üçüncü ve son safhasını teşkil ediyordu. Bu safhada iki süper güç, Macaristan’ın tampon devlet olma niteliğini yitirmesiyle bilâvâsıta birbirleriyle muhatap oluyorlardı.

Beş yıllık bir süre için 1547’de imzalanan barış antlaşmasına göre, Avusturya yıllık 30.000 duka vergi mükellefiyetini kabul ediyordu. Buna mukabil Avusturya’ya, İstanbul’da daimi elçi bulundurma hakkı tanınıyordu. Fakat bu, Kanûnî Sultân Süleymân için, Osmanlı anlayışı gereği, elçi statüsünden ziyade, barış hükümlerinin garantisi için, rehine olarak görev icra ediyordu.[8]

Osmanlı Devleti ile Habsburg Hanedanı arasındaki diplomatik münasebetlerin 1527 yılı dolaylarında başladığı söylenebilir. Zira, Kanûnî Sultân Süleymân’ın Ferdinand’a yazdığı mektuplardan en eskisi bu yıla tesadüf etmektedir. Mektubun orijinali mevcut değildir, ancak saray tercümanlarından Yunus Bey isminde bir şahsın Lâtinceye tercüme ettiği ve Ferdinand’ın Nicola adlı bir elçi ile İstanbul’a gönderdiği bir mektubuna cevap teşkil eden belge mevcuttur.[9]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ